42-Michel Foucault

Ben Michel Foucault. 1926 yılında Fransa’nın Poitiers kentinde doğdum. Babam cerrahtı ve ailem benim de tıp alanına yönelmemi bekliyordu; fakat erken yaşta insan davranışı, akıl hastalığı ve toplumun “normal” dediği şeylerin nasıl belirlendiği ilgimi çekmeye başladı. Paris’te École Normale Supérieure’de eğitim aldım ve savaş sonrası Avrupa’nın derin kimlik krizine tanıklık ettim.

Benim yaşadığım dönem İkinci Dünya Savaşı’nın ardından oluşan yeni dünya düzeniydi. Faşizm, toplama kampları ve kitlesel gözetim mekanizmaları insanlığın ilerleme fikrini sorgulatmıştı. Modern toplum kendisini özgürlük üzerine kurduğunu iddia ediyordu ama aynı zamanda bireyleri sürekli denetleyen kurumlar üretmişti.

Gençliğimde psikiyatri kurumlarında ve hapishane sistemlerinde yapılan uygulamaları inceledim. Akıl hastaneleri, okullar, askerî yapılar ve cezaevleri bana aynı soruyu sordurdu: Toplum bir insanı neden “normal”, diğerini “anormal” ilan eder?

Benim çağımda hâkim düşünce insanın özgür ve rasyonel özne olduğu fikriydi. Ancak tarihsel belgeleri incelediğimde öznenin sabit olmadığını gördüm. İnsan dediğimiz şey bile belirli bilgi sistemleri ve iktidar ilişkileri içinde şekilleniyordu.

Felsefemin çıkış noktası şu soruydu: Bilgi gerçekten tarafsız mı, yoksa iktidar ilişkileri tarafından mı üretilir?

Ben klasik filozoflar gibi evrensel insan doğasını aramadım. Bunun yerine farklı çağlarda insanların nasıl düşünmeye zorlandığını, hangi söylemlerin mümkün kılındığını araştırdım.

Tarih çalışmalarına başladığımda şunu fark ettim: İnsanlık tarihi yalnız ilerleyen bilgi tarihi değildir. Aynı zamanda insanların nasıl düşünmesi gerektiğini belirleyen sistemlerin tarihidir. Bu nedenle klasik tarih anlayışını reddettim ve bilgi sistemlerinin nasıl oluştuğunu incelemeye yöneldim.

Delilik tarihi üzerine çalışırken önemli bir şey gördüm. Orta Çağ’da “deli” toplumdan tamamen dışlanmış değildi; fakat modern çağda akıl hastaneleri ortaya çıktı ve belirli insanlar kapatılmaya başlandı. Burada soru şuydu: Gerçekten delilik mi keşfedildi, yoksa toplum belirli davranışları dışlama kararı mı aldı?

Bilgi ile iktidarın ayrılmaz olduğunu savundum. Bir toplumda doğru kabul edilen bilgi, aynı zamanda belirli güç ilişkilerini destekler. Tıp, psikoloji, kriminoloji veya eğitim sistemleri yalnız gerçeği açıklamaz; aynı zamanda insanları sınıflandırır, ölçer ve denetler.

Hapishane sistemini analiz ettiğimde bunu açıkça gördüm. Eskiden cezalar beden üzerinde uygulanırken modern toplum gözetim yoluyla çalışmaya başladı. Bentham’ın Panoptikon modelini kullandım: Merkezdeki gözetleyici herkesi görebilir ama kimse gözetlenip gözetlenmediğini bilemez. Sonuçta insanlar kendilerini sürekli denetlemeye başlar.

Modern iktidar zor kullanmaktan çok norm üretir. Okulda “başarılı öğrenci”, hastanede “normal beden”, toplumda “uygun vatandaş” tanımları oluşturulur. İnsanlar bu normlara uymaya çalışırken farkında olmadan disipline edilir.

Bu yüzden modern toplum daha özgür görünmesine rağmen daha ince kontrol mekanizmalarına sahiptir. İktidar yalnız devlette değildir; hastanede, okulda, ailede ve hatta bilimsel söylemlerde dağılmış halde bulunur.

Ben buna söylem (discourse) analizi dedim. Hangi fikirlerin konuşulabilir, hangilerinin düşünülemez olduğunu belirleyen görünmez kurallar vardır. İnsan düşüncesi bile tarihsel olarak şekillendirilir.

Böylece öznenin sabit olmadığını savundum. İnsan kimliği doğuştan verilmiş değil, bilgi ve iktidar ağları içinde üretilir.

Ahlak konusuna yöneldiğimde evrensel ve değişmez ahlak yasaları fikrini sorguladım. Tarihe baktığımda her dönemin farklı “doğru yaşam” anlayışı ürettiğini gördüm. Antik Yunan’da erdem başka şekilde tanımlanırken, Hristiyanlık döneminde itaat ve günah kavramları merkez haline gelmişti. Bu durum ahlakın mutlak değil tarihsel olduğunu gösteriyordu.

Ben ahlakı yasalar sistemi olarak değil, özne kurma pratiği olarak ele aldım. İnsanlar yalnız kurallara uyan varlıklar değildir; kendilerini belirli tekniklerle şekillendirirler. Antik filozofların kendini disipline etme, düşünme ve yaşam tarzı geliştirme pratiklerini bu yüzden inceledim.

Modern toplumda iktidar insanı dışarıdan zorlamaktan çok içeriden yönetir. İnsan artık yalnız cezadan korktuğu için değil, “normal” olmak istediği için davranışını düzenler. Bedenini, düşüncelerini ve arzularını toplumun kabul ettiği modele göre biçimlendirir.

Özgürlük anlayışım bu noktada ortaya çıkar. Özgürlük tamamen iktidardan kurtulmak değildir; çünkü iktidar her ilişkide bulunur. Gerçek özgürlük, bizi şekillendiren güç ilişkilerini fark etmek ve kendimizi bilinçli biçimde yeniden kurabilmektir.

Son dönem çalışmalarımda “kendilik teknolojileri” dediğim fikre yöneldim. İnsan kendisini sürekli inşa eder. Düşünme biçimi, yaşam tarzı, ilişkiler ve etik seçimler aracılığıyla birey kendi varoluşunu estetik bir eser gibi şekillendirebilir.

Hayatın anlamını evrensel hakikatte değil, kendilik pratiğinde gördüm. İnsan hazır kimlikleri kabul etmek yerine kendisi üzerinde çalışarak yeni varoluş biçimleri yaratabilir. Bu nedenle etik, kurallara itaat değil, bilinçli öz-oluşturma sürecidir.

Benden öğrenmen gereken ilk şey, “doğal” sandığın şeyleri sorgulama alışkanlığıdır. Toplumda normal kabul edilen davranışlar, kimlikler ve doğrular çoğu zaman tarihsel olarak üretilmiştir. Akıl hastalığı, suç, cinsellik ya da normallik dediğimiz kategoriler kendiliğinden var değildir; belirli bilgi ve iktidar süreçlerinin sonucudur.

İkinci olarak kazanman gereken yöntem iktidar analizidir. İktidarı yalnız devlet, yasa veya zor kullanımı olarak düşünmemelisin. İktidar okulda öğretmen–öğrenci ilişkisinde, hastanede doktor–hasta ilişkisinde, iş yerinde performans ölçümünde ve hatta günlük dilde işler. Güç çoğu zaman görünmez biçimde çalışır.

Üçüncü olarak senden öğrenmeni istediğim şey söylem farkındalığıdır. Bir toplumda hangi şeylerin konuşulabildiği, hangilerinin tabu olduğu düşüncenin sınırlarını belirler. Eğer bir fikrin neden “mantıksız” ya da “anormal” sayıldığını araştırmaya başlıyorsan, söylemin nasıl işlediğini görmeye başlıyorsun demektir.

Dördüncü olarak yöntemim sana özne eleştirisi kazandırır. “Ben buyum” dediğinde bile bu kimliğin nasıl üretildiğini sorgulamalısın. Kimliğin yalnız içsel öz değil; eğitim, kültür, kurumlar ve bilgi sistemleri tarafından şekillendirilmiş süreçtir.

Beşinci olarak öğrenmen gereken şey özgürlüğün yeni anlamıdır. Özgürlük tüm güç ilişkilerinden kaçmak değil, seni şekillendiren mekanizmaları fark ederek kendini bilinçli biçimde yeniden kurabilmektir. İnsan kendi yaşamını etik bir proje haline getirebilir.

Eğer artık toplumun sunduğu kategorileri otomatik kabul etmiyor, bilgi ile güç arasındaki bağı görmeye başlıyor ve kimliğini sabit değil kurulabilir bir süreç olarak düşünüyorsan Foucault’yu öğrenmişsin demektir.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir