36-Karl Marx

Ben Karl Marx. 1818 yılında Prusya’nın Trier kentinde doğdum. Babam hukukçuydu ve Aydınlanma düşüncesinden etkilenmiş seküler bir entelektüeldi. Gençliğim Avrupa’nın sanayi devrimiyle kökten değiştiği bir döneme rastladı. Fabrikalar yükseliyor, üretim artıyor fakat işçi sınıfı ağır yoksulluk ve sömürü altında yaşıyordu.

Üniversite yıllarımda önce hukuk okudum fakat kısa sürede felsefeye yöneldim. Hegel’in düşüncesi Almanya’da hâkimdi ve ben de başlangıçta onun diyalektik yönteminden etkilendim. Ancak Hegel tarihi düşüncenin gelişimi olarak açıklıyordu; oysa ben gerçek tarihin insanların maddi yaşam koşullarında şekillendiğini gördüm.

Gazetecilik yaptığım dönemde sansür, yoksulluk ve sınıf eşitsizliğiyle doğrudan karşılaştım. Köylülerin orman yasaları nedeniyle cezalandırılması gibi olaylar bana devletin tarafsız olmadığını gösterdi. Toplumsal sorunların yalnız fikirlerle değil ekonomik yapı ile bağlantılı olduğunu fark ettim.

Paris ve Brüksel’de sürgün hayatı yaşadım. Burada işçi hareketleriyle tanıştım ve Friedrich Engels ile birlikte çalışmaya başladım. Engels’in İngiltere’deki sanayi kentleri üzerine gözlemleri kapitalist üretim sisteminin gerçek yüzünü anlamamı sağladı.

Benim yaşadığım çağın temel problemi açıktı: Modern toplum özgürlük ve ilerleme vaat ediyordu fakat büyük çoğunluk ekonomik zorunluluk altında yaşıyordu. İnsan hukuken özgür görünüyordu ama yaşamını sürdürebilmek için emeğini satmak zorundaydı.

Felsefemin çıkış noktası şu soruydu: İnsan düşüncesini belirleyen şey fikirler mi, yoksa insanların yaşadığı maddi üretim koşulları mı?

Hegel’den diyalektik düşünme yöntemini aldım fakat onu ters çevirdim. Hegel’e göre tarih düşüncenin gelişimiydi; bana göre tarih insanların yaşamlarını sürdürebilmek için kurdukları üretim ilişkilerinin gelişimidir. İnsan önce yaşamak zorundadır; düşünce, hukuk, din ve siyaset bu maddi yaşam temelinin üzerine kurulur.

Toplumun temelinde üretim biçimi bulunur dedim. İnsanlar nasıl üretim yapıyorsa toplumun yapısı da buna göre şekillenir. Feodal toplumda toprak sahipleri egemendi; sanayi toplumunda ise üretim araçlarını elinde tutan kapitalist sınıf hâkim hale geldi. Tarih, farklı sınıflar arasındaki mücadelelerin tarihidir.

Kapitalist sistemi analiz ettiğimde önemli bir çelişki gördüm. İşçi emeğini satar fakat ürettiği değerin tamamını alamaz. İşçinin yarattığı değer ile aldığı ücret arasındaki fark artı-değer olarak kapitalistin eline geçer. Bu durum sömürünün ekonomik temelidir.

Bir fabrika düşün. İşçi gün boyunca üretim yapar ve belirli ücret alır. Ancak üretilen malların piyasa değeri işçinin ücretinden çok daha fazladır. Kapitalist kârını işçinin emeğinden elde eder. Sistem bireysel ahlaksızlıktan değil, üretim yapısının kendisinden doğar.

Bu süreç yabancılaşmayı ortaya çıkarır. İşçi ürettiği ürüne sahip değildir, üretim sürecini kontrol etmez ve emeği kendi yaratıcı gücünün ifadesi olmaktan çıkar. İnsan kendi emeğine, ürününe ve sonunda kendi insanlığınına yabancı hale gelir.

Kapitalizm aynı zamanda kendi krizlerini üretir. Rekabet üretimi artırır, fakat işçilerin satın alma gücü sınırlıdır. Aşırı üretim krizleri ortaya çıkar. Sistem büyüdükçe eşitsizlik derinleşir ve sınıf çatışması yoğunlaşır.

Bu nedenle tarihin yönünün rastgele olmadığını savundum. Üretim ilişkileri belirli aşamalardan geçer ve sonunda işçi sınıfı mevcut sistemi dönüştürme gücüne ulaşır. Komünizm benim için ütopya değil, tarihsel sürecin ortaya çıkardığı olası sonuçtur.

Din meselesine yaklaşımım toplumsal ve tarihsel temele dayanır. Din insanların bilinçli olarak uydurduğu bir yalan değildir; fakat gerçek yaşam koşullarının ürettiği bir bilinç biçimidir. İnsan ekonomik ve toplumsal baskı altında yaşadığında acısını anlamlandırmak için dini düşünceler geliştirir.

Bu yüzden dini “halkın afyonu” olarak tanımladım; bu ifade çoğu zaman yanlış anlaşılır. Afyon yalnız uyuşturucu değil aynı zamanda acıyı dindiren ilaçtır. Din, ezilen insanın gerçek acısına verilen hayali tesellidir. İnsanlar adaleti bu dünyada bulamadığında onu öte dünyada arar.

Ahlakı da soyut evrensel ilkelerden türetmedim. Ahlaki değerler toplumun maddi yapısıyla bağlantılıdır. Feodal toplumun ahlakı ile kapitalist toplumun ahlakı farklıdır çünkü üretim ilişkileri farklıdır. İnsan düşüncesi büyük ölçüde yaşadığı ekonomik koşullar tarafından şekillenir.

İnsan doğasını sabit görmedim. İnsan özünü tek başına taşımaz; insanın özü toplumsal ilişkilerinin toplamıdır. İnsan üretirken, birlikte çalışırken ve doğayı dönüştürürken kendisini gerçekleştirir. Yaratıcı emek insanın temel varoluş biçimidir.

Hayatın anlamını bireysel kurtuluşta ya da metafizik hakikatte değil, insanın kendi yaşam koşullarını bilinçli biçimde dönüştürmesinde buldum. İnsan yalnız dünyayı yorumlamamalıdır; onu değiştirmelidir. Felsefenin görevi gerçekliği açıklamak kadar dönüştürmektir.

Gerçek özgürlük politik haklardan ibaret değildir. İnsan ekonomik zorunluluktan kurtulmadıkça tam anlamıyla özgür olamaz. İnsanların üretim araçları üzerinde ortak denetime sahip olduğu toplumda yabancılaşma azalacak ve insan yaratıcı potansiyelini gerçekleştirebilecektir.

Benden öğrenmen gereken ilk şey, toplumsal gerçekliği yalnız fikirler üzerinden değil maddi koşullar üzerinden analiz etmektir. İnsanlar çoğu zaman tarihî olayları liderlerin düşünceleri ya da ahlaki tercihleriyle açıklar. Ben sana şunu öğretirim: Bir toplumun nasıl üretim yaptığına bakmadan onun siyasetini, hukukunu ya da ideolojisini anlayamazsın.

İkinci olarak kazanman gereken yöntem eleştirel bilinçtir. Günlük yaşamda doğal ve kaçınılmaz görünen birçok yapı aslında tarihsel olarak oluşmuştur. Ücretli çalışma, özel mülkiyet ya da piyasa ilişkileri insan doğasının değişmez gerçekleri değildir; belirli ekonomik sistemlerin ürünüdür. Bu farkındalık mevcut düzeni sorgulama gücü verir.

Üçüncü olarak senden öğrenmeni istediğim şey yabancılaşma kavramıdır. İnsan yaptığı iş üzerinde kontrolünü kaybettiğinde kendi emeğine yabancılaşır. Modern dünyada birçok insan çalışırken yalnız geçimini sağlar fakat yaptığı işte kendisini gerçekleştiremez. Bu durum bireysel başarısızlık değil sistemsel yapının sonucudur.

Dördüncü olarak tarihsel düşünme alışkanlığını kazanmalısın. Toplumlar durağan değildir; üretim biçimleri değiştikçe düşünce sistemleri de değişir. Feodalizmden kapitalizme geçiş gibi, mevcut düzen de dönüşebilir. Tarihi doğal kader değil insan faaliyetinin sonucu olarak görmeyi öğrenmelisin.

Son olarak benim felsefem sana pratiğin önemini öğretir. Bilgi yalnız yorum yapmak için değil, gerçek yaşam koşullarını dönüştürmek için kullanılmalıdır. Eğer toplumsal sorunları bireysel ahlaktan çok yapısal ilişkiler üzerinden değerlendirmeye başladıysan Marx’ın yöntemini öğrenmişsin demektir.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir