İnsan doğası gereği hayatta kalmak ister yaşamak ister üretmek ister ve gündelik hayatını sürdürmeye çalışır. normal şartlarda insan savaşmak istemez. Bir Türk köylüsü ile bir Yunan balıkçısı ya da bir Rus işçisi ile bir Ukraynalı çiftçi arasında doğal bir düşmanlık bulunmaz. Normal şartlar altında hiçbir insan sınırın öte yanında yaşayan farklı dinden farklı dilden bir başka insanı öldürmeyi düşünmez. İnsanlar arasındaki düşmanlık duygusu kendiliğinden ortaya çıkmaz. Bu düşmanlık sınırları çizen otoriteler tarafından üretilir ve bu sınırlar zamanla kutsal davalar haline getirilir. İktidarlar bu kutsallığı canlı tutabilmek için dini sembolleri ve metafizik dili ustalıkla kullanır.
Tarih boyunca güçlü olan her yapı kendi varlığını sürdürebilmek için toplumu bir arada tutacak bir düşman yaratma ihtiyacı hissetmiştir. Bu düşman figürü çoğu zaman dışarıda bir öteki olarak inşa edilir. Bu ötekini meşrulaştırmanın en etkili yolu ise mücadeleyi kutsal bir görev olarak sunmaktır. Böylece insan artık kendi çıkarı ya da kendi güvenliği için değil Tanrı adına savaştığına inandırılır. Tam da bu noktada insanlık tarihinin en büyük kötülükleri ilahi görev maskesi altında meşrulaştırılır ve vicdan susturulur.
Tanrının varlığına ve birliğine inanmak mümkündür. Evrenin sahip olduğu düzenin hassas denge ve bilinç boyutunun bir yaratıcı olmadan var olamayacağını düşünmek tutarlı bir metafizik kabuldür. Ancak Tanrının insanlara bir kitap gönderdiği bir kavmi diğerine üstün kıldığı ya da bir toplumu başka bir topluma düşman ettiği fikri zorunlu bir sonuç değildir. Tanrının bir dini yoktur. Buna karşılık insanların Tanrı adına kurduğu çok sayıda din vardır. Bu dinler tarih içinde Tanrıyı temsil etmekten çok otoriteyi koruyan yapılara dönüşmüştür.
Kutsal metinlerin bir kısmı ilahi bir ilham taşıyor olabilir. Fakat bu metinlerin etrafında oluşan kurumsal yapılar ruhban sınıfları ve siyasal iktidarlar bu ilhamı zamanla güce itaate ve kontrole dönüştürmüştür. Tanrı fikri insanı özgürleştirmek yerine korku üzerinden yönetmenin aracı haline gelmiştir. Böylece Tanrı inancı vicdani bir yönelim olmaktan çıkmış kurumsal bir disiplin mekanizmasına dönüşmüştür.
Günümüz dünyasında küresel siyaseti yönlendiren güçler yalnızca ulus devletler değildir. Ekonomik teknolojik ve medyatik ağlardan oluşan küresel bir çıkar düzeni dinin insan üzerindeki etkisini son derece iyi bilmektedir. Bu yapı için din hala en etkili toplumsal yönlendirme araçlarından biridir. Bir halkı manipüle etmek bir ülkeyi kaosa sürüklemek ya da bir bölgeyi istikrarsızlaştırmak istiyorsanız dini kimlikleri kışkırtmanız yeterlidir.
Orta Doğuda yaşanan savaşlar bunun en açık örneğidir. Bu savaşlar yalnızca petrol ya da enerji kaynakları üzerinden değil dini aidiyetlerin sistemli biçimde manipüle edilmesiyle yürütülür. Bir mezhep diğerine bir inanç başka bir inanca düşman edilir. Milyonlarca insan hayatını kaybeder. Ancak savaşların sonunda kazananlar hep aynıdır. Silah tüccarları enerji şirketleri finans çevreleri ve bu düzeni perde arkasından yöneten küresel çıkar aklı.
Tarih din adına yapılan savaşların insanlığa ne getirdiğini açıkça göstermektedir. Haçlı seferlerinde kutsal toprakları kurtarma iddiasıyla milyonlarca insan öldürülmüştür. Endülüsün yıkılışıyla bilim sanat ve birlikte yaşama kültürü Tanrı adına yok edilmiştir. Avrupa mezhep savaşlarında nüfusunun büyük bir bölümünü kaybetmiştir. Osmanlı ile Safevi arasındaki çatışmalar aynı Tanrıya inanan toplumların mezhep farkı yüzünden birbirini kırmasına neden olmuştur. Engizisyon mahkemeleri düşüncenin suç sayıldığı karanlık bir dönemi temsil eder. Modern çağda ise radikal örgütler din adına masum insanları katletmeye devam etmektedir. İsrail Filistin çatışması dini vaatlerin ve kutsal toprak inancının hala kan döktürdüğünün güncel bir göstergesidir.
Her çağda Tanrı bizimle diyenler olmuştur. Ancak tarih göstermiştir ki Tanrı hiçbir savaşın tarafı olmamıştır. Savaşanlar her zaman iktidar çıkar ve kibir olmuştur.
Din zamanla insanın içindeki Tanrı sevgisini değil Tanrı korkusunu besleyen bir yapıya dönüşmüştür. Cennet ve cehennem ahlaki olgunlaşmanın değil itaati sağlamanın araçları haline getirilmiştir. Korku vicdanın yerini almıştır. İyilik artık insanın iç huzuruyla değil günah ve sevap hesaplarıyla ölçülür olmuştur. Oysa gerçek ahlak ödül ya da ceza beklentisiyle değil vicdanın huzuru için vardır. Bir insan yalnızca cehennem korkusuyla kötülükten uzak duruyorsa aslında kötülüğün sınırlarını aşamamıştır.
Bugün din yalnızca ibadethanelerde var olan bir yapı değildir. Medyada siyasette ve ekonomide farklı biçimlere bürünerek varlığını sürdürmektedir. Bir lider Tanrının rızasını dile getirir bir şirket ahlaki değerler sloganı kullanır. Ancak her ikisinin de amacı çoğu zaman aynıdır. İtaat üretmek. Küresel düzenin sahipleri dini söylemleri etkili bir propaganda aracına dönüştürmüştür. Bir ülkeyi zayıflatmanın en kolay yolu o ülkenin kutsallarını kullanmaktır. Din artık yalnızca bir inanç değil jeopolitik bir silah haline gelmiştir.
Tanrıya inanmak dine itaat etmek değildir. Din insan ile Tanrı arasına giren en kalın perdedir. Gerçek iman korkusuzdur aracısızdır ve doğrudan yaratanla kurulan bir bağdır. Tanrı kitabın içinde değil insanın vicdanında konuşur. Kutsal olan Tanrıdır din kutsal değildir. Çünkü din Tanrının sözü değil insanın iktidar arzusunun tercümesidir. İnsanlık dinin zincirlerini kırıp Tanrıyı kurumların elinden kurtardığı gün savaşlar bitecek sınırlar anlamını yitirecek ve insan ilk defa gerçekten özgür olacaktır.
Bir yanıt yazın