Adem’in İzinden


Ben bir yaprağım. Bilincim var, yaprak olduğumun farkındayım. Çevremde benim gibi başka yapraklar olduğunu görüyorum, yalnız olmadığımı biliyorum. Bilincimle kendimi anlamaya çalışıyorum. Birinci önceliğim hayatta kalmak gibi görünse de etrafımdaki tek tek kopup düşen yapraklara bakınca bunun mümkün olmadığını anlıyorum. Daldan ayrılan yapraklar bir süre sonra , toprağa karışıp çürüyüp kayboluyor. Sıra bir gün bana da gelecek. Tutunduğum bu daldan kopacağım, çürüyeceğim ve toprağın bir parçası olacağım. Burada ebedi kalmayacağıma göre şu sorular zihnimi kemiriyor. O halde ben neyim. Neden buradayım. Neden kopup düşeceğim. Toprağa karışıp yok olacaksam bütün bunların anlamı ne.

Tutunduğum dala, o dalın bağlandığı büyük kollara ve ağacın köklerine bakma gereği doğuyor 21. yüzyılda yaşayan bir insan olarak kendimi de benzer soruların içinde buluyorum. Belki meraktan, belki avarelikten, belki de adını tam koyamadığım bir ruhsal hastalıktan dolayı kendime şu soruları soruyorum. Ben kimim. Ne yapıyorum. Nereye gidiyorum. Ne olacağım. Bu soruların peşine düştüğümde ister istemez insanlık tarihinin derinliklerine bakmak zorunda hissediyorum kendimi. Çünkü bugün durduğum yer dün anlatılanlarla şekillenmiş durumda.

İçine doğduğum kültür, coğrafya ve inanç dünyası bana insanlık tarihinin Ademle başladığını öğretti. Tanrının insanı ya sınamak için veya yeryüzünde halifesi kılmak için veya kendisine ibadet etmesi veya emanet dağlara taşlara arz edildiğinde zalim ve cahil olduğu için herkes çekinirken insan bu sorumluluğa evet ben yaparım dediği için yarattığını anlattı. Ben de uzun yıllar boyunca bunu sorgulamadan kabul ettim. Şimdi ise aynı inancı bütünüyle reddetmeden, tam tersine onu daha sağlam bir zemine oturtmak, daha anlaşılır kılmak için okumalar yapıyorum. Farklı kaynaklara bakıyor, yeni sorular soruyor, eski cevaplarla yetinmemeye çalışıyorum.

Bugün tarihin ve insanlığın başlangıcına dair elimizde kabaca iki ana kaynak var. Birincisi semavi kitapların anlattığı yaratılış ve insanlık hikayesi. İkincisi ise arkeolojik kazılar, maddi buluntular ve yazılı tarih kayıtları.

Temel düşüncem şu. Bu malzemelerin büyük bir kısmı bize olayların kendisinden çok olayların yorumlanmış halini sunuyor. Hem semavi metinler, hem arkeolojik bulgular, hem de modern açıklamalar büyük ölçüde bugünün insanının zihin dünyası, dili, kavramları ve algısı üzerinden okunup anlamlandırılıyor. Hakikat ise belki de bizim bütün bu yorumlarımızdan bambaşka bir yerde duruyor olabilir.

Maksadım nihai hakikati ilan etmek değil. Aksine elimizdeki verileri dürüstçe masaya yatırmak, onları tarihsel bir çizgi üzerine yerleştirip yan yana dizmek ve sonra çaprazlama karşılaştırmak istiyorum. Semavi kitapların anlattıklarıyla arkeolojik buluntuları, mitolojik anlatılarla tarihsel kayıtları, eski metinlerle modern bilimsel okumaları karşı karşıya getirmeyi amaçlıyorum. Bu karşılaştırmaların yeni sorular üretmek, farklı ihtimalleri görmek ve belki de hakikate bir adım daha yaklaşmak için bir imkan sunacağını düşünüyorum.

Ademin izinden gitmek derken kastettiğim ne kör bir taklitle eski metinlere koşulsuz teslim olmak ne de modern bilimi sorgulanamaz bir put haline getirmek. Amacım 21. yüzyılda yaşayan bir insan olarak elimdeki tüm verileri tarihsel kronolojiye göre sıralamak, aralarındaki ortaklıkları, çatışmaları ve boşlukları görmeye çalışmak. Bu çaba üzerinden kendi adıma bir okuma ve anlama yolculuğuna çıkmak istiyorum.  

Bu yüzden başlangıç noktamı kutsal kitapların sayfalarından önce toprağın ve taşın içinden çıkan en eski izlere çeviriyorum. Ademin izini sürmeye kalktığımızda elimizde bir ilk insan kimlik kartı yok. Ama yerde, mağara duvarlarında, kayaların altında kalmış sayısız işaret var. Bu işaretler bize doğrudan Ben Ademim demiyor ama insan denen varlığın çok eski zamanlarda bile ölümle, korkuyla, umutla, gökle ve toprakla nasıl ilişki kurduğunu fısıldıyor.

Şimdi bu fısıltıların peşine düşüp onları zamandaki yerlerine yerleştirerek arkeolojik buluntuları ve onlara dair yorumları kronolojik bir yolculuk halinde takip etmeye başlayalım.

aşağıda kronolojik sıraya göre yazılan mitolojik veya arkeolojik buluntulardan doğan hikayeler açık kaynaklarda telifsiz olarak sunulan bilgilerin derlemesi olduğu için ayrıca kaynakçaları tek tek yazma gereği hissetmedim araştıran herkesin erişebileceği bilgiler ben sadece kronolojik olarak derleyip sıraladım esas soru ademin izinden olduğu için iskandinav mitleri çin hint ve amerika mitlerini buraya derlemenin içine dahil etmedim ben burada esas ademin izini sürüyorum dolayısı ile birinci önceliğim ademin coğrafyası

Skhul ve Qafzeh mezarları

Bugün İsrail sınırları içinde kalan Skhul ve Qafzeh mağaralarında, yüz bin yıl öncesine giden insan gömüleri bulundu. Bu insanların neye inandığını, hangi dili konuştuğunu, kendilerine hangi adı verdiklerini bilmiyoruz. Ama bir şeyi biliyoruz Ölülerini rastgele bir köşeye atmamışlar. Gömün Gitsin dememişler
Bazı iskeletler belli bir pozisyonda bırakılmış, yanlarına hayvan kemikleri, kimi zaman da boya izleri konmuş. Yani ölmüş, bitsin gitsin gibi bir tavır yok. Ölümün, sadece biyolojik bir çöküş olmadığına dair, sezgisel bir farkındalık var.
Burada henüz din yok, şeriat yok, peygamber yok. Ama insanın, ölüm karşısında bir duruşu var. Belki tam da bu yüzden,

Ademden önce bile, Ademi mümkün kılan bir zihinsel zemin olduğunu düşünmek gerekiyor.

Shanidar Mağarası

Iraktaki Shanidar Mağarasında bulunan Neandertal gömüleri, insanı daha da rahatsız eden bir kapı aralıyor. Çünkü bu gömüler, Homo sapiense değil, Neandertal denilen başka bir insan türüne ait.
Bazı iskeletlerin çevresinde çiçek polenleri bulunmuş olması, bir dönem ölülere çiçek bırakma ihtimalini gündeme getirdi. Tartışmalar sürse de, ortada şu gerçek var Bu varlıklar, arkadaşları ya da yakınları öldüğünde onları bir kenara savurmamış, belli bir düzen içinde gömmüş. Çiçeklerin olduğu açık bir alandada ölmüş olabilir tabiki
Eğer ölüm karşısındaki bu ritüel, sadece bizim türümüze ait değilse, insanlık tarihini sadece biyolojik çizelgeyle okumak zaten baştan eksik kalıyor.

Belki de Ademin izini sürerken, sadece bizim soyumuzun değil, başka insansıların da yaşadığı ortak zihinsel alanı düşünmemiz gerekiyor.

Mağara Duvarlarındaki Hikâyeler

Avrupadaki bazı mağaralarda, on binlerce yıl öncesinden kalma resimler var. Fransadaki Chauvet Mağarasında aslanlar, ayılar, gergedanlar Lascauxda büyük boğalar ve atlar duvarlara işlenmiş.
Bu resimler bir sanat galerisi mi, yoksa bir tapınak duvarı mı, yoksa bunların ikisi birden mi, bilmiyoruz. Ama şunu görüyoruz İnsan, sadece karnını doyurmak için avlanmıyor, avladığı hayvanı, onun gücünü, korkusunu, saygısını duvarlara taşıyor. Bir anlamda, hayvanı sembole dönüştürüyor.
Burada da yine, bugünün kavramlarını geçmişe yapıştırma tehlikesiyle karşı karşıyayız. Biz bu resimlere sanat, ritüel, büyü diyoruz. Oysa belki de o insanlar için hepsi aynı şeydi Hayatla baş etme biçimi.

Ademin izini burada da bir soru şeklinde görüyoruz Bu resimleri yapanlar, kendilerini bu dünya içinde yalnız mı hissediyordu, yoksa görünmeyen güçlerle birlikte mi?

Göbeklitepe

Geldiğimiz nokta, bugün Türkiye sınırları içinde yer alan Göbeklitepe. Yaklaşık on iki bin yıl önce inşa edilen bu anıtsal dikilitaşlar, insanlık tarihinin bilinen en eski büyük ölçekli ritüel alanlarından biri.
Burayı anlatırken genelde dünyanın ilk tapınağı deniyor. Ama bu ifade bile, aslında bugünün din anlayışını geçmişe projekte ediyor. Çünkü tapınak dediğimizde, bizim aklımıza cami, kilise, sinagog, rahip sınıfı, kurban sistemi gibi çağrışımlar geliyor. Göbeklitepede ise elimizde, sadece devasa T taşları, üzerlerinde hayvan kabartmaları ve etrafta dolaşmış, hayatını sürdürmüş ama orayı da kullanmış bir topluluk var.
Belki burası, sadece ibadet edilen bir yer değil, avcı toplayıcı toplulukların hafızasını, korkularını, hayranlıklarını ve göğe bakışlarını, taşa kazıdığı ortak bir hafıza merkeziydi.

 Ademin izini burada aradığımızda, karşımıza bir kişi değil, kolektif bir bilinç çıkıyor. Bir tür Adem çağı şuur hali.

Jericho Duvar Çeken İlk İnsanlar

Göbeklitepeden sonra karşımıza, yine bizim coğrafyamıza çok uzak olmayan başka bir yer çıkıyor Jericho, yani Eriha. Burada MÖ 8. binyıla tarihlenen bir sur ve taş bir kule var.
Kule, sadece askeri bir gözetleme noktası mıydı, yoksa aynı zamanda ritüel bir anlamı mı vardı, tam bilmiyoruz. Ama kesin olan şu Burada yaşayan insanlar, kendilerini bir şeylere karşı koruma ihtiyacı hissetmiş, biz ve dışarısı arasında taşla çizilmiş bir sınır üretmiş.
Bu da bize şunu gösteriyor İnsanın dünyayı anlamlandırma süreci, sadece tanrıyla ilişki üzerinden değil, aynı zamanda biz onlar, içerisi dışarısı, güven tehdit ikilikleri üzerinden de ilerliyor.

Ademin çocukları, sadece cennetten kovulan varlıklar değil, duvar çekip burası bizim yerimiz diyebilen varlıklar. Sınır

Çatalhöyük

Anadoluda Çatalhöyüke geldiğimizde ilginç bir manzara görüyoruz. Burası büyük bir yerleşim, ama gökyüzüne yükselen ayrı tapınaklar yok. Kutsal sayılan şeyler, evlerin içinde.
Bazı evlerde duvarlar boyalı, boğa başları duvarlara yerleştirilmiş, ölüler evlerin tabanına gömülmüş. Kadın figürinleri, güçlü bedenli oturan kadın heykelcikleri, yıllarca ana tanrıça diye yorumlandı. Bugün bu yorum bile sorgulanıyor, ama önemli olan şey şu Kutsal olan, hayatın dışına, uzak bir tapınağa taşınmamış, gündelik hayatın tam ortasında duruyor.
Bu, din denilen şeyi modern gözle, sadece kurumsal yapılarla tanımlayan zihnimizi sarsıyor.

Ademin izini sürerken, belki de şunu kabul etmemiz gerekiyor İlk insanlar için kutsal, bizim bugün onu koyduğumuz ayrı rafa tıkılmış değildi, evin duvarında, sofranın yanında, mezarın tam üstünde duruyordu.

Bu ilk katman, daha ortada yazı yokken, insanın ölümle, hayvanla, gökle, toprakla, korkuyla ve toplulukla kurduğu ilişkinin izlerini gösteriyor.

Semavi kitapların anlattığı Adem hikayesinden çok önce, Ademi mümkün kılan zihin sahneye çıkmış durumda.
Buraya kadar henüz yazı yok ya da arkeolojik kazılarda bulunmuş bir yazı şekli formatı yok varsa da silinmiş yok olmuş olabilir ve buraya kadarki kaynaklarda olan bilgilerde günümüz insanın kendi zihin haritasına göre üretmiş olduğu anlam ve yorumlardan ibaret

Yazının Doğuşu Taştan Tablete Geçiş
Şimdi, taşlara kazınmış hayvanlardan ve evin içindeki boğa başlarından, daha soğuk bir dünyaya geçiyoruz tabletler, listeler, işaretler. İnsan, hafızasını artık sadece duvara değil, kil tablete emanet etmeye başlıyor.

Uruk Tabletleri

Güney Mezopotamyada Uruk dönemine ait tabletlerde, tahıl listeleri, işçi sayıları, depolama kayıtları görüyoruz. Henüz Tanrı şöyle dedi gibi cümleler yok, şu kadar arpa, şu kadar koyun, şu kadar iş günü var.
Bu çok önemli bir kırılma
İnsan önce ekmeğini yazar, sonra mitini.
Bu bize şunu düşündürüyor Belki de tarih boyunca kutsal dediğimiz pek çok şey, önce çok dünyevi, çok pratik bir ihtiyaçla yan yana gelişti.

Ademin izini burada, düşünen insan değil, hesap yapan insan olarak görüyoruz. Ve belki bu ikisi, ayrılmaz bir ikili.

Kiş Tapınak İlahisi belkide ilk tapınak

Uruk un listelerinden birkaç yüzyıl sonra, karşımıza bambaşka bir şey çıkıyor Kiş Tapınak İlahisi. Artık kil tablet sadece rakam ve işaret değil, ritim, övgü, şiir taşıyor. Kiş şehri ve Ninhursag Nintud için yazılan bu ilahi, tapınağı gökle yer arasında duran kozmik bir merkez gibi tasvir ediyor.
Göbeklitepede taşa kazınan kutsal merkez fikri, burada kelimeye dönüşüyor. Tapınak, tanrıların indiği, kaderlerin belirlendiği, kralların baş eğdiği bir eksen olarak anlatılıyor.

Ademin izini burada, merkez arayan insan şeklinde görüyoruz Evrenin bir yeri, diğer yerlerinden daha fazla anlam yüklü olmalı insan zihni sanki buna mecbur gibi.

Şuruppakın Öğütleri Yazılı Ahlakın İlk Cümleleri

Kiş ilahisiyle aynı dönemlerde, yine Sümer dünyasında, bir baba oğluna öğüt veriyor Şuruppak, oğlu Ziusudraya şunu yapma, bunu yap, insanlara şöyle davran diyor. Bu metin, bilinen en eski ahlak ve hikmet literatüründen biri.

Burada ilginç olan nokta şu Henüz tek tanrılı bir din yok, ama yalan söylememek, hırsızlıktan kaçınmak, komşunun hakkına tecavüz etmemek gibi öğütler var. Yani ahlak vahiy şemasından çok önce, insan toplulukları yazıya dökülmüş ahlaki kurallar üretmiş.

Ademin izini burada, iyi yaşamaya çalışan insan olarak takip ediyoruz. Belki de sonra gelen semavi metinler, bu kadim ahlaki sezgiyi kendi dilinde yeniden çerçeveledi.

Piramit Metinleri Krallar İçin Öte Dünya Rehberi

Mısırda, Eski Krallık döneminde, piramitlerin iç duvarlarına kazınmış metinlerle karşılaşıyoruz. Bunlar, ölen firavunun öte dünyaya nasıl yol alacağını, hangi sözleri söylemesi gerektiğini anlatan büyüler, ilahiler ve dualar.
Burada ölüm artık sadece bir gizem değil, haritası çıkarılmış bir yolculuk. Şu kapıdan geçerken bu sözü söyle, şu tanrının önünde şöyle dur diyen bir kozmik protokol var. İlginç olan nokta Bu rehberlik, sıradan insan için değil, kral için yazılmış.

Ademin izini burada, ölümsüzlük arayan iktidarda görüyoruz Tanrısal soy iddiasındaki insan, kendi ölümünü bile metne bağlayarak güvence altına almaya çalışıyor.

Atrahasis Gürültü Yapan İnsan ve Tufan

Mezopotamyada Atrahasis Destanı, insanın yaratılışını ve tufanı anlatır Tanrılar yorulmasın diye insanları işçi olarak yaratırlar, insanlar çoğalıp gürültü yapınca tanrılar rahatsız olur ve yeryüzüne felaketler gönderir, en sonunda da tufanla insanlığı silmeye karar verir. Bir tanrı Enki Ea ise Atrahasise haber vererek onu kurtarır.
Burada Tanrı insan ilişkisi sınav, merhamet, imtihan ekseninde değil, daha çok yönetici işçi, efendi köle ekseninde kurulmuş gibi. Bu tabloyu Tevrat ve Kurandaki tufan anlatılarıyla yan yana koyduğumuzda, Ademin ve Nuhun hikayesini çok daha geniş bir mitolojik arka planda görmeye başlıyoruz.

Enuma Eliş Kaostan Düzen, Savaştan Yaratılış

Babil Yaratılış Destanı diye bilinen Enuma Elişte, Marduk adlı tanrı, kaos sularını temsil eden Tiamatı öldürür, onun cesedinden göğü ve yeri yaratır, ardından insanı, tanrılara hizmet etsin diye var eder.
Burada evren, barışçı bir ol emriyle değil, kanlı bir iç savaşın sonucunda ortaya çıkar. Yaratılışın içinde şiddet, politika, iktidar mücadelesi vardır. Tanrıların kralı olan Marduk, Babil şehrinin de tanrısıdır, yani kozmogoni (evrenin başlangıcı ve doğası )   aynı zamanda bir devlet ideolojisidir.

Ademin izini burada, hikayeyi kim yazıyorsa, en başa kendi tanrısını koyuyor gerçeğinde görüyoruz. Yaratılış anlatısı, sadece nasıl oldu sorusuna değil, kim haklı, kim üstün sorusuna da cevap veriyor.

İnsanın yazı ile tanışmasından sonra buraya kadarki taş, tablet ve yerel mitler miteolojik anlatımların günümüz insanınca okunması yorumlanması vardı.

 Şimdi sahneye, kendini evrensel hakikat iddiasıyla sunan metinler çıkıyor Vedalar, Avesta, Tevrat, İncil, Kuran. Ademin izi, artık sadece bir kabile hikayesi değil, dünya tasavvurunun merkezine yerleşmiş bir figür haline geliyor.

Rigveda Yaratılışa Dair Kuşku

Hint alt kıtasında derlenen Rigvedanın kozmogonik ilahilerinden biri olan Nasadiya Sukta, evrenin nasıl ortaya çıktığını anlatırken şu tür sorular sorar Bu her şey nasıl başladı, kim yarattı? Belki en yüksek tanrı bile bilmiyordur.
Bu, çok önemli bir ton değişimi İlk kez, bir kutsal metnin içinden bilinemezlik sesi yükseliyor. Yaratılışa dair anlatı, kendi kendisini mutlak kesinlik olarak dayatmak yerine, belki biz de yanılıyoruz payını bırakıyor.

Ademin izini burada, merak eden ama kesin konuşmaktan çekinen insan olarak okuyoruz..

Avesta ve Gathalar İyilik Kötülük Ekseni

İran coğrafyasında ortaya çıkan Zerdüştlükte, Avestanın en eski bölümleri sayılan Gathalarda, evren büyük bir ahlaki savaş alanı olarak tasvir edilir İyi düşünce kötü düşünce, doğru yol yanlış yol. İnsan bu savaşta taraf seçmek zorunda olan özgür bir varlıktır.

Burada imtihan, ilk kez bu kadar berrak bir kavram haline gelir Dünya, geçici bir sahne, sonunda hesap ve yargı vardır. Daha sonra Yahudi apokaliptik metinleri, Hıristiyanlık ve İslam, bu ahlaki evren tasarımından izler taşır.

Ademin izini burada, iyi ile kötü arasında sıkışmış vicdan olarak görüyoruz. Sadece yaratılış değil, yaşamın amacı da bu eksen üzerine kurulur.

Tekvin Yaratılış Adem in doğuşu

Tevratın ilk kitabı olan Tekvinde, Tanrının göğü ve yeri yaratması, insanı çamurdan şekillendirmesi, ona ruh üflemesi, Adem ve Havvanın cennetten düşüşü anlatılır. Bu metin tek bir seferde yazılmış değildir, farklı dönemlerin, farklı teolojik vurgu ve üsluplarını taşıyan bir derlemedir.
Artık ilk insan bir topluluğun belirsiz hatırası değil, adı, eşi, hikayesi, yasak meyvesi, hatası ve cezasıyla ete kemiğe bürünmüş bir figürdür. Adem, tarih boyunca insanın kendisini okuduğu en büyük aynalardan birine dönüşür.
Bu anlatı, hem önceki Mezopotamya tufan ve yaratılış mitlerinden izler taşır, hem de kendisini onlardan ayrıştırmak ister. Yani Tekvin, tamamen gökte yazılıp yere inmiş steril bir metin değil, tarih içindeki bir cevap ve yorumdur

Hesiodos ve Theogonia antik yunan

Yunan dünyasında Hesiodosun Theogoniası, tanrıların soy kütüğünü anlatır Kaos, Gaia, Uranos, Kronos, Zeus derken, evrenin ve tanrıların düzeni kurulurken büyük bir aile dramı yaşanır.
Burada ilk insan figürü öne çıkmaz, ama tanrılar arasındaki kuşak çatışmaları, iktidar devri ve hileler, insan toplumunun kendi iç çatışmalarına paralel bir model sunar. Adem yoktur, ama insanın iktidar, adalet ve kader problemi yine bu mitler üzerinden konuşulur.


Ademin izini burada dolaylı görürüz Yunan, ilk insanı değil, ilk düzeni ve ilk isyanı anlatır.

Ölü Deniz Parşömenleri

Isadan hemen önceki yüzyıllarda, Ölü Deniz civarındaki mağaralarda saklanmış parşömenler, Yahudi dünyasının iç tartışmalarını, Mesih beklentisini, melekler ve şeytanlar hakkındaki tasavvurları yansıtır.
Burada Adem, Nuh, İbrahim, Musa gibi figürler, sadece eski bir tarih değil, geleceğe dair beklentilerin de referans noktalarıdır. Gelecek bir kurtarıcı, geçmişteki figürlerin izini sürerek tanımlanır.
bu dönem, Tevrat ile İncil arasındaki boşluğu dolduran zihniyet haritası gibidir.

 Ademin izini, sadece geçmişe değil, geleceğe doğru da uzatan bir ara alandır

Yeni Ahit İsa Figürü ve Evrensel Kurtuluş

Yeni Ahitte, Isanın hayatı, ölümü ve dirilişi etrafında şekillenen metinler, insanlık tarihini ikiye bölen bir kırılma gibi sunulur Eski Adem yeni Adem karşıtlığı özellikle Pavlusun mektuplarında belirgindir.
Burada Adem, artık sadece ilk insan değil, günahın dünyaya girdiği kapı ve İsa da o kapıyı kapatıp yeni bir hayat başlatan figür olarak anlatılır. Yani mit ve tarih, teolojik bir dramın iki perdesi haline gelir.

Yeni Ahit, Adem anlatısının bir yeniden yazımıdır Bu kez merkezde, günah kefaret kurtuluş üçgeni vardır. Yani cennetteki adem ilk günahı işleyerek cennetten kovuldu isa ise ikinci bir adem olarak o günaha kefaret olarak çarmıha gerildi aslında isa insanlığın günahının kefareti olarak kendini kurban etti

Kuran Hikâyelerin Yeniden Çerçevelenmesi

Kuran, hem önceki kitaplara atıf yapar Tevrat ve İncil, hem de o kitapların anlatılarını kendi içerisinde yeniden düzenler Ademin yaratılışı, meleklerin secdesi, İblisin isyanı, Nuh tufanı, İbrahimin arayışı, Musanın Firavunla mücadelesi, İsa ve Meryem anlatıları.
Kuran kendisini tasdik edici ve denetleyici bir kitap olarak tanımlar, yani önceki anlatıların doğruladığı yanlar, saptığı yerler olduğu iddiasındadır. Bu açıdan Kuran, hem bir son söz, hem de çok uzun bir tarihi tartışmanın devamı gibidir.

Ademin izini burada, bizim coğrafyamızın zihninde en güçlü haliyle görüyoruz. Bizim yaşadığımız kültür, Ademi büyük ölçüde Kuran kıssaları ve klasik tefsirler üzerinden tanıyor.

Bir sonraki yazıda insanlığın yazı ile tanıştığı tarihten bu yana arkeolojik kazılarda bulunmuş en eski yazıtlardaki yaratılış hikayelerini derleyerek devam edeceğiz



Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir