34-John Stuart Mill

Ben John Stuart Mill. 1806 yılında Londra’da doğdum. Babam James Mill, dönemin önemli düşünürlerinden biri ve Jeremy Bentham’ın yakın çalışma arkadaşıydı. Çocukluğum sıradan bir eğitim süreci değildi; adeta zihinsel bir deney olarak yetiştirildim. Üç yaşında Yunanca, sekiz yaşında Latince öğrenmiş, çocukluk oyunları yerine mantık ve ekonomi çalışmıştım.

Benim yaşadığım İngiltere Sanayi Devrimi’nin merkezindeydi. Fabrikalar büyüyor, şehirler kalabalıklaşıyor, ekonomik üretim artıyordu fakat işçi sınıfı ağır koşullar altında yaşıyordu. Bilim ve teknoloji ilerlerken bireysel özgürlük, kadın hakları ve sosyal adalet ciddi tartışma konuları haline gelmişti. Toplum hızla modernleşiyor ama insan mutluluğu garanti altına alınamıyordu.

Gençliğimde babamın ve Bentham’ın savunduğu faydacılık öğretisiyle yetiştirildim. İnsan davranışının amacı en fazla mutluluğu üretmek olmalıydı. Ancak yoğun ve mekanik eğitim sonucunda ciddi bir ruhsal kriz yaşadım. Kendime şu soruyu sordum: Eğer bütün reformlar gerçekleşse bile gerçekten mutlu olacak mıydım?

Bu kriz beni insan doğasının yalnız akıl ve hesapla açıklanamayacağını fark etmeye götürdü. Şiir, sanat ve bireysel duyguların insan yaşamındaki önemini keşfettim. Özellikle romantik düşünürler ve Harriet Taylor ile kurduğum entelektüel ilişki düşüncemi derinden değiştirdi.

Benim çağımda temel problem şuydu: Modern toplum ilerliyordu fakat çoğunluğun gücü bireyin özgürlüğünü tehdit etmeye başlamıştı. Demokrasi yükselirken yeni bir tehlike doğuyordu — çoğunluğun tiranlığı.

Benim felsefem bu sorudan doğdu: Toplumsal ilerleme ile bireysel özgürlük nasıl birlikte korunabilir?

Bentham’dan devraldığım faydacılık öğretisini kabul ederek başladım; fakat kısa sürede onun eksik olduğunu fark ettim. Bentham mutluluğu niceliksel olarak ölçüyordu: daha fazla haz, daha iyi sonuç demekti. Ancak insan deneyimine baktığımda bütün hazların eşit olmadığını gördüm.

Bir insanın yalnız fiziksel zevklerle yaşaması ile düşünsel, estetik ve ahlaki tatmin yaşaması aynı değildir. Bu yüzden faydacılığı yeniden düzenledim. Mutluluk yalnız haz miktarı değil, hazların niteliğiyle ilgilidir. Ünlü ifademle söyleyecek olursam: tatmin olmuş bir domuz olmaktansa tatminsiz bir insan olmak daha iyidir.

Toplumun amacı mümkün olan en fazla mutluluğu üretmek olmalıdır; fakat bu mutluluk bireyin gelişimini yok ederek sağlanamaz. İşte burada özgürlük düşüncemi geliştirdim. İnsan ancak düşünce, ifade ve yaşam tarzı özgürlüğüne sahip olduğunda ilerleyebilir.

Bir fikir yanlış olsa bile susturulmamalıdır dedim. Çünkü susturulan görüş doğru olabilir; yanlış olsa bile doğru düşüncenin güçlenmesini sağlar. Gerçek ancak fikirlerin serbest çatışması içinde ortaya çıkar. Baskı altında kalan toplum entelektüel olarak durgunlaşır.

En önemli ilkem zarar ilkesidir. Bir bireyin özgürlüğü yalnızca başkalarına zarar verdiği noktada sınırlandırılabilir. İnsan kendi hayatı üzerinde egemendir. Devlet ya da toplum bireyin kendi iyiliği adına bile olsa yaşamına müdahale etmemelidir.

Örneğin bir insan sağlıksız yaşamayı seçebilir; bu yanlış olabilir fakat başkasına zarar vermediği sürece zorla engellenmemelidir. Çünkü bireysel deneyim insan gelişiminin temelidir.

Demokrasiyi destekledim fakat çoğunluğun baskısına karşı uyardım. Toplum yalnız devlet aracılığıyla değil, sosyal baskıyla da bireyi susturabilir. Farklı yaşam biçimlerinin korunması insanlığın ilerlemesi için zorunludur.

Kadın hakları konusunda da çağımın ötesine geçtim. Kadınların toplumsal eşitsizliğinin doğal değil tarihsel baskının sonucu olduğunu savundum. Toplum nüfusunun yarısının potansiyelini bastırmak insanlığın gelişimini engeller.

Benim felsefemde ilerleme, özgür bireylerin çeşitliliği sayesinde gerçekleşir. Toplum deney laboratuvarı gibidir; farklı yaşam biçimleri insanlığa hangi yolların daha iyi olduğunu gösterir.

Din ve ahlak meselesine yaklaşımımda katı dogmatik inançlardan uzak durdum. Geleneksel dinlerin toplumsal işlevini kabul ettim fakat ahlakın kaynağını doğaüstü emirlerde görmedim. İnsanların doğru davranması için ilahi ceza korkusuna ihtiyaç duyduğunu düşünmedim; ahlak insan doğasındaki toplumsal duygulardan doğar.

İnsan yalnız bireysel çıkar peşinde koşan varlık değildir. Empati, sempati ve başkalarının mutluluğunu önemseme eğilimi insan doğasının parçasıdır. Ahlaki davranış, toplum içinde yaşamanın geliştirdiği bu duygularla güçlenir. İnsan başkalarının iyiliğini kendi mutluluğunun parçası olarak görmeye başladığında ahlak ortaya çıkar.

Tanrı inancı konusunda kesin metafizik iddialar ileri sürmedim. Din, birçok insan için anlam ve moral destek sağlayabilir; fakat ahlaki doğruluk dinî inanca bağlı değildir. İnsan aklı ve insani duyarlılık, doğru ile yanlışı belirlemek için yeterli temeli sağlayabilir.

Hayatın anlamını bireysel hazda değil, gelişimde gördüm. İnsan yeteneklerini geliştirdiğinde, düşünsel ve ahlaki kapasitesini genişlettiğinde gerçek mutluluğa yaklaşır. Pasif tatmin yerine aktif kendini gerçekleştirme insan yaşamını değerli kılar.

Bu nedenle bireysellik benim için merkezi kavramdır. Toplumun amacı herkesi aynı kalıba sokmak değil, farklı karakterlerin gelişmesine izin vermektir. Özgün bireyler yalnız kendileri için değil, bütün insanlık için ilerleme kaynağıdır.

Mutluluk doğrudan hedeflendiğinde çoğu zaman kaçan bir şeydir. İnsan anlamlı amaçlara yöneldiğinde — bilgi üretmek, başkalarına katkıda bulunmak, yaratıcı faaliyetlerde bulunmak — mutluluk dolaylı olarak ortaya çıkar.

Benden öğrenmen gereken ilk şey özgürlüğün gerçek anlamıdır. Özgürlük yalnız baskının olmaması değildir; bireyin kendi düşüncesini geliştirebilmesi, hata yapabilmesi ve deneyim yoluyla olgunlaşabilmesidir. İnsan ancak kendi seçimlerinin sonuçlarını yaşayarak gelişir. Korunan ama yönlendirilen birey değil, özgür birey ilerleme üretir.

İkinci olarak kazanman gereken ilke düşünce hoşgörüsüdür. Sana yanlış görünen bir fikri susturmak gerçeği korumaz; aksine düşüncenin canlılığını yok eder. Karşıt görüşlerle karşılaşmayan doğru fikir zamanla dogmaya dönüşür. Bu yüzden entelektüel gelişim, fikirlerin özgür çatışmasına bağlıdır.

Üçüncü olarak senden öğrenmeni istediğim şey birey–toplum dengesidir. İnsan tamamen bireysel yaşarsa toplum çöker; fakat toplum bireyi bastırırsa yaratıcılık yok olur. Sağlıklı toplum, bireyin özgünlüğünü korurken ortak iyiliği destekleyen yapıdır.

Dördüncü olarak ahlaki karar verme yöntemimi öğrenmelisin. Bir eylemin değerini değerlendirirken yalnız niyeti ya da geleneği değil, insanların yaşamı üzerindeki gerçek etkisini düşünmelisin. Daha fazla insanın daha kaliteli yaşam sürmesini sağlayan eylemler ahlaki açıdan daha değerlidir.

Son olarak benim felsefem sana aktif yaşam anlayışı kazandırır. Mutluluk doğrudan aranacak nesne değildir; anlamlı faaliyetlerin yan ürünüdür. Kendini geliştirmek, başkalarına katkı sağlamak ve özgür düşünceyi savunmak insan yaşamını değerli kılar.

Eğer farklı düşüncelere tahammül edebiliyor, bireysel özgürlüğü toplumsal ilerlemenin şartı olarak görüyorsan ve mutluluğu gelişim sürecinde arıyorsan Mill’i öğrenmişsin demektir.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir