
Ben Arthur Schopenhauer. 1788 yılında Almanya’nın Danzig kentinde doğdum. Babam zengin bir tüccardı ve beni ticaret hayatına hazırlamak istiyordu; fakat genç yaşta onun ölümünden sonra akademik yaşama yöneldim. Çocukluğum Avrupa’nın ticaretle hızla değiştiği, burjuva yaşamının yükseldiği bir dönemde geçti. Erken yaşta Avrupa’nın birçok şehrini gezmem, insan yaşamının yüzeydeki refahına rağmen derin bir huzursuzluk taşıdığını fark etmemi sağladı.
Benim yaşadığım çağda Hegel’in felsefesi Alman üniversitelerinde hâkimdi. Tarihin akıl tarafından yönlendirildiği, dünyanın rasyonel bir gelişim süreci olduğu düşüncesi yaygındı. Ancak bana göre bu aşırı iyimserdi. İnsan yaşamına baktığımda ilerleyen akıl değil, sürekli tatminsizlik, mücadele ve acı görüyordum.
Kant’ın felsefesi beni derinden etkiledi. Özellikle fenomen–numen ayrımı düşüncemin temelini oluşturdu. Kant, şeylerin kendisini bilemeyeceğimizi söylemişti; ben ise şu soruyu sordum: Eğer dış dünyayı doğrudan bilemiyorsak, kendimizi içeriden deneyimlediğimiz yerde gerçekliğin özünü bulabilir miyiz?
Napolyon savaşları, toplumsal çalkantılar ve modernleşmenin getirdiği rekabet ortamı insanın sürekli arzu peşinde koştuğunu açıkça gösteriyordu. İnsanlar mutluluğa ulaşacaklarını sanıyor fakat her elde edilen şey yeni bir eksiklik doğuruyordu. Bu gözlem beni insan doğasının karanlık yönünü araştırmaya yöneltti.
Ben akademik çevrelerle çoğu zaman çatışma yaşadım. Hegel’in ders saatine rakip olarak kendi dersimi koydum fakat kimse gelmedi. Hayatımın büyük kısmı yalnızlık içinde geçti. Ancak bu yalnızlık bana insan varoluşunu dış başarıdan bağımsız biçimde inceleme fırsatı verdi.
Benim felsefem şu sorudan doğdu: Evrenin temelinde akıl mı vardır, yoksa kör bir itki mi? İnsan yaşamındaki acı neden evrensel görünmektedir?
Kant’ın düşüncesinden hareketle başladım fakat onun bıraktığı noktada durmadım. Kant, şeylerin kendisini bilemeyeceğimizi söylemişti; dünya bize yalnız görünüş olarak verilirdi. Ben ise şunu fark ettim: Dış dünyayı temsil olarak biliriz ama kendi içimizi yalnız temsil olarak değil doğrudan deneyimleriz.
Kendi bedenine dikkat et. Kolunu kaldırdığında bunu yalnız dışarıdan gözlemlemezsin; aynı zamanda içsel bir itki olarak yaşarsın. İşte burada gerçekliğin özüne ulaştım. Dünyanın temeli akıl değil iradedir. İrade dediğim şey bilinçli karar değil, var olma ve sürme yönündeki kör itkidir.
Doğaya baktığında aynı gücü görürsün. Bitki ışığa doğru büyür, hayvan hayatta kalmak için mücadele eder, insan sürekli istemeye devam eder. Bu hareketlerin arkasında rasyonel plan değil doyumsuz bir yaşama isteği vardır. Evrenin özü düşünce değil istemedir.
Bu nedenle dünyayı “tasarım ve irade olarak dünya” diye açıkladım. Dünya bizim için temsildir; yani zihnin kurduğu görünüşlerdir. Fakat bu görünüşlerin ardındaki gerçeklik evrensel iradedir. İnsan bedeni bu iradenin nesneleşmiş halidir.
İradenin temel özelliği doyumsuz olmasıdır. Bir arzu gerçekleştiğinde kısa süreli tatmin oluşur fakat hemen yeni bir istek doğar. Açlık giderilir, sonra tekrar ortaya çıkar. Başarı elde edilir, ardından daha fazlası istenir. Yaşam sürekli arzu ve eksiklik döngüsüdür.
Bu yüzden söyledim: Hayat özünde acıdır. Çünkü istemek eksikliktir, eksiklik ise rahatsızlıktır. İnsan ya arzu ederken acı çeker ya da arzu gerçekleştiğinde sıkıntıya düşer. Mutluluk kalıcı durum değil, acının kısa süreli durmasıdır.
Hegel tarihte aklın ilerlediğini savunmuştu; ben ise tarihte iradenin sonsuz mücadelesini gördüm. Savaşlar, rekabet, kıskançlık ve çatışma insan doğasının tesadüfi değil zorunlu sonucudur. Çünkü aynı yaşam iradesi bütün varlıklarda kendisini sürdürmeye çalışır.
Ancak insan diğer varlıklardan farklıdır; çünkü iradenin farkına varabilir. Bilinç, iradenin kendisini tanıdığı noktadır. Bu farkındalık özgürlüğün başlangıcıdır.
Tanrı ve din meselesine baktığımda geleneksel metafiziğin sunduğu iyimser evren tasvirini kabul edemedim. Dünya bilinçli ve iyi bir Tanrı’nın planı olsaydı, doğada gördüğümüz sürekli acıyı açıklamak zor olurdu. Hastalık, yaşlanma, ölüm ve bitmeyen mücadele bana evrenin rasyonel bir amaç doğrultusunda kurulmadığını gösterdi.
Bu nedenle Tanrı’yı dünyayı yöneten kişisel bir varlık olarak temellendirmeye çalışmadım. Evrenin arkasında bilinçli bir akıl değil, kör yaşam iradesi bulunduğunu savundum. Dinlerin ortaya çıkışını ise insanın acı karşısında anlam arama çabası olarak yorumladım. Din, varoluşun sertliğini dayanılır hale getiren sembolik bir tesellidir.
Ahlak anlayışım burada farklı bir yöne gider. Eğer bütün varlıkların özü aynı iradeyse, aslında hepimiz aynı temel gerçekliğin farklı görünümleriyiz. Bir başkasının acısını gördüğünde duyduğun merhamet rastlantı değildir; o acının özünde seninle aynı iradenin bulunmasından kaynaklanır.
Bu yüzden ahlakın temeline aklı değil merhameti yerleştirdim. Gerçek ahlak, başkasının acısını kendi acın gibi hissedebilme yetisidir. Egoizm iradenin kör ifadesidir; merhamet ise iradenin kendisini aşmaya başladığı noktadır.
Hayatın anlamı konusunda iyimser olmadım. İnsan sürekli isteyen bir varlık olduğu sürece tam mutluluk mümkün değildir. Ancak insan iradenin baskısını azaltabilir. Sanat, özellikle müzik, kısa süreliğine arzudan kurtulma sağlar; çünkü insan o anda istemekten çok seyretmeye başlar.
En yüksek özgürlük ise asketik yaşamda ortaya çıkar. Arzuların peşinden koşmak yerine onları azaltmak, istemeyi sakinleştirmek insanı acı döngüsünden uzaklaştırır. Doğu felsefelerine, özellikle Budizm’e duyduğum ilgi buradan gelir. Kurtuluş daha fazla istemekte değil, istemeyi susturabilmektedir.
Benden öğrenmen gereken ilk şey, insanın kendisi hakkında kurduğu iyimser yanılsamaları sorgulamaktır. Çoğu felsefe insanı rasyonel ve bilinçli karar veren varlık olarak yüceltir. Ben sana şunu öğretirim: Davranışlarının büyük kısmı bilinçli akıldan değil derin arzularından ve isteme gücünden doğar. Kendini anlamanın yolu düşüncelerini değil isteklerini incelemektir.
İkinci olarak öğrenmen gereken şey arzunun yapısını kavramaktır. İnsan çoğu zaman mutluluğu elde edilecek bir hedef sanır; fakat arzu gerçekleştiği anda yeni bir eksiklik doğar. Kariyer, servet ya da başarı peşinde koşan insan kısa süreli tatmin yaşar, ardından yeniden huzursuz olur. Bu döngüyü fark etmek yaşamı daha gerçekçi değerlendirmeyi sağlar.
Üçüncü olarak senden kazanmanı istediğim anlayış merhametin felsefi temeliyle ilgilidir. Eğer bütün canlılarda aynı yaşam iradesi bulunuyorsa, başkasına zarar vermek aslında aynı varlığın başka görünümüne zarar vermektir. Bu farkındalık ahlakı soyut kurallardan çıkarır ve doğrudan empatiye dayandırır.
Dördüncü olarak sanatın rolünü anlamanı isterim. Sanat yalnız estetik haz değildir; insanı isteme baskısından geçici olarak kurtaran deneyimdir. Bir müzik eserine tamamen daldığında kişisel kaygıların kısa süreliğine susar. Bu durum, arzudan bağımsız bilinç halinin mümkün olduğunu gösterir.
Son olarak benim yöntemim sana arzuları yönetmeyi öğretir. Özgürlük daha fazla isteği gerçekleştirmek değil, istemenin seni yönetmesine izin vermemektir. Ölçülülük, sade yaşam ve içsel farkındalık insanı varoluşun kaçınılmaz acısıyla baş edebilir hale getirir.
Eğer insan davranışının altında yatan irrasyonel gücü görmeye başladıysan, mutluluğu sınırsız tatminde değil arzunun sınırlandırılmasında arıyorsan ve merhameti ahlakın temeline yerleştiriyorsan Schopenhauer’i öğrenmişsin demektir.
Bir yanıt yazın