Bilmek

Tanrıyı bilmek mi yoksa insanın kendisini bilmesi mi? İnsanoğlu insanlık tarihi boyunca her toplumun, her kabilenin ya da her devletin, her imparatorluğun mutlak bir tanrısı vardı. Tanrısız bir toplum neredeyse hiç olmadı; her devirde yaşayan insanların tanrıları vardı. O tanrılarına ibadet ettiler, kurban kestiler; yağmur yağsın diye, savaş kazansınlar diye, bereket artsın diye dualar ettiler.

Antik çağda Aztek insan kurbanları gibi ritüellerde insanlar tanrılar adına kurban edildi; Haçlı Seferleri sırasında binlerce insan yine kutsal sayılan bir dava uğruna öldürüldü. İslamın cihad düşüncesi ile yaptığı savaşlar bu gün amerikanın evangelist dini anlayışı ve israilin savaşlarının temelinde tanrı inançları ve bu inanç için yer yüzünü kana buladıklarını seyr ediyoruz aynı tanrıya inanmasına rağmen mezhep farkından dolayı islam alemi sessizliğini koruyor tarihte hep farklı inançlara sahip olduğu için insanlar dışlandı, yok sayıldı, hatta katledildi.

Ve yine o tanrıları adına insan öldürdüler, katliam yaptılar, kaos ve karmaşa ürettiler. Kendi tanrısına inanmayanları insan yerine bile koymadılar, hayat hakkı tanımadılar. Bir toplum kendi inancını mutlak doğru kabul ettiğinde, ötekini yok saymayı kolaylıkla meşrulaştırabildi. Oysa aynı insan, kendi hayatı söz konusu olduğunda adalet, merhamet ve hak talep eder. Bu çelişki, insanın Tanrı’yı bilme iddiası ile insan olma becerisi arasındaki kopukluğu açıkça gösterir.

Acaba esas olan insanın Tanrıyı bilmesi miydi, yoksa insanın kendisini tanıması, kendisini bilmesi ve bilinç, akıl sahibi bir varlık olarak gerçekten insan olabilmesi miydi? Belki de insan önce kendi içindeki öfkeyi, korkuyu, açgözlülüğü, güç arzusunu tanımalıydı. Bir insan, kendini tanımadan, kendi karanlık yönleriyle yüzleşmeden, nasıl olur da adaletli bir Tanrı anlayışına sahip olabilir? Kendini bilmeyen insan, Tanrı’yı da kendi zaaflarının bir yansıması haline getirmez mi?

Amaç, kimsenin hayatına kast etmeden, kimsenin hakkını çalmadan, insanca yaşamayı öğrenmek miydi? Basit gibi görünen bu ilke, aslında insanlık tarihinin en zor başarısıdır. Çünkü insan çoğu zaman büyük idealler uğruna küçük ama temel ahlâk kurallarını ihlal etmiştir. Bir komşusunun hakkını gözetmeyen, ama Tanrı adına büyük sözler söyleyen insan tipi, tarih boyunca hep var olmuştur.

Bunca bin yıldır Tanrıyı bilmek, insan denen canlıyı insaniyet makamına yükseltmedi. Belki de sorun Tanrı fikrinde değil, o fikri taşıyan insanın kendisindeydi. Belki de esas olan insanın kendisini bilmesiydi; kendi sınırlarını, zaaflarını, potansiyelini anlamasıydı. Çünkü kendini bilen insan, başkasına zarar verirken aslında kendi insanlığını zedelediğini fark eder.

Esas olan belki de buydu; Tanrı’yı anlamanın yolu, önce insanın kendisini anlamasından geçiyordu. Ve belki de Tanrı’nın da beklentisi buydu: körü körüne inanan bir varlık değil, kendini bilen, düşünen, sorgulayan ve bu bilinçle başkasına zarar vermekten kaçınan bir insan.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir