
Ben Platon. Atina’da, MÖ 427 yılında doğdum ve MÖ 347 yılında yine aynı şehirde öldüm. Gerçek adım Aristokles’ti, fakat gençliğimde geniş omuzlarım nedeniyle bana Platon yani “geniş yapılı” lakabı verildi ve bu isimle tanındım. Soylu bir aileye mensuptum. Babam Ariston eski Atina krallarının soyuna bağlanırdı, annem Periktione ise Atina siyasetinde etkili ailelerden geliyordu. Çocukluğumdan itibaren siyasetin, gücün ve devlet yönetiminin konuşulduğu bir ortamda büyüdüm. Ailem benim ileride devlet adamı olmamı bekliyordu. Gençliğimde şiir yazdım, beden eğitimiyle uğraştım, tragedya yazarı olmayı bile düşündüm. Fakat hayatımın yönünü değiştiren şey, Sokrates ile karşılaşmam oldu.
Sokrates’i ilk gördüğümde onun görünüşü sıradan, hatta çirkin sayılabilecek bir adamdı. Fakat konuşmaya başladığında insanların zihnini altüst ediyordu. O insanlara bilgi vermiyordu; onların bildiğini sandığı şeyleri parçalıyordu. Ondan şunu öğrendim. İnsanların çoğu yaşamını sorgulamadan geçirir ve bu yüzden yanlış yaşar. Ben onun öğrencisi oldum ve uzun yıllar yanında yürüdüm, tartışmalarını dinledim, yöntemini içselleştirdim.
Sonra Atina, hocamı öldürdü.
Sokrates’in idamı benim düşüncemin başlangıcıdır. Çünkü o gün şunu gördüm. Halk yönetimi bile hakikati garanti etmez. Çoğunluk doğruyu bilmeyebilir. Bilge bir insan bilgisiz kalabalık tarafından mahkûm edilebilir. Eğer toplum bilgiden yoksunsa adalet bile tehlikeye girer. İşte bu olaydan sonra siyasete doğrudan katılma düşüncesini terk ettim. Çünkü önce şu sorunun çözülmesi gerekiyordu. İnsan neden gerçeği göremez.
Uzun yolculuklara çıktım. Mısır’a gittim, Güney İtalya’da Pisagorcularla görüştüm. Onlardan matematiğin yalnızca hesap değil, düşünceyi arındıran bir disiplin olduğunu öğrendim. Sayıların değişmezliği bana önemli bir fikir verdi. Eğer bilgi mümkün olacaksa, değişmeyen bir şeye dayanmalıydı.
Etrafına baktığında gördüğün dünya sürekli değişir. Güzel bir yüz yaşlanır, sağlam bina yıkılır, güçlü beden zayıflar. Eğer gerçeklik yalnızca duyuların gösterdiği şeyse bilgi imkânsızdır. Çünkü bilgi değişmeyen hakkında olur. Bugün doğru olan yarın yanlış oluyorsa ona bilgi diyemezsin.
Bir marangoz düşün. Bir masa yapıyor. Farklı ustalar binlerce masa yapabilir ama hepsine masa dersin. Çünkü zihninde masa fikri vardır. Hiç kimse mükemmel masa yapamaz fakat herkes masa ideasına yaklaşır. Demek ki gerçek masa tek tek gördüğün nesneler değil, onların dayandığı değişmez formdur.
Ben buna idea dedim. İdea bir düşünce değildir. Zihnin uydurduğu hayal değildir. İdea gerçekliğin asıl biçimidir. Duyular dünyasında gördüğün şeyler ideaların eksik kopyalarıdır.
Bir göl kenarında duran ağacı düşün. Suya yansıyan görüntü vardır. Rüzgâr çıktığında görüntü bozulur. Ama ağaç değişmez. İnsanların çoğu yansımayı gerçek sanır. Filozof ise başını kaldırıp ağacı görür. İnsan yaşamı da böyledir.
İnsanların çoğunun gerçeği gördüğünü sandığını fakat aslında yalnızca görüntüler içinde yaşadığını fark ettiğimde şu soruyla karşılaştım. İnsan neden yanlış olanı gerçek sanır. Neden çoğunluk hakikati reddeder. Neden bilge kişi toplum tarafından anlaşılmaz.
Bu soruya cevap verebilmek için bir benzetme kurdum. Çünkü bazı hakikatler doğrudan anlatıldığında anlaşılmaz, ancak zihnin hayal gücü üzerinden kavranabilir.
Şimdi gözünde canlandırmanı istiyorum.
Doğduklarından beri yeraltında bulunan büyük bir mağarada yaşayan insanlar düşün. Bu insanlar çocukluklarından itibaren zincirlenmiştir. Başlarını sağa sola çeviremezler. Sadece karşılarındaki duvara bakabilirler. Arkalarında bir ateş yanmaktadır. Ateş ile insanlar arasında bir yol vardır ve bu yoldan çeşitli nesneler taşıyan kişiler geçmektedir. Heykeller, hayvan figürleri, araçlar, insan biçimleri…
Ateş ışığı bu nesnelerin gölgelerini mağaranın duvarına düşürür. Zincirli insanlar hayatları boyunca yalnızca bu gölgeleri görürler. Onlar için gerçeklik işte budur.
Bir at gölgesi gördüklerinde “at” derler. Bir insan gölgesi gördüklerinde “insan” derler. Çünkü başka hiçbir şey görmemişlerdir. Ses yankıları bile gölgelerden geliyormuş gibi algılanır.
Şimdi şunu düşün. Eğer doğduğundan beri yalnızca gölgeleri görseydin, gölgenin gerçek olmadığını anlayabilir miydin. İnsanların gündelik yaşamı tam olarak böyledir. Duyuların sana sunduğu dünya gölgeler dünyasıdır.
Şimdi hayal et ki zincirlerden biri çözülüyor. İnsan ilk kez arkasına dönüyor. Ateşi görüyor. Gözleri acıyor. Çünkü alışık değildir. Daha önce gerçek ışık görmemiştir. Önce gördüğüne inanmak istemez. Eski gölgeler daha tanıdıktır.
Bu aşama eğitimdir.nEğitim bilgi doldurmak değildir. Ruhun yönünü çevirmektir. İnsan zorla yukarı çıkarılırsa mağaradan dışarı ulaşır. İlk başta güneş ışığı gözlerini kör eder. Hiçbir şeyi seçemez. Önce gölgeleri, sonra su yansımalarını, sonra nesneleri, en sonunda gökyüzünü ve güneşi görmeye başlar.
İşte güneş benim felsefemde İyi ideasıdır. Güneş nasıl görmeyi mümkün kılıyorsa, İyi ideası da bilmeyi mümkün kılar. Gerçek bilgiye ulaşan kişi artık anlar ki mağaradaki şeyler yalnızca kopyaydı. Şimdi en önemli kısmı geliyor.
Bu kişi tekrar mağaraya dönerse ne olur. Karanlığa alışmış insanların yanında artık kötü görür. Onlar onu beceriksiz sanır. Eğer zincirleri çözmeye çalışırsa ona saldırırlar. Hocam Sokrates’in öldürülmesi budur. Toplum çoğu zaman hakikati değil alışkanlığı savunur.
İnsan öğrenmez, hatırlar. Evet, bu benim düşüncemdir ve buna anamnesis yani hatırlama öğretisi derim. Şunu fark ettim. İnsan bazı doğruları deneyimden önce kavrayabilir. Bir çocuğa geometri problemi verdiğimde, daha önce eğitim almamış olsa bile doğru sonuca yönlenebildiğini gördüm.
Bunu şöyle düşün. Hiç kusursuz bir daire görmedin. Çizdiğin her daire hatalıdır. Ama zihninde mükemmel daire fikri vardır. Bu fikir duyulardan gelmiş olamaz. Çünkü duyular sana yalnızca kusurlu örnekler verir.
O halde bu bilgi nereden gelir. Ben dedim ki ruh beden doğmadan önce idealar dünyasını görmüştür. Doğumla birlikte bu bilgiyi unutur. Öğrenme dediğimiz şey yeni bilgi edinmek değil, unutulanı yeniden hatırlamaktır.
Bir öğretmenin görevi bilgi vermek değil, ruhu hatırlamaya yönlendirmektir. Sokrates’in sorgulama yöntemi bu yüzden işe yarar. Çünkü cevap öğrencinin içinde zaten vardır. Bir müzik aletini düşün. Teller zaten vardır fakat doğru titreşim verilmeden ses çıkmaz. Ruh da böyledir.
Bu düşüncenin sonucu çok büyüktür.
Bilgi duyulardan gelmez.
Gerçeklik fiziksel dünyada tamamlanmaz.
Eğitim zihni doldurmak değil yönünü değiştirmektir.
Filozof mağaradan çıkan insandır.
Ve en önemlisi şudur.
Hakikati görmek yeterli değildir. Onu topluma geri taşımak gerekir. Bu yüzden filozof yalnızca düşünen kişi değil, geri dönen kişidir. Benim bütün siyaset felsefem buradan doğar. Filozof kral fikri mağara alegorisinin politik sonucudur. Gerçeği gören kişi yönetmelidir, çünkü gölgeleri gerçek sananlar devleti yanlış yönlendirir.
Şimdi seni düşündürmesi için şunu bırakıyorum.
Bugün insanlar ünü, parayı, görünüşü gerçek başarı sanıyorsa, mağarada yaşayanlardan farkları var mı. İnsan gerçeğe bir anda ulaşmaz. Ruh adım adım eğitilir. Eğer yöntemi anlamazsan idealar öğretisini de, mağara alegorisini de eksik anlamış olursun.
Ben hocam Sokrates’ten şunu öğrendim. İnsan zihnine bilgi zorla yerleştirilemez. Bu yüzden felsefeyi bir merdiven gibi düşündüm. Ruh aşağıdan yukarıya doğru yükselir. Benim bütün yöntemlerim aslında ruhun bu yükselişini mümkün kılmak içindir.
İlk yöntemim diyalektiktir. Diyalektik yalnızca tartışma değildir. İnsanların çoğu tartışmayı karşı tarafı yenmek sanır. Oysa diyalektik, zihnin görünüşlerden özü ayıklama hareketidir. Bir heykeltıraşın mermeri yontması gibi düşün. Heykel dışarıdan eklenmez, fazlalık kaldırılır. Diyalektikte de yanlış kabuller yavaş yavaş kaldırılır.
Bir öğrenci bana adalet nedir diye sorduğunda doğrudan cevap vermem. Önce günlük örneklerden başlarız. Ailede adalet nedir, şehirde adalet nedir, dostlukta adalet nedir. Sonra bu örneklerin ortak yönünü ararız. Böylece tek tek olaylardan genel forma yükseliriz. Diyalektik, çokluktan birliğe çıkma sanatıdır. İnsan önce somut olanı kavrar, sonra soyut olana ulaşır.
İkinci yöntemim bölme ve birleştirme yöntemidir. Buna diairesis ve synagoge derim. İnsan zihni karmaşık gerçekliği anlamak için önce parçalamalı sonra yeniden birleştirmelidir. Bir doktorun hastalığı teşhis etmesini düşün. Önce belirtileri ayırır, sonra hepsini tek bir neden altında toplar. Ben kavramları böyle incelerim.
Mesela “devlet” dediğimiz şeyi ele alalım. Devleti anlamak için önce insan ruhunu incelerim. Ruhun akıl, irade ve arzu bölümlerini ayırırım. Sonra toplumda bunların karşılığını bulurum. Yönetici aklı temsil eder, asker iradeyi, üretici arzuyu. Böylece küçük yapı ile büyük yapı arasında birlik kurarım. Bu yöntem sayesinde karmaşık olan anlaşılır hale gelir.
Üçüncü yöntemim matematiksel eğitimdir. Birçok kişi neden Akademia’nın kapısına geometri bilmeyen giremez sözünü yerleştirdiğimi anlamaz. Çünkü matematik duyulara değil akla dayanır. Bir üçgen çizdiğinde çizgi kusurludur ama zihnin mükemmel üçgeni kavrar. Matematik ruhu görünenden görünmeyene alıştırır.
Bir öğrenciye adalet ideasını doğrudan anlatamam. Ama ona sayılarla düşünmeyi öğretirsem zihni değişmeyen gerçeklik fikrine alışır. Matematik benim için hesap değil, ruh eğitimi aracıdır.
Dördüncü yöntemim anamnesis yani hatırlama yöntemidir. Öğretmenin bilgi aktardığına inanmadım. Öğretmen yalnızca ruhu uyandırır. Bir müzik aletini düşün. Ses dışarıdan konmaz, doğru dokunuşla ortaya çıkar. Öğrenci gerçeği içinde taşır fakat farkında değildir.
Sokrates’in bir köle çocuğa geometri problemi çözdürdüğünü anlattım. Çocuk daha önce öğrenmemişti ama doğru sorularla sonuca ulaştı. Bu benim için kanıttı. Öğrenme, ruhun daha önce gördüğü düzeni yeniden hatırlamasıdır.
Beşinci yöntemim eros yani felsefi aşk yöntemidir. Çoğu kişi aşkı yalnızca bedensel arzu sanır. Oysa ben aşkı ruhun güzelliğe yükselme gücü olarak gördüm. İnsan önce güzel bir bedeni sever. Sonra tüm bedenlerdeki güzelliği fark eder. Ardından ruh güzelliğine yönelir. Sonra yasaların ve bilginin güzelliğini kavrar. En sonunda güzelliğin kendisine ulaşır.
Bu yükselişi merdivene benzetirim. İnsan somuttan başlar ama soyuta yükselir. Hakikate ulaşmanın motoru akıl kadar aşktır da. Çünkü insan sevmediği şeyi gerçekten bilmek istemez.
Altıncı yöntemim eğitim yoluyla ruhun yönünü çevirmektir. İnsan zihnini boş kap gibi görmedim. Eğitim doldurma değildir. Mağara alegorisinde anlattığım gibi ruh zaten görme yetisine sahiptir fakat yanlış yöne bakmaktadır. Eğitim onu ışığa döndürmektir.
Bir bitkiyi çekerek büyütemezsin. Sadece güneşe yönelmesini sağlarsın. Öğretmen de öğrenciyi zorla bilge yapamaz, sadece yönünü değiştirir.
Yedinci yöntemim diyalog yazımıdır. Neden kitaplarımı kesin hükümler şeklinde yazmadığımı anlamalısın. Çünkü hakikat donmuş cümlelerle aktarılmaz. Bu yüzden eserlerimi konuşma biçiminde yazdım. Okuyan kişi tartışmanın içine girsin, zihinsel hareket yaşasın istedim. Okuyucu yalnızca öğrenmesin, düşünmeye zorlansın.
Benim yöntemlerimin ortak amacı şudur. Ruhun gölgelerden ideaya yükselmesi. İnsan önce sanı düzeyinde yaşar. Sonra inanç geliştirir. Sonra akıl yürütmeye başlar. En sonunda saf bilgiyi kavrar. Bu bir zihinsel dönüşümdür.
Benden öğrenmen gereken şey idealar listesini ezberlemek değildir. Hakikate yükselmenin disiplinini öğrenmektir. Görünenle yetinmemek, kavramın özünü aramak, zihni soyuta alıştırmak, güzelliği basamaktan basamağa yükselterek kavramaktır.
Benim felsefem sonuç değil eğitim sürecidir. Şimdi burada felsefe tarihinde büyük bir kırılma oluşur. Çünkü öğrencim Aristoteles benim yöntemlerimi kabul edecek ama idealar dünyasını reddedecektir. O diyecektir ki gerçeklik ayrı bir dünyada değil, bu dünyanın içindedir.
Şimdi ruhu anlamalısın çünkü benim felsefem insan ruhu üzerine kuruludur.
Ruh üç parçadan oluşur. Akıl, irade ve arzu. Akıl gerçeği arar. İrade onur ve cesaretle ilgilidir. Arzular ise haz ve ihtiyaçlarla ilgilidir. Bir savaş arabası düşün. Akıl arabacıdır, biri itaatkâr diğeri asi iki at vardır. Arabacı kontrolü kaybederse araba devrilir. İnsan hayatındaki düzensizlik ruh parçalarının uyumsuzluğudur.
Adalet dediğim şey mahkeme kararı değildir. Ruhun kendi içinde uyum kurmasıdır.
Bu anlayışı devlete uyguladım. Çünkü insan ile toplum aynı yapıya sahiptir. Toplumda üreticiler arzuları temsil eder, askerler iradeyi temsil eder, filozoflar aklı temsil eder. Eğer arzular yönetirse toplum açgözlülüğe düşer. Eğer askerler yönetirse zorbalık doğar. Yalnızca bilgiyi seven filozoflar yönetirse adalet mümkün olur.
Bu yüzden filozof kral fikrini savundum.
Filozof yönetmek istemeyen kişidir. Çünkü hakikati gören insan gücün cazibesini aşmıştır. Yönetim görevdir, ödül değil.
Ben Akademia’yı kurdum. Bu insanlık tarihinin ilk sürekli felsefe okuludur. Kapısına şu düşünceyi yerleştirdim. Geometri bilmeyen giremez. Çünkü matematik zihni duyular dünyasından soyut düşünceye yükseltir.
Eğitim anlayışım ruhu yavaş yavaş idealar dünyasına yöneltmektir. Önce beden eğitimi, sonra müzik, sonra matematik, en sonunda diyalektik gelir. Diyalektik düşüncenin en yüksek biçimidir. Zıt fikirleri aşarak hakikate yükselme sanatıdır.
Bütün ideaların en üstünde İyi ideası vardır.
Güneş nasıl görmeyi mümkün kılıyorsa, İyi ideası da bilmeyi mümkün kılar. Bir şeyin doğru, güzel ya da adil olması onun İyi’ye katılmasıdır.
Benden öğrenmen gereken en önemli şey şudur.
Gördüğün dünya son gerçeklik değildir. Bilgi duyulardan değil akıldan doğar. İnsan ruhu hakikate yükselebilir. Eğitim ruhun dönüşümüdür. Adalet iç uyumdur. Devlet ahlaki bir organizmadır.
Sokrates insanı uyandırdı. Ben ona ontolojik bir evren verdim.
Fakat öğrencim Aristoteles benimle aynı fikirde olmayacak. O ideaları gökyüzünden indirip varlığın içine yerleştirecek ve felsefe yeni bir yön alacaktır.
Bir yanıt yazın