İbn Haldun Mukaddime

İbn Haldun

27 Mayıs 1332 Tunus’ta doğdu. Aslen Yemen’in Hadramut bölgesinden olduğu için kendisi Muḳaddime’de Hadramî nisbesini kullanmış, Tunus’ta doğmuş olması sebebiyle Tûnisî, hayatının büyük kısmını Kuzey Afrika’da geçirmesi dolayısıyla Mağribî nisbeleriyle de anılmıştır. O kendisini tarih yazarı olarak tanıtır fakat yaptığı şey tarihin ne olduğunu yeniden kurmaktır. Onun asıl meselesi olaylar değil olayları doğuran zorunluluklardır. İbn Haldun dünyaya bakarken tekil kişilere değil yapılara bakar. Krallara değil düzenlere. Kahramanlara değil toplumsal kuvvetlere. Bu yüzden onu anlamak demek dünyayı irade merkezli değil yapı merkezli okumayı öğrenmek demektir.

İbn Haldun’un düşüncesinin merkezinde insan topluluğu vardır. İnsan tek başına yaşayamaz. Yaşamak için üretmek zorundadır. Üretmek için iş bölümü gerekir. İş bölümü için düzen gerekir. Düzen için otorite gerekir. Otorite için güç gerekir. Gücün kaynağı ise tek tek bireyler değil onları birbirine bağlayan dayanışmadır. Bu dayanışmaya o asabiyet der. Asabiyet sadece kan bağı değildir. Ortak kader bilinci ortak tehlike algısı ortak yaşam zorunluluğudur. Çölde yaşayan bir kabile için bu bağ hayattır. Şehirde yaşayan bir toplum için ise zayıflamaya mahkûmdur.

İbn Haldun’a göre tarih çizgisel bir ilerleme değildir. Tarih döngüseldir. Göçebe toplumlar serttir sade yaşar dayanışmaları güçlüdür. Bu güç onları şehirleri fethedecek noktaya getirir. Şehre giren bu topluluk zamanla refaha alışır. Refah konfor doğurur. Konfor gevşeme doğurur. Gevşeme asabiyeti çözer. Asabiyet çözülünce devlet ayakta kalamaz. Devlet yıkılır. Yerine yeni ve daha diri bir topluluk gelir. Bu bir ahlak anlatısı değildir. Bu bir mekanik zorunluluktur. İnsan doğası ile maddi şartların birlikte ürettiği bir sonuçtur.

Asabiyet kelimesinin sözlük anlamı bağlanma, kenetlenme ve dayanışmadır. Kelime kökeni Arapça asabe köküne dayanır. Asabe bağlamak, sarmak, bir şeyi çevreleyip kuşatmak anlamına gelir. Bu kökten türeyen asabiyet ise insanın kendisine yakın gördüğü kimselerle arasında kurduğu sıkı bağ, onları koruma ve onlar adına hareket etme eğilimi demektir. bir topluluğu bir arada tutan, ortak aidiyet duygusundan doğan dayanışma ve birlikte hareket etme gücüdür. Bu güç sadece duygusal bir yakınlık değildir, aynı zamanda fiili bir koruma, savunma ve iktidar üretme kapasitesidir. Asabiyet, kan bağı, akrabalık, ortak soy anlatısı, ortak yaşam tarzı ve birlikte maruz kalınan tehlikeler üzerinden oluşur ve bireyi aşan kolektif bir irade meydana getirir.

İbn Haldun’a göre asabiyet, bir topluluğun varlığını sürdürmesinin ve siyasal güç haline gelmesinin temel şartıdır. Güçlü asabiyete sahip olan topluluklar zor koşullara dayanabilir, disiplinli hareket edebilir ve başkaları üzerinde hâkimiyet kurabilir. Zayıf asabiyet ise çözülmeye, dağılmaya ve dış müdahalelere açık hale gelmeye yol açar. Bu nedenle asabiyet, ahlaki bir erdemden çok tarihsel ve toplumsal bir zorunluluk olarak ele alınır.

İbn Haldun’un en radikal yönü tarih yazımına getirdiği eleştiridir. Ona göre tarihçiler çoğu zaman yalan söyler. Bilerek değil bilmeyerek. Çünkü akla aykırı rivayetleri sorgulamazlar. Bir ordunun imkânsız büyüklükte olduğu bir hikâyeyi aktarırlar. Bir şehrin nüfusunu üretim kapasitesini düşünmeden kabul ederler. İbn Haldun burada aklı ölçü olarak koyar. Ona göre bir haberin doğru olup olmadığı toplumsal şartlara uygunluğu ile anlaşılır. Bu yaklaşım onu modern bilimsel yöntemin öncüsü haline getirir.

Onun felsefesi metafizikten kopuk değildir fakat metafiziği toplumsal açıklamanın yerine koymaz. Tanrı vardır fakat Tanrı tarih sahnesinde mucizelerle değil yasalarla tecelli eder. Bu yüzden İbn Haldun’da kadercilik yoktur. Olan şey zorunluluktur. Devletlerin ömrü vardır. İnsan bedeni gibi doğar büyür yaşlanır ve ölür. Bir devletin çöküşü ahlaki bozulma diye anlatılabilir fakat esas neden üretim ilişkilerinin ve dayanışma bağlarının çözülmesidir.

İbn Haldun gibi düşünmek istiyorsan dünyaya şu sorularla bakman gerekir. Bu düzen hangi maddi koşullar üzerinde duruyor. Bu toplumun asabiyeti nereden geliyor. Bu gücü canlı tutan şey nedir. Refah bu gücü nasıl aşındırıyor. Ahlak söylemi hangi yapısal çözülmeyi örtüyor. Bir örnek düşünelim. Uzun süre kıtlık yaşamış bir toplulukta paylaşım güçlüdür. Aynı topluluk zenginleştiğinde bireysellik artar. Bu bir karakter değişimi değil şart değişimidir. İbn Haldun insanı ahlaki vaazlarla değil şartlarla açıklar.

Onun en önemli eseri Mukaddime’dir. Bu eser tarih kitabı değildir. Tarihi anlamanın kitabıdır. Ayrıca Kitabü’l İber adlı tarih çalışması vardır fakat Mukaddime bu eserin girişidir ve asıl felsefe burada kurulmuştur. Devlet toplum ekonomi eğitim din ve bilgi bu metinde birlikte düşünülür. İbn Haldun ilimleri de sınıflandırır. Teorik ilimler pratiğe. Nakli ilimler akli ilimlere karşıt değildir. Her bilgi türü kendi alanında geçerlidir. Sorun onların yerini karıştırmaktır.

İbn Haldun iyimser değildir. İnsanlığın sürekli ilerlediğine inanmaz. Ama umutsuz da değildir. Çünkü onun için yıkım kaos değildir. Döngünün bir aşamasıdır. Bu bakış insanı hayal kırıklığından korur. Büyük çöküşleri kişisel felaket gibi değil tarihsel zorunluluk gibi görmeyi öğretir. İbn Haldun’un penceresinden bakmak dünyayı daha soğukkanlı daha az romantik ama daha anlaşılır kılar.

İbn Haldun derslerine asabiyet kavramı ile başlamak zorunludur çünkü Mukaddime’nin bütün mantık omurgası bu kavramın üzerine kuruludur. Asabiyet bir ahlak öğretisi değildir bir duygu betimlemesi de değildir. Asabiyet toplumsal varoluşun zorunlu bağını ifade eder. İbn Haldun için insan tek başına var olamaz. İnsan ancak başkalarıyla birlikte yaşayarak hayatta kalabilir. Bu birlikte yaşama hali kendiliğinden oluşmaz. Tehlike karşısında birbirini kollama üretimi birlikte yapma ve dış tehdide karşı ortak durma zorunluluğundan doğar. İşte bu zorunluluk bilinci asabiyettir.

Asabiyet çoğu zaman yanlış biçimde sadece kan bağı olarak anlaşılır. İbn Haldun bunu özellikle aşar. Kan bağı güçlü bir asabiyet üretir fakat tek kaynak değildir. Ortak yaşam ortak kader ve ortak tehlike de aynı bağı üretir. Aynı çölde yaşayan aynı kıtlığı çeken aynı düşmana karşı duran insanlar zamanla birbirini akrabadan ayırt etmeyecek bir bağlılık geliştirir. Bu bağlılık bireysel çıkarın önüne geçer. Birey gerektiğinde kendini feda eder çünkü grubun yok olması bireyin de yok olması demektir.

İbn Haldun burada insan doğasına dair sert bir varsayım yapar. İnsan özünde ne iyi ne kötüdür. İnsan hayatta kalmaya yöneliktir. Ahlak bu yönelimin toplumsal biçimidir. Asabiyet ahlakın kaynağı değildir fakat ahlakın toplumsal zeminidir. Dayanışma güçlü olduğunda adalet mümkündür. Dayanışma çözüldüğünde yasa kağıt üzerinde kalır. Bu nedenle İbn Haldun için hukuk metinleri değil onları ayakta tutan toplumsal bağlar belirleyicidir.

Asabiyet en güçlü halini göçebe topluluklarda alır. Bunun nedeni onların daha erdemli olması değildir. Bunun nedeni hayatta kalma şartlarının daha sert olmasıdır. Kıt kaynaklar sürekli tehdit ve dışa karşı savunma zorunluluğu insanları birbirine bağlar. Şehre geçildiğinde şartlar değişir. Üretim artar iş bölümü derinleşir güvenlik kurumsallaşır. Bu noktada birey grubun korumasına eskisi kadar muhtaç değildir. Devlet vardır ordu vardır yasa vardır. Asabiyet artık bir zorunluluk olmaktan çıkar bir hatıraya dönüşür.

İbn Haldun’a göre asabiyetin çözülmesi ahlaki bir çöküş olarak anlatılır fakat gerçekte bu yapısal bir sonuçtur. Refah bireyselliği artırır. Bireysellik konforu büyütür. Konfor fedakarlığı gereksiz kılar. Fedakarlık gereksiz hale geldiğinde asabiyet dağılır. İnsan artık topluluk için değil kendisi için yaşar. Bu noktada devlet hala ayakta gibi görünür fakat içten içe çökmeye başlamıştır.

Asabiyetin en önemli işlevi iktidar üretmesidir. İktidar zorla değil bağlılıkla kurulur. Bir hanedan ya da yönetici sınıf ancak arkasında güçlü bir asabiyet varsa iktidar olabilir. Bu bağ çözüldüğünde iktidar zorbalığa dönüşür. Zorbalık ise kısa ömürlüdür. Çünkü zor sürekli artmak zorundadır. Artan zor üretimi bozar üretim bozulduğunda devlet kendi temelini yok eder.

İbn Haldun burada çok önemli bir ölçüt verir. Bir toplumun gücünü saraylarının ihtişamına bakarak değil dayanışma düzeyine bakarak ölçmek gerekir. Görünürde zayıf olan bir çöl topluluğu görünürde güçlü bir imparatorluğu yıkabilir. Çünkü biri diri bir asabiyete sahiptir diğeri ise çözülmüş bir yapıya. Tarih ona göre bu tür örneklerle doludur.

Bu noktada Mukaddime’de düşünmeyi öğrenmek için şu zihinsel alıştırmayı yapmak gerekir. Bir topluluğun yasalarına bakmadan önce onların birbirleri için neyi feda etmeye hazır olduklarını düşünmek. Bir devletin ordusuna bakmadan önce o ordunun hangi bağla ayakta durduğunu sormak. Bir toplumun ahlak söylemine bakmadan önce bu söylemin hangi maddi şartlar üzerinde yükseldiğini görmek.

Bir sonraki adımda asabiyetin devlete nasıl dönüştüğünü ve devletin neden kaçınılmaz olarak yaşlanıp çöktüğünü ele alacağız. Yani İbn Haldun’un devletlerin ömrü teorisini. Oraya geçmeden önce burada durup şu soruyu düşünmeni isterim. Günümüzde güçlü görünen toplumlarda asabiyet hangi biçimlerde varlığını sürdürüyor ve hangi noktalarda çözülüyor. Bu soru Mukaddime’yi bugüne taşımanın anahtarıdır.

İbn Haldun düşüncesinde asabiyet bir amaç değildir. Asabiyet bir geçiş kuvvetidir. Asıl mesele asabiyetin nasıl devlete dönüştüğüdür. Devlet İbn Haldun’a göre insan topluluklarının ulaştığı en karmaşık örgütlenme biçimidir. Fakat bu karmaşıklık ilerleme anlamına gelmez. Karmaşıklık aynı zamanda kırılganlık demektir.

Devletin doğuşu basittir. Güçlü bir asabiyet bir lider etrafında toplanır. Bu lider zorla değil doğal bir kabul ile öne çıkar. Çünkü asabiyet eşitlik üretir fakat yönetim ihtiyacı doğduğunda bir merkez gerekir. Bu merkez başlangıçta adaletlidir. Çünkü lider kendi topluluğundan kopuk değildir. Onlarla aynı şartları paylaşır. Aynı tehlikelerle yüz yüzedir. Bu aşamada devlet henüz ağır bir yapı değildir. Devlet ile toplum arasında mesafe yoktur.

İbn Haldun’a göre bu ilk dönem devletin en sağlıklı dönemidir. Vergiler düşüktür. Zor sınırlıdır. Üretim canlıdır. İnsanlar çalışır çünkü çalıştıklarının karşılığını alırlar. Hukuk baskı aracı değil düzen aracıdır. Bu dönemde iktidar henüz yabancılaşmamıştır. Devlet toplumu sömürmez. Toplum devleti taşır.

Zamanla devlet büyür. Ordu profesyonelleşir. Bürokrasi genişler. Saray oluşur. Bu noktada çok kritik bir kırılma yaşanır. Yönetici sınıf üretimden kopar. Geçimini artık doğrudan üretimden değil vergiden sağlar. Vergi arttıkça üretim düşer. Üretim düştükçe vergi daha da arttırılır. İbn Haldun burada neredeyse matematiksel bir yasa kurar. Aşırı vergi devleti zenginleştirmez devleti çökertir.

Bu aşamada asabiyet artık yöneticilerde değil halkın alt tabakalarında kalır. Yönetici sınıf konfora alışmıştır. Bedensel dayanıklılığını yitirir. Savaşma yeteneği zayıflar. Bu açığı paralı askerlerle kapatmaya çalışır. Fakat paralı asker asabiyet üretmez. Paralı asker ücret için savaşır. Ücret kesildiğinde sadakat de biter.

Devletin yaşlanma evresi tam da burasıdır. İbn Haldun’a göre bu süreç ahlaki çöküş diye anlatılır ama gerçekte bu biyolojik bir yaşlanma gibidir. Nasıl yaşlanan bir beden eski gücünü koruyamazsa yaşlanan bir devlet de ilk dönem dinamizmini koruyamaz. Yasa sayısı artar ama adalet azalır. Güvenlik harcamaları artar ama güven azalır. Gösteriş artar ama güç azalır.

https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/6/64/Cole_Thomas_The_Course_of_Empire_Destruction_1836.jpg

Son aşamada devlet zorbalığa yönelir. Çünkü rıza kaybolmuştur. Rıza kaybolunca iktidar ancak korku ile ayakta kalabilir. Fakat korku üretken değildir. İnsanlar çalışır gibi yapar. Yenilik durur. Ekonomi donar. Bu noktada devlet hala vardır ama artık sadece bir kabuktur. Dışarıdan bakıldığında güçlü görünür. İçeriden bakıldığında ise çökmüştür.

İbn Haldun’un en çarpıcı iddiası şudur. Hiçbir devlet bu döngünün dışına çıkamaz. Reformlar geciktirebilir ama ortadan kaldıramaz. Çünkü sorun yöneticilerin niyeti değil yapının zorunluluğudur. Bu yüzden o ideal devlet tasarımı yapmaz. Ütopya kurmaz. Onun yaptığı şey teşhistir. Doktor gibi davranır. Hastayı iyileştirmeye çalışmaz. Hastalığın nasıl işlediğini anlatır.

İbn Haldun gibi düşünmek için burada çok önemli bir zihinsel kayma gerekir. Devletleri iyi ve kötü diye ayırmayı bırakmak. Liderleri ahlaklı ve ahlaksız diye sınıflandırmamayı öğrenmek. Bunun yerine şu soruyu sormak. Bu devlet döngünün hangi evresinde. Bu soru sorulduğunda birçok tarihsel ve güncel tartışma berraklaşır.

Bir örnekle düşünelim. Uzun süre istikrar yaşamış zengin bir devlet neden ani bir krizle sarsılır. Cevap dış güçler değildir. Cevap içerideki çözülmedir. Dış güçler sadece son darbeyi vurur. Tıpkı zayıflamış bir bedenin basit bir hastalıkla yıkılması gibi.

https://images.openai.com/static-rsc-3/dWK7mGwfntf80Q6K98VdAZA07T_DqyEh9YGq0ywU7bQcuuY0zD0M4stramS6efONkcyqn5JPXrF55qhkd9AJ2FauxyogC9Aw5scrtWGK2yo?purpose=fullsize&v=1

İbn Haldun düşüncesinde ekonomi ahlaktan ya da niyetten türeyen bir alan değildir. Ekonomi toplumsal yapının zorunlu sonucudur. İnsan yaşamak için üretir. Üretim emek ister. Emek ise güvenlik ve istikrar ister. Bu yüzden ekonomi bireysel bir faaliyet değil siyasal ve toplumsal bir ilişkiler ağının sonucudur. İbn Haldun burada çok erken bir aşamada emeği değerin kaynağı olarak görür. Bir malın değeri onun içine katılan emekle belirlenir. Toprak tek başına zenginlik üretmez. Toprağı işleyen insan üretir.

İbn Haldun’a göre refah devletin değil toplumun ürünüdür. Devlet üretmez. Devlet üretimi mümkün kılar ya da engeller. Eğer devlet güvenliği sağlar vergiyi makul tutar ve mülkiyeti korursa üretim artar. Üretim arttığında vergi tabanı genişler. Devlet daha az oranla daha çok gelir elde eder. Bu noktada devlet ile toplum arasında bir denge vardır. Devlet toplumu boğmaz. Toplum devleti taşır.

Fakat devlet yaşlandıkça bu denge bozulur. Yönetici sınıf üretimden koptuğu için zenginliği yanlış yerde arar. Üretimde değil tahsilde yani vergide. Vergi artırılır. Üretici caydırılır. İnsan çalıştıkça daha fazla alınacağını gördüğünde ya üretimi azaltır ya gizler ya da başka yere kaçar. İbn Haldun bu davranışı ahlaki zaaf olarak değil rasyonel bir tepki olarak açıklar. İnsan emeğinin karşılığını alamayacağını gördüğünde çalışmaz. Bu doğaldır.

Bu noktada çok önemli bir kırılma yaşanır. Devlet gelir kaybını telafi etmek için vergiyi daha da artırır. Bu ise üretimi daha da düşürür. Böylece bir kısır döngü başlar. İbn Haldun’un bu gözlemi modern iktisatta vergi oranı ile gelir arasındaki ters ilişkiye çok yakındır. Fakat onun yaklaşımı matematiksel değil sosyolojiktir. İnsan davranışını merkeze alır.

İbn Haldun lüks kavramına da özel bir önem verir. Lüks bireysel bir zevk değildir. Lüks devletin yaşlandığının göstergesidir. Saraylar büyüdükçe ordunun gücü azalır. Gösteriş arttıkça dayanıklılık düşer. Lüks üretmez. Lüks tüketir. Tüketim üretimden koparsa toplum zayıflar. Bu yüzden İbn Haldun lüksü ahlaki bir günah olarak değil yapısal bir tehlike olarak görür.

Ekonomi anlayışının bir başka önemli yönü meslekler ve bilgi ile ilgilidir. İbn Haldun’a göre şehirler büyüdükçe meslekler çeşitlenir. Bu çeşitlenme refahın göstergesidir. Fakat aynı zamanda kırılganlığın da işaretidir. Çünkü karmaşık yapı daha fazla istikrara muhtaçtır. Küçük bir sarsıntı geniş bir çöküşe yol açabilir. Göçebe toplum basittir ama dayanıklıdır. Şehir toplumu zengindir ama hassastır.

İbn Haldun’a göre ilimler de toplumsal şartlara bağlı olarak gelişir. Güçlü ve istikrarlı dönemlerde ilimler gelişir. Sanat ve bilim refahın ürünüdür. Kıtlık ve kaos dönemlerinde ise ilimler geriler. Bu gerileme insanların akılsızlaşması değildir. Hayatta kalma zorunluluğunun ağır basmasıdır. Aç olan toplum felsefe yapmaz.

İbn Haldun ilimleri ikiye ayırır. Akli ilimler ve nakli ilimler. Fakat bu ayrım bir üstünlük hiyerarşisi değildir. Her ilim kendi alanında geçerlidir. Sorun bir ilmin kendi sınırını aşmasıdır. Din toplumsal düzen için gereklidir fakat tarihsel olayları açıklamak için yeterli değildir. Tarihi açıklamak için toplumsal yasalar gerekir. İşte Mukaddime’nin en sarsıcı tarafı burada ortaya çıkar. Kutsal olanla toplumsal olanı ayırır. Birini reddetmeden diğerini açıklama alanına yerleştirir.

İbn Haldun’un bilgiye yaklaşımı son derece soğukkanlıdır. Bilgiyi yüceltmez. Bilgiyi kutsamaz. Bilgiyi bir ihtiyaç olarak görür. Toplumun ihtiyaçları hangi bilgiyi besliyorsa o bilgi gelişir. Bu yüzden ona göre her çağ kendi ilmini üretir. Bu bakış modern tarihselcilikle derin bir akrabalık taşır.

İnsan niyetleriyle değil şartlarla belirlenir. Ahlak söylemleri yapısal gerçekliklerin üzerini örter. Devlet üretmez düzenler. Bilgi gökten düşmez toplumsal zeminde filizlenir.

İbn Haldun için tarih basitçe geçmişin anlatılması değildir. Tarih insan topluluklarının nasıl işlediğini anlamaya yönelik bir ilimdir. O bu noktada kendisinden önceki tarihçileri sert biçimde eleştirir. Çünkü ona göre tarihçiler çoğu zaman rivayet nakleder fakat düşünmez. Aktarır fakat tartmaz. Sayıları sorgulamaz. İmkânı hesaba katmaz. İnsan doğasını göz önüne almaz. Böyle olunca tarih masala dönüşür.

İbn Haldun tarih ile haber arasına kesin bir sınır çizer. Haber tekil bir anlatıdır. Tarih ise genel yasaların bilgisidir. Bir olayın gerçekten yaşanmış olması onu tarihsel olarak anlamlı kılmaz. Olayın neden yaşandığı hangi şartlarda ortaya çıktığı ve başka şartlarda tekrar edip etmeyeceği sorgulanmıyorsa ortada ilim yoktur. Bu yüzden Mukaddime’nin asıl hedefi geçmişi anlatmak değil geçmişi anlamanın yöntemini kurmaktır.

Onun yönteminin merkezinde imkân kavramı vardır. Bir haber akla uygun mu. Toplumsal şartlarla uyumlu mu. Üretim kapasitesi nüfus büyüklüğünü taşıyabilir mi. Coğrafya bu askeri gücü mümkün kılar mı. İnsanların davranışları bilinen insan doğasıyla örtüşüyor mu. Eğer bir rivayet bu sorulara cevap veremiyorsa güvenilir değildir. Bu yaklaşım dini ya da ahlaki bir yargı değildir. Akli bir elemedir.

İbn Haldun burada çok ince bir noktaya basar. Yalan sadece kötü niyetle üretilmez. Çoğu yalan cehaletten doğar. İnsan kendi çağının şartlarını mutlak zanneder. Geçmişi bugünün imkânlarıyla düşünür. Ya da geçmişi yüceltme arzusu ile abartır. Ona göre tarihçinin en büyük hatası hayranlıktır. Hayranlık aklı kör eder.

Bu yüzden İbn Haldun tarihçiye ahlak değil yöntem öğretir. Tarihçi iyi niyetli olabilir fakat yöntemsizse hata yapar. Yöntem ise toplumu tanımayı gerektirir. İbn Haldun’un yaptığı şey tam olarak budur. Tarihi sosyoloji ile temellendirir. İnsan topluluklarının nasıl yaşadığını bilmeden onların geçmişini anlayamazsın der.

Tarihin bilim olabilmesi için genel ilkeler gereklidir. Bu ilkeler değişmez yasalar değildir fakat tekrar eden örüntülerdir. Asabiyetin doğuşu güçlenmesi çözülmesi. Devletin kurulması büyümesi yaşlanması yıkılması. Refahın artışıyla ahlak söyleminin değişmesi. Bu örüntüler farklı zamanlarda farklı biçimlerde görünür ama mantıkları aynıdır. Tarih bu mantıkları fark etme işidir.

İbn Haldun’un tarih anlayışında ilerleme fikri yoktur. Bu onu karamsar yapmaz. Bu onu gerçekçi yapar. İnsanlık daha iyiye gitmez. İnsanlık aynı sorunları farklı araçlarla yaşar. Teknoloji değişir. Araçlar gelişir. Fakat insanın toplumsal doğası sabit kalır. Güç dayanışma ile kurulur. Refah dayanışmayı aşındırır. Aşınma çöküşü hazırlar. Bu döngü kırılmaz. Sadece biçim değiştirir.

Burada çok önemli bir zihinsel sonuç ortaya çıkar. Tarih ibret almak için okunmaz. Tarih tekrarları fark etmek için okunur. İbn Haldun ahlaki dersler çıkarmaz. O yapısal dersler çıkarır. Bu yüzden onun metni vaaz gibi değil analiz gibidir. Okuyucuya teselli vermez. Okuyucuya açıklık kazandırır.

İbn Haldun’un bu yaklaşımı onu modern sosyal bilimlerin öncüsü yapar. Fakat onu modern yapan şey çağdaş olması değildir. Onu modern yapan şey insanı merkeze almasıdır. Ne kutsal metni tarih yerine koyar ne de tarihi kutsallaştırır. Her alanı kendi sınırında tutar. Din insanın anlam dünyasıdır. Tarih insanın toplumsal dünyasıdır. Bu ikisini karıştırmak ikisini de bozar.

Dünya bir sahne değildir. Dünya bir sistemdir. Bu sistemde kişiler değil ilişkiler belirleyicidir. İsimler değişir. Roller kalır.

İbn Haldun düşüncesinin son halkası insan anlayışıdır. Çünkü onun bütün sistemi insanın ne olduğu varsayımı üzerine oturur. İbn Haldun ne insanı melekleştirir ne de şeytanlaştırır. İnsan onun için zorunluluk varlığıdır. Aç kalmamak için çalışan korktuğu için birleşen gücü ele geçirdiğinde korumaya çalışan bir varlıktır. Bu yaklaşım ahlaki bir yargı değil antropolojik bir tespittir.

İbn Haldun’a göre insan doğası sabittir. Değişen insan değil şartlardır. İnsan aynı korkularla aynı arzularla yaşar. Güvende olmak ister. Güçlü olmak ister. Rahat etmek ister. Fakat bu istekler her zaman aynı sonuçları doğurmaz. Çünkü sonuçları belirleyen şey insanın içinde bulunduğu maddi ve toplumsal çevredir. Çölde yaşayan insan ile şehirde yaşayan insan aynı değildir ama bu ahlaki bir fark değildir. Bu bir koşul farkıdır.

Bu noktada İbn Haldun’un ahlak anlayışı ortaya çıkar. Ahlak evrensel ilkeler toplamı değildir. Ahlak toplumsal düzenin ifadesidir. Güçlü asabiyet dönemlerinde fedakarlık erdem sayılır. Refah dönemlerinde bireysel çıkar normalleşir. İnsan ahlakı değiştiği için değil düzen değiştiği için ahlak söylemi değişir. Bu yüzden İbn Haldun ahlaki çöküş anlatılarına mesafelidir. Ona göre ahlak bozulmaz. Ahlak şartlara uyum sağlar.

https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/a/a6/THOMAS_COUTURE_-_Los_Romanos_de_la_Decadencia_%28Museo_de_Orsay%2C_1847._%C3%93leo_sobre_lienzo%2C_472_x_772_cm%29.jpg

İbn Haldun ne ütopyacıdır ne de nihilisttir. Ütopyacı değildir çünkü kusursuz bir toplum mümkün değildir. Nihilist değildir çünkü her şey anlamsız değildir. Ona göre düzen mümkündür ama kalıcı değildir. Adalet mümkündür ama sürekli değildir. Bu bakış insanı hayal kırıklığından kurtarır. Çünkü beklentiyi gerçekliğe çeker.

Onun Tanrı anlayışı bu noktada önemlidir. Tanrı vardır ve mutlak kudret sahibidir. Fakat Tanrı tarih sahnesinde keyfi müdahalelerle değil koyduğu düzenle görünür. Bu düzen toplumsal yasalarla işler. Devletlerin yükselmesi ve çökmesi Tanrı’nın yokluğu değil Tanrı’nın koyduğu düzenin işlemesidir. Bu nedenle İbn Haldun kaderci değildir. O zorunlulukçudur. İnsan iradesi vardır ama bu irade şartların içindedir.

İbn Haldun’un insana bakışı aynı zamanda büyük bir entelektüel tevazu içerir. İnsan aklı sınırlıdır. Bu yüzden tarihçi kesin yargılar vermemelidir. Olanı anlamaya çalışmalıdır. Yargılamak yerine açıklamalıdır. Bu tavır onu ideolog değil düşünür yapar. Mukaddime bir manifesto değildir. Bir teşhis metnidir.

Dünyaya bakarken kahraman aramazsın. Niyet değil yapı sorarsın. Ahlak değil şart ararsın. İlerleme masalı yerine döngüleri görürsün. Bu bakış soğuk gibi görünür ama aslında özgürleştiricidir. Çünkü insanı suçlamaktan kurtarır. Düzeni anlamaya yöneltir.

Mukaddime onun düşünce evreninin çekirdeğidir. Kitabü’l İber tarih anlatısıdır fakat Mukaddime olmadan okunursa eksik kalır. Onu anlamak için Mukaddime’yi bir tarih kitabı gibi değil bir yöntem kitabı gibi okumak gerekir.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir