Ben Sokrates. Atina’da, MÖ 469 yılında doğdum ve MÖ 399 yılında yine bu şehirde, kendi yurttaşlarımın verdiği kararla baldıran zehri içerek öldüm. Hayatım boyunca hiçbir kitap yazmadım. Bu bilinçli bir tercihti. Çünkü yazılmış söz donuktur, fakat yaşayan düşünce diyalog içinde doğar. Babam bir heykeltıraştı, taşlara biçim verirdi. Annem ise ebeydi, doğum yapan kadınlara yardım ederdi. Gençliğimde bu iki mesleğin anlamını fark etmemiştim, fakat yaşlandıkça anladım ki benim yaptığım iş bu ikisinin birleşimiydi. Ben insan ruhunu yontuyor ve düşünceleri doğurtuyordum.
Gençliğim savaş meydanlarında geçti. Atina ordusunda asker olarak bulundum. Ölüm korkusunun insanları nasıl değiştirdiğini gördüm. Aynı eğitimden geçmiş iki asker vardı, biri panik içinde kaçıyor, diğeri sakin biçimde yerinde durabiliyordu. O gün anladım ki insanı belirleyen kas gücü değil, zihnidir. İnsan davranışının kökü bilgi ya da bilgisizliktir.
Benim yaşadığım Atina dışarıdan bakıldığında uygarlığın zirvesiydi. Demokrasi vardı, sanat vardı, hitabet vardı. Fakat şehirde tuhaf bir hastalık gördüm. İnsanlar her konuda konuşuyor ama hiçbir şeyi gerçekten bilmiyordu. Bir politikacı adaletten söz ediyordu fakat adaletin ne olduğunu açıklayamıyordu. Bir general cesaretten söz ediyordu fakat cesaret ile deliliği ayıramıyordu. Bir baba oğluna iyi insan ol diyordu fakat iyinin ne olduğunu bilmiyordu.
Ben doğayı araştırmayı bıraktım. Çünkü düşündüm ki yıldızların neden hareket ettiğini bilmekten önce insanın neden yanlış yaşadığını anlamak gerekir. Eğer insan doğru yaşamayı bilmiyorsa, evren bilgisinin hiçbir değeri yoktur.
Ben Atina sokaklarında dolaşmaya başladım. Zenginlerle konuştum, zanaatkârlarla konuştum, askerlerle, şairlerle, gençlerle konuştum. Hepsine aynı şeyi yaptım. Sorular sordum. Basit görünen ama insanı köşeye sıkıştıran sorular.
Bir gün bir askere sordum, cesaret nedir. Bana savaşta kaçmamaktır dedi. Ona şunu sordum. Eğer biri tehlikeyi anlamadan ileri atılıyorsa cesur mudur yoksa aptal mı. Düşündü ve aptal dedi. O halde cesaret sadece kaçmamak değildir dedim. Sonra cesaret doğru zamanda korkmak dedi. Bu kez sordum, doğru zamanı bilmeyen biri cesur olabilir mi. Tartışma uzadıkça adamın bildiğini sandığı şeyin aslında yalnızca alışkanlık olduğunu fark ettik.
İnsanların konuştuğu, tartıştığı, bağırdığı, davaların görüldüğü, politikacıların kalabalıkları etkilediği bu meydanda sana retoriğin ne olduğunu anlatacağım. Çünkü burada herkes konuşuyor ama çok azı gerçekten düşünüyor.
Önce şunu anlamalısın. Benim yaşadığım Atina’da konuşmak güçtü. Bir adam iyi konuşabiliyorsa savaşa karar verebilir, bir insanı suçlu gösterebilir, halkı ikna ederek şehrin kaderini değiştirebilirdi. Bu yüzden gençler Sofistlere gidiyordu. Onlar konuşmayı öğretiyordu. Nasıl kazanacağını, nasıl etkileyici görüneceğini, nasıl kalabalığı kendi tarafına çekeceğini anlatıyorlardı.
Fakat ben şunu fark ettim. İnsanlar konuşmayı öğreniyor ama düşünmeyi öğrenmiyordu. Bir aşçı ile doktoru düşün. Aşçı sana tatlı yiyecekler verir, hoşuna gider. Doktor ise acı ilaç verir ama seni iyileştirir. Kalabalık çoğu zaman aşçıyı sever. Çünkü hoş olanı seçer. Sofistlerin retoriği aşçılık gibidir. Dinleyenin hoşuna gider. Benim retoriğim ise hekimliktir. Ruhun hastalığını tedavi etmeye çalışır.
Şimdi sana retoriğin gerçek biçimini öğretiyorum.
Retorik konuşarak kazanmak değildir. Retorik ruhu doğruya yönlendirme sanatıdır. Bir insanı bağırarak ikna edebilirsin. Güzel kelimelerle büyüleyebilirsin. Ama bu bilgi değildir. Eğer konuşma dinleyenin ruhunda bilgi doğurmuyorsa o yalnızca aldatmadır.
Ben hiçbir zaman uzun nutuklar atmadım. Çünkü uzun konuşma dinleyeni pasifleştirir. İnsan dinlerken kendini bilge sanır ama düşünmez. Bu yüzden ben soru sordum.
Birine adalet nedir diye sorarım. Bana güçlü olanın yararıdır der. Ona sorarım, güçlü kişi hata yapabilir mi. Evet der. O halde güçlü olan bazen kendi zararına karar verir mi. Evet der. O zaman adalet güçlü olanın yararı değildir.
Görüyor musun. Ben ona yeni bir fikir vermedim. Sadece kendi düşüncesini incelemesini sağladım. İşte retorik budur. Retoriğin ilk adımı ironidir. Kendimi bilmez gibi gösteririm. Çünkü insan üstünlük hissederse konuşur. Konuştuğunda zihnini açar. İnsan öğretilmekten hoşlanmaz ama anlatmaktan hoşlanır.
İkinci adım sorgulamadır. Söylenen şeyi parçalarım. Bir zırhı test eden demirci gibi düşün. Zırha vurur, dayanıklı mı bakar. Bir fikir de böyle sınanmalıdır.Üçüncü adım doğurtmadır. Yanlış inançlar çöktüğünde insan boşluk hisseder. İşte o anda gerçek düşünce doğabilir. Annem nasıl çocuk doğurtuyorsa ben de düşünce doğurturum.
Bir kaptan düşün. Denizcilik bilmeden güzel konuşarak gemiyi yönetirse herkes ölür. Bir politikacı adaleti bilmeden halkı etkilerse şehir çöker. Bu yüzden retorik bilgiye bağlı olmalıdır.
Gerçek retorik, konuşmadan önce ruhu tanımayı gerektirir. Her ruh aynı değildir. Kimi korkuyla hareket eder, kimi hırsla, kimi onurla. Doktor her hastaya aynı ilacı vermez. Konuşan kişi de her ruha aynı sözle yaklaşamaz.
Benim retoriğimde amaç kazanmak değildir. Amaç birlikte hakikate yaklaşmaktır. Tartışmada rakip yoktur. İki insan vardır ve ikisi de yanılıyor olabilir. Eğer konuşma sonunda birimiz daha doğru düşünüyorsa ikimiz de kazanmış oluruz.
Bu yüzden ben tartışmaları savaş değil ortak araştırma saydım. Güzel konuşmak kolaydır. Doğru konuşmak zordur. Kalabalığı etkilemek kolaydır. Bir insanın ruhunu değiştirmek zordur.
Gerçek hatip dinleyiciyi susturan değil, düşündüren kişidir. Benim retoriğim insanı utandırır. Çünkü insan bilmediğini fark eder. Ama işte bilgelik o utançtan doğar. Bir gün insanlar beni neden rahatsız ediyorsun diye sordular. Onlara dedim ki ben bu şehrin at sineğiyim. Büyük bir at gibi uyuşmuş olan Atina’yı sürekli dürterek uyandırıyorum.
Çünkü sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez.
Şimdi şunu anlamış olmalısın. Retorik benim için söz sanatı değil, ruh eğitimi yöntemidir. Konuşma bir silah değil, hakikate giden yoldur.
Benim yöntemim buydu. İnsanların bilgisini artırmak değil, sahte bilgisini yıkmak. Çünkü en tehlikeli cehalet, cehaletinin farkında olmayan insandır.
Delphi kâhini bir gün benim en bilge insan olduğumu söylemişti. Buna şaşırdım çünkü hiçbir şey bilmediğimi düşünüyordum. Sonra anladım ki insanlar bilmedikleri halde bildiklerini sanıyorlardı. Ben ise bilmediğimi biliyordum. İşte bilgelik burada başlar.
İnsan bilerek kötülük yapmaz. Bir hırsızı düşün. Gece bir eve giriyor. Neden yapıyor bunu. Çünkü bunun kendisine iyi geleceğini düşünüyor. Para kazanacağını, rahat yaşayacağını sanıyor. Eğer gerçekten ruhunun bozulacağını, huzursuz olacağını, korku içinde yaşayacağını bilseydi yapmazdı.
Bir insan aşırı yemek yer. Çünkü haz getirdiğini sanır. Hastalık getireceğini tam kavrasa durur. Bir çocuk ateşe dokunur çünkü yanmayı bilmez. Demek ki kötülüğün nedeni irade zayıflığı değil bilgi eksikliğidir.
Bu yüzden dedim ki erdem bilgidir. Adil insan adaleti bilen insandır. Cesur insan korkunun ne olduğunu bilen insandır. Ölçülü insan hazların sınırını bilen insandır. Ahlak emirle oluşmaz. Anlayışla oluşur.
İnsanların çoğu bedenine yatırım yapar. Güçlü olmak ister, güzel görünmek ister, zengin olmak ister. Fakat ruhunu ihmal eder. Bir evi düşün. Dış cephesi mermer kaplı ama temeli çürük olsun. İlk depremde çöker. İnsan da böyledir. Ruh eğitilmezse dış başarı anlamsızdır.
Ruh dediğim şey düşünme yetisidir. Doğruyu yanlıştan ayırma kapasitesidir. Eğer ruh yanlış inançlarla doluysa insan ne yaparsa yapsın mutsuz olur.
Mutluluğu anlamak için sana bir örnek vereyim. Rüzgârlı bir havada göl yüzeyine bak. Su dalgalıdır, hiçbir şey net görünmez. Rüzgâr durduğunda su sakinleşir ve gökyüzünü yansıtır. Ruh da böyledir. Arzu, korku ve hırs ruhu dalgalandırır. Bilgelik ruhu sakinleştirir.
Ben mutluluğu hazda değil ruh uyumunda buldum. Bu yüzden hayatım boyunca fakir yaşadım ama huzurluydum. Mahkemede beni ölüme mahkûm ettiklerinde kaçmam teklif edildi. Kaçabilirdim. Fakat düşündüm. Eğer yasaları yalnızca işimize geldiğinde kabul edersek adalet ortadan kalkar. Haksızlığa uğramak, haksızlık yapmaktan daha iyidir.
Çünkü beden ölür ama ruhun adaletsizlikle bozulması gerçek felakettir. Ölümden korkmadım. Çünkü ölüm ya derin bir uykudur ya da başka bir yerde düşünmeye devam etmektir. İkisinde de korkulacak bir şey yoktur.
Benim bütün hayatımın amacı insanları uyandırmaktı. Kendimi Atina’nın at sineği olarak tanımladım. Büyük ama uyuşmuş bir atı sürekli rahatsız eden sinek gibi, şehri düşünmeye zorladım.
Ve benim öğrencim Platon, benim bu konuşma yöntemimi alacak, insan ruhunun nasıl eğitileceğini ve devletin nasıl yönetileceğini anlatan büyük bir felsefi sisteme dönüştürecektir. Bundan sonra retorik yalnızca tartışma yöntemi değil, hakikate yükselme merdiveni olacaktır.
SOKRATİK YÖNTEMLER
Sokratik sorgulama yöntemi
Sokrates doğrudan “yanlış düşünüyorsun” demezdi. Çünkü insan saldırı hissederse düşünmeyi bırakır. Bunun yerine soru sorardı. Mesela biri “başarılı olmak zengin olmaktır” dediğinde Sokrates şöyle ilerlerdi. Zengin ama mutsuz biri başarılı mıdır. Eğer değilse başarı sadece zenginlik değildir. Böylece kişi kendi cümlesini yeniden düşünmek zorunda kalır.
Bugün bir öğretmenin öğrenciye cevabı söylemek yerine “neden böyle düşündün” demesi aynı yöntemdir. Psikologların danışana sürekli soru sorması da budur. Amaç bilgi vermek değil düşünmeyi aktive etmektir.
Elenkhos yani çapraz çürütme
Bu yöntem bir fikri dışarıdan yıkmak değil, içinden çökertmektir. Örneğin biri “güçlü olan her zaman haklıdır” dediğinde Sokrates bunu kabul eder gibi yapar. Sonra sorar, güçlü biri hata yapabilir mi. Evet cevabı gelir. O halde güçlü kişi bazen yanlış karar verir mi. Evet. O zaman güçlü olan her zaman haklı değildir.
Burada Sokrates yeni bir görüş dayatmaz. Kişi kendi mantığıyla kendi iddiasını çürütür. Modern mahkemelerde avukatların tanığa art arda sorular sorarak çelişki ortaya çıkarması doğrudan bu tekniktir.
Sokratik ironi
Sokrates çoğu zaman kendini bilgisiz gösterirdi. Bunun sebebi alay etmek değildi, psikolojikti. İnsan üstün hissettiğinde daha rahat konuşur. Bir uzmana “sen bu konuda daha bilgesin, bana öğretir misin” dediğinde savunması düşer. Konuşmaya başlar ve düşüncesini açar.
Bugün iyi bir öğretmenin “gel birlikte düşünelim” demesi bu mirastır. Otoriteyi geri çekmek öğrenmeyi kolaylaştırır.
Maieutik yani zihinsel ebelik
Sokrates bilgi aktarımına inanmazdı. Ona göre gerçek öğrenme içeriden gelir. Bir matematik öğretmenini düşün. Problemin çözümünü hemen söylemek yerine öğrenciyi adım adım yönlendirir. Öğrenci çözümü kendisi bulduğunda bilgi kalıcı olur.
Annenin doğumu düşün. Bebek annenin içindedir, ebe sadece süreci kolaylaştırır. Sokrates de hakikatin insan zihninde potansiyel olarak bulunduğunu düşünüyordu. Öğretmen doğurtandır, dolduran değil.
Tanım arama yöntemi
İnsanlar kavramları kullanır ama nadiren tanımlar. Herkes adaletten söz eder ama adalet nedir sorusu geldiğinde duraksar. Sokrates sürekli tanım isterdi çünkü yanlış yaşam çoğu zaman belirsiz kavramlardan doğar.
Bugün bilimde kavram tanımı yapılmadan araştırma başlamaz. “Zeka nedir”, “enerji nedir”, “hak nedir” gibi soruların zorunlu olması Sokratik mirastır.
Diyalog yöntemi
Sokrates’e göre hakikat tek kişinin konuşmasıyla ortaya çıkmaz. İki zihin karşılaştığında düşünce ilerler. Bir kişinin hatası diğerinin sorusuyla görünür hale gelir.
Bir aynaya bakmak gibi düşün. Kendi yüzünü doğrudan göremezsin ama yansıma sayesinde fark edersin. Diyalog zihinsel aynadır.
Modern seminer sistemi, tartışma grupları, akademik konferanslar bu anlayıştan doğmuştur.
Ahlaki entelektüalizm
Sokrates’in en tartışmalı görüşlerinden biri şudur. İnsan kötülüğü bilerek yapmaz. Yanlış eylem yanlış bilgi sonucudur.
Mesela sağlığa zararlı olduğunu gerçekten kavrayan biri sigarayı bırakma eğilimindedir. Ama zarar soyut kaldığında davranış değişmez. Demek ki problem irade değil anlayıştır.
Bu fikir bugün eğitim, rehabilitasyon ve etik psikolojisinin temelinde hâlâ tartışılır.
Eleştirel öz bilinç
“Kendini bil” sözü Sokrates’te bir slogan değildir, yöntemdir. İnsan kendi inançlarını incelemezse başkalarının fikirleriyle yaşar.
Bir insanın politik görüşünü düşün. Çoğu kişi ailesinden veya çevresinden devralır. Sokrates bu inançları tek tek sorgulatırdı. Neden böyle düşünüyorsun. Gerçekten sen mi düşündün.
Modern kişisel farkındalık ve eleştirel düşünme eğitimi buradan gelir.
Retoriğin dönüşümü
Sokrates’ten önce retorik kalabalığı etkileme sanatıdır. Ondan sonra retorik hakikati birlikte arama aracına dönüşür.
Bugün iyi bir bilim insanı tartışmayı kazanmak için değil doğruyu bulmak için konuşur. Bu tamamen Sokratik anlayıştır.
Yaşamı felsefe haline getirme
Sokrates için felsefe ders değil yaşam biçimidir. İnsan neyi doğru buluyorsa ona göre yaşamalıdır. Mahkemede ölüm pahasına fikirlerinden vazgeçmemesi bunun sonucudur.
Bir sporcu sadece spor hakkında konuşmaz, antrenman yapar. Sokrates’e göre filozof da sadece düşünmez, yaşar.
Bir yanıt yazın