İnsanın Anlam Arayışı:

Hayatta Kalmak mı, Anlam Bulmak mı?

İnsan, her şeyden önce biyolojik bir canlıdır. Dünyaya gözümüzü açtığımız anda karşımıza çıkan şey felsefi sorular değil; açlık, susuzluk, güvende olma ihtiyacı ve birilerinin bizi koruyup kollamasıdır. Anne baba da “Çocuğum iyi bir eğitim alsın, iyi bir işi olsun, kendi ayakları üzerinde dursun.” hayatta kalması ve hayata tutunmasıdır.

Bu açıdan bakınca insan hayatının ilk büyük sahnesi, hayatta kalma ve konfor sahnesidir. İyi okul, iyi meslek, düzenli gelir, ev, araba, aile, belli bir statü… Çoğu insanın hayat planı bu çerçevede şekillenir. İçine doğduğu din, kültür, ideoloji ise bu hayat planının arka fonda çalan müziği gibidir: Oradadır, etki eder, yönlendirir ama çoğu zaman bilinçli olarak sorgulanmaz. Çünkü hayatta kalmak, anlam arayışından çok daha acil bir ihtiyaçtır. Aç bir insanın önüne hem ekmek hem “hayatın anlamı” sorusu konsa, ekmeği seçmesi onun basit ya da “düşüncesiz” olmasından değil; biyolojik ve psikolojik önceliklerimizden kaynaklanır.

İnsanın bir başka temel gerçeği de şudur: İnsan, içine doğduğu kültürün çocuğudur. Ailesinin, mahallesinin, şehrinin, ülkesinin inançlarını, değerlerini, doğrularını büyük ölçüde hazır paket olarak devralır. Çoğunluk neye inanıyorsa, o da ona inanır. Çoğunluk neyi “normal” görüyorsa, onu normal kabul eder. Tarihin hemen her döneminde, büyük çoğunluğun sahip olduğu inançları düşünerek değil, devralarak taşıdığını görüyoruz. Bir dine, mezhebe, ideolojiye bağlı olmak çoğu zaman “uzun yıllar süren bir sorgulamanın sonucu” değil; içine doğulan sosyo kültürel yapının doğal çıktısıdır.

Bu yüzden insanların ekseriyeti için “hayatın anlamını aramak” diye bir gündem yoktur. Çünkü içine doğduğumuz yapı zaten hayatın anlamına dair kalıplar, öğretiler ve hazır açıklamalar sunar. Bu kalıpları kırıp dışına çıkmak hem çok zordur, hem de insan psikolojisi çoğu zaman buna ihtiyaç duymaz. O kültürün içinde doğan biri, zaten “anlamlı bir hayat” yaşadığını düşünür; bu nedenle yeni bir anlam arayışına girmesi için güçlü bir sarsıntı gerekebilir. Belki milyonda bir oranında küçük bir azınlık, doğuştan zihinsel yapısı biraz farklı işlediği için, kimi zaman “hastalıklı bir ruh hâli” gibi de görülebilecek bir huzursuzlukla, kendisine sunulan bu anlam paketlerini yetersiz, tutarsız veya anlamsız bulup yeni bir arayışa girer.

Ben de belki hastalıklı bir ruh hali ile böyle sarsıntılı bir arayışın içinde buluyorum. Peki insanı bu anlam arayışına iten şey nedir? Herkes aynı hayatı yaşarken bazıları neden “bu kurguyu” sorgulamaya başlar?

Ölümle yüzleşmek, ağır bir hastalık, büyük bir kayıp, beklenmedik bir felaket… Bir anda bütün kariyer planları, maddi hedefler, statü hesapları anlamsızlaşır ve insan şu soruyla baş başa kalır: “Ben ne yapıyorum? Bütün bunların anlamı ne?” Dün çok önemli görünen şeyler, bir hastane koridorunda, bir yoğun bakım kapısında ya da bir mezarlık ziyaretinde bir anda anlamsız bir dekor gibi görünebilir.

Bazen okunan bir kitap, izlenen bir film, duyulan bir cümle, tanışılan bir insan yıllardır sorgulamadan kabul ettiğimiz düşünce kalıplarını çatlatır. “Ya bildiklerim yanlışsa?”, “Ya bana öğretilenler eksikse?” diye sormaya başlarız. Bazen tek bir cümle, çürüttüğümüzü sandığımız bir soruyu tekrar diriltir. Bir kez çatlak oluştu mu, insanın içi rahat etmez; oradan içeri bakmak ister. Din adına, ideoloji adına, kimlik adına işlenen zulümlerle karşılaşmak, bir yanda “merhametli Tanrı” anlatıları diğer yanda din adına işlenen acımasızlıkları görmek, bir yanda “adalet” söylemleri diğer yanda sırf doğduğu yer, denk geldiği aile, mensup olduğu kimlik yüzünden dezavantajlı hayatlar görmek, insanı bu çatlaklardan içeri bakmaya zorlar.

Dışarı bakan rüya görür; içeri bakan uyanır.” İçeri bakmak ise konforu bozmak demektir. Bu yüzden onu herkes istemez, herkes taşıyamaz.

Hayatta Kalmak ve Dinlerin Kurduğu Anlam Köprüsü

İnsan biyolojik bir varlık olduğu için ömrünün büyük çoğunluğunu biyolojik ihtiyaçlarını gidermek, iyi bir iş, iyi bir kariyer, daha güzel bir ev ve hayat için harcar. Fakat bir noktada şu gerçekle yüzleşmekten kaçamaz: Ne yaparsak yapalım, kim olursak olalım, bir gün öleceğiz. Bugün uğruna didindiğimiz her şeyi, evimizi, paramızı, kariyerimizi, statümüzü geride bırakmak zorunda kalacağız. Bu çıplak gerçek, hayatı “büyük bir anlamsızlık” duygusuyla karşı karşıya getirir.

Tam bu noktada devreye din girer ve hayatı yeniden anlamlı hâle getirir. Dünya bir sınavdır. Burada yaptığın iyi şeyler öldükten sonra sana ebedi bir hayat kazandıracaktır. Bu anlatı, derinlemesine düşünmeyen birey için çoğu zaman yeterince tatmin edicidir. Din, tüm boşluklara cevap veren, insanı varoluşsal boşluğa düşmekten koruyan bir çerçeve sunar.

Bu çerçevede sık duyulan cümleler vardır: “Bu dünyada sabret, şükret, hâline razı ol; ileride ebedi cennet seni bekliyor.” “Burası Allah’ın mülkü, mülk sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf eder.” “Dilediğine bolluk, dilediğine darlık verir; onun adaletini sorgulayamazsın.” Yirmi yaşında ölen için “Onun için hayırlısı buydu, belki yaşasaydı inkâr edecekti”, doğuştan engelli doğan için “Burada eksik gibi görünen her şey, ahirette telafi edilecek” denir. Her soru için hazırlanmış cevap kalıpları vardır.

Bu kalıpların önemli bir kısmı, aklı devre dışı bırakmayı, sorgulamamayı, içinde bulunduğun hâle razı olmayı teşvik eder ve tarih boyunca büyük ölçüde de başarılı olmuştur.

Fakat bugün dünya bambaşka bir eşiğe gelmiş durumda. Bilgiye erişim hiç olmadığı kadar kolay. Farklı coğrafyaların kültürlerini, dinlerini, hatta inançsızlık biçimlerini aynı anda görebiliyoruz. İnançlı olduğu hâlde ahlaksız davranan insanlar, inançsız olduğu hâlde son derece dürüst, merhametli, adil yaşayan insanlar görüyoruz. Her bir inanç sisteminin kendi içine kapalı iken çok tutarlı durması, ama dışarıdan bakıldığında her birinin diğerini “bozuk ve yanlış” sayması dikkat çekiyor.

Bir de “kurtuluş” meselesi var. Kendi inanç çerçevemden baktığımda, çoğu zaman “doğru inananlar” cennete gidecek, diğerleri –ne kadar ahlaklı, vicdanlı olursa olsun– kurtuluşa eremeyecek gibi bir tablo çiziliyor. Bu, adalet duygusuyla, merhamet fikriyle, insan aklıyla ciddi gerilimler üretiyor. İşte bu gerilimler, insanı kendi inancını sorgulamaya itiyor.

Ben de böyle bir sorgulamanın içinden geçen biri olarak, öncelikle kendi dinimi ve genel olarak İbrâhimî dinleri ele almak istiyorum. Bunu yaparken niyetim kimsenin inancına hakaret etmek, aşağılamak, küçük görmek değil. Bir insan ve bu çağda yaşayan bir zihin olarak, dinî anlatıların benim için tutarsız ve mantıksız görünen yanlarını, bunlara karşı kendi zihnimde verdiğim cevapları ve kurduğum yeni anlam arayışını ortaya koymaya çalışıyorum.

Niyetim Ne?

Bu yazıyı bir davet metni, bir “doğruyu buldum, gelin siz de bulun” çağrısı olarak okumayın. Daha çok, kendi zihnimin laboratuvar defteri gibi düşünün. Kendime ve çağdaşlarıma şu soruları soruyorum:

İnsan niçin çoğu zaman anlam aramaz? Neden yalnızca küçük bir azınlık, kendisine sunulan hazır anlamları sorgulama cesareti gösterir? Din, anlam boşluğunu nasıl doldurur; nerede cevap, nerede sorun üretir? Modern dünyada farklı inançlarla, farklı ahlak biçimleriyle karşılaşmak bizim eski kabullerimizi nasıl sarsar?

Ben, bu soruların peşine düşmüş biriyim. Belki kimi gözlere göre anlamsız, kimi için “gereksiz kurcalama” gibi durabilir. Ama bazıları için bu soruları sormamak, bir tür içsel ihanete dönüşüyor.

Bir sonraki adımda kendi eski inanç dünyamı, dinle kurduğum ilişkiyi, İbrâhimî dinlerin bana mantıksız gelen taraflarını, bunları hangi akıl yürütmelerle sorgulamaya başladığımı ve bütün bunların beni nasıl bir “yeni anlam arayışı”na taşıdığını daha açıklıkla yazmak istiyorum.

Hakaret etmek için değil. İnancı aşağılamak için değil. Sadece bir insanın kendi zihniyle, kendi sorularıyla ve kendi Tanrı tasavvuruyla dürüst bir hesaplaşmasının kaydını düşmek için.

Tanrı’ya İmanım ve Rasyonel Temelleri

Tanrı’nın varlığına, birliğine, mutlak güç ve kudret sahibi olduğuna; adil, merhametli ve mutlak iyi olduğuna bütün kalbimle iman ediyorum. Varlığın kendi kendine olamayacağını, mümkün varlıkların var olabilmesi için zorunlu bir varlık gerektiğini düşünüyorum ve bu zorunlu varlığın Tanrı olduğuna inanıyorum.

Her şeyin bir nedeni vardır; modern bilim de evrenin bir büyük patlama ile başladığını söylüyor. Eğer evrenin bir başlangıcı varsa onun da bir nedeni olmalıdır ve bu neden Tanrı’dır. Termodinamiğin ikinci yasası, yani entropi yasası, enerjinin sürekli düzensizliğe doğru gittiğini gösterir; bu da sonsuz geçmişe sahip bir evrenin mümkün olmadığını ima eder.

Evrenin temel sabitleri, yaşamın ortaya çıkmasına imkân verecek şekilde hassas biçimde ince ayarlanmış görünmektedir; küçücük bir değişiklik bile hayatı imkânsız kılabilecek niteliktedir. Canlıların yapısı, özellikle de DNA’nın içerdiği bilgi, kör tesadüflerle açıklanamayacak kadar karmaşık, anlamlı ve organize görünmektedir.

Madde, kendi başına bilincin ortaya çıkışını açıklayamaz. Bilinç, salt fiziksel süreçlerin ötesine işaret eden bir gerçeklik gibidir ve bu da beni Tanrı fikrine götürür. Ahlak alanında da benzer bir durum görüyorum. Masum bir çocuğu öldürmenin yanlışlığı gibi bazı temel ahlaki ilkeler, kültürden kültüre değişmeyen evrensel bir sezgiye sahiptir. Kurallar, gelenekler toplumdan topluma farklılaşabilir; ancak “ahlaki zorunluluk” dediğimiz şey bana göre ancak aşkın bir yasa koyucu ile anlam kazanır. Tanrı yoksa ahlakın nihai bağlayıcılığı da ortadan kalkar ve her şey göreceli hale gelir.

İnsan, doğası gereği anlam arayan bir varlıktır. Evrene baktığında bir düzen, bir uyum ve matematiksel bir yapı görür. Evrenin matematikle bu kadar uyumlu olması, onun akla dayalı bir şekilde tasarlanmış olduğu izlenimini güçlendirir. Doğada ve sanatta güzelliğe duyduğumuz estetik tepkiyi de sadece biyolojik bir içgüdüyle açıklamakta zorlanıyorum; sanki orada da aşkın bir kaynağa işaret eden bir taraf var.

Bütün bunları –evrenin varlığı, düzeni, bilinci, ahlakı, anlamı ve güzelliği– birlikte değerlendirdiğimde, Tanrı’nın varlığını reddetmenin, onu kabul etmekten daha irrasyonel olduğu kanaatine varıyorum.

Tanrı’nın varlığına ve birliğine iman eden biri olarak, dinlerin ve o dinleri getiren peygamberlerin yaşadıkları dönemde insanlar için ahlaki değerler ürettiklerini, toplumu belli bir düzene ve disipline soktuklarını kabul ediyorum. İçlerindeki pek çok mesajın tarih üstü ve evrensel nitelikte olduğunu, insanı daha adil, daha erdemli bir yaşama çağırdığını da inkâr etmiyorum. Fakat bu öğretilerin ceza ve ödül bağlamında “ölçme ve değerlendirme kriteri”, yani sonsuz bir ahirette yargılamanın tam temeli olduğu fikrine zihnen mesafeli duruyorum.

Peygamberlik, Tarih ve Aklımda Uyanan Sorular

Tevrat, İncil ve Kur’an’ın anlattığı peygamber kıssalarına baktığımda, bu anlatımların sembolik veya alegorik yorumları elbette mümkün. Fakat eğer ben bu kitaplardan mesulsem ve bu metinlere göre yargılanacaksam, onları “sembol” değil “hakikat” olarak almam gerekir. Tam da burada şu soru beliriyor:

Tanrı, insanlara kendini duyurmak, hatırlatmak ve geçici dünya hayatına dair çeşitli kural, kaide, ibadet ve ritüeller koymak istiyorsa; bunu insanların arasından seçtiği elçilerle yapıyorsa, bu elçilerin toplum nezdinde tartışmasız kabul görecek kişiler olması ya da hiç kimsenin itiraz edemeyeceği türden mucizelerle desteklenmiş olmaları gerekmez miydi?

Metinlere baktığımızda Hz. Âdem’in bir peygamber olmasına rağmen kendi oğullarından birini diğerine karşı ıslah etmede başarılı olamadığını, Kabil’in Habil’i öldürdüğünü görüyoruz. Âdem’den birkaç nesil sonra gelen Nuh, kavmini ikna edememiş, azgınlaşan halk tufanla helak edilmiştir. Salih peygamber mucize olarak bir deveyi kayadan çıkarmış, kavminin bir kısmı bu deveyi kesmiş, ardından helak gelmiştir. Hûd, Âd kavmine; Lût, kendi kavmine söz geçirememiş, sonunda yine yok oluşla sonuçlanan kıssalar anlatılmıştır.

Hz. Musa kıssasında ise doğduğu yıl erkek çocukların öldürülmesinden korkulduğu için annesi tarafından suya bırakılmasını, Firavun’un sarayında büyütülmesini, sonra bir cinayet olayından dolayı Medyen’e kaçışını, yıllar sonra geri dönüp Firavun’a “Tanrı’nın elçisi” olduğunu bildirmesini ve ardından süren uzun mücadeleyi görüyoruz. Firavun sonunda İsrailoğullarını serbest bırakmış, ardından kırk yıl süren çöl hayatı, çeşitli badireler, dağılmışlık ve sürgünler yaşanmıştır. Kendilerini “seçilmiş halk” olarak görmelerine rağmen tarihleri kaos ve karmaşa ile doludur. Kendi içlerinden gelen İsa’yı da peygamber olarak kabul etmemiş, onu Romalılar eliyle çarmıha götüren süreçte rol oynamışlardır. İsa’nın etrafındaki havarilerin önemli bir kısmı işkenceyle öldürülmüştür.

Hz. Muhammed’e baktığımızda ise, Kureyş kabilesinden olmasına, o toplumun içinde güvenilir bir kişilik olarak tanınmasına rağmen, kendi kabilesinin önde gelenleri, amcaları, kuzenleri onun peygamberliğini kabul etmemişlerdir. Boykotlar, ambargolar, muhasaralar yaşanmış, sonunda Mekke’yi terk etmek zorunda kalmıştır. Medine döneminde bizzat katıldığı ya da komuta ettiği sefer ve çatışmalar olmuş, sayı olarak bugünkü anlamda “büyük savaşlar” olmasa bile, o günün nüfusuna göre ciddi hadiseler yaşanmıştır.

Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed aynı bölgeye, aynı soy hattına mensup oldukları için bu üç din “İbrahimî dinler” olarak adlandırılır. Ancak tarih boyunca bu üç din birbirini tam anlamıyla kabul etmemiştir. Kur’an, Tevrat ve İncil’i birçok ayette “tasdik ettiğini” söyler; öte yandan “Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin” gibi ayetler de vardır. Elbette bu ayetleri bağlamları içinde değerlendirmek gerekir. Fakat eğer Tevrat’ı Hz. Musa’ya Tanrı’dan gelmiş bir vahiy olarak kabul ediyorsak, bu kitabın hak bir kaynak olduğunu söylüyorsak, ondan yüzyıllar sonra gelen Hz. Muhammed’i ve Kur’an’ı Yahudilerin ve Hristiyanların kabul etmesini beklemek insan psikolojisi açısından ne kadar gerçekçidir?

Bu durumda genelde şu cevap verilir: “Tevrat bozulduğu için, tahrif edildiği için Kur’an geldi.” O zaman şu soru gündeme gelir: Kadiri mutlak bir Tanrı, gönderdiği kitabı korumaya güç yetiremez mi? Kur’an, birçok ayette Tevrat’ı tasdik ettiğini söyler; sadece bazı ayetlerin gizlenmesi ya da hükümlerin yumuşatılması gibi kısmi tahriflere işaret eder. Yani Tevrat’ın bütünüyle sahte ya da tamamen bozulmuş olduğunu söylemek, metnin kendi içeriğiyle tam uyumlu görünmez. Üstelik Tevrat sadece imanla ilgili birkaç ayetten ibaret değil, 613 emir ve yasaktan oluşan bir sistemden bahsedilir.

Ben yirminci yüzyılda doğmuş, yirmi birinci yüzyılda yaşayan bir insan olarak, bana “semavî kitaplar” aracılığıyla ulaşan bu kıssaları, amaçları ne olursa olsun, kendi aklım ve çağımın imkânlarıyla okuduğumda bazı sorular sormadan edemiyorum. Peygamber olgusunun belli bir tarih aralığına, belli bir coğrafyaya ve çoğunlukla belli bir aileye (İbrahim soyu) mahsus olması; dünyanın geri kalanında aynı dönemlerde büyük krallıkların ve imparatorlukların var olmasına rağmen bu coğrafyalarda peygamberlik geleneğinin görünmemesi soru işaretleri doğuruyor.

Yine pek çok peygamberin kıssasında “başarısızlık” ve kavmin helakı temasının baskın oluşu, kadiri mutlak ve rahmeti sonsuz bir yaratıcıyla bağdaştırması güç bir tablo ortaya koyuyor. Üstelik kendilerine kitap verilen üç büyük peygamberin ve onların yolundan gittiğini iddia eden toplulukların tarih boyunca birbiriyle savaşması, birbirini reddetmesi de ayrı bir çelişki gibi duruyor. Eğer hepsi aynı merkezden, aynı kadiri mutlak yaratıcıdan geliyorsa ve Kur’an kendisinden önceki peygamberleri ve kitapları tasdik ediyorsa, niçin bu kadar çatışma, bölünme, birbirini tekfir etme ortaya çıkıyor? Kadiri mutlak, bütün olasılıkları daha “hiçbir şey yaratılmamışken” bilen bir yaratıcı, bunun böyle olacağını baştan bilmiyor muydu? Biliyorsa niçin böyle bir yol seçti?

Burada zihnimde şu benzetme oluşuyor: Bir babanın aynı yaşta yüz çocuğu olsa ve bunların birlikte yaşadığı küçük bir kasabada ciddi bir yozlaşma, adaletsizlik, zulüm ortaya çıksa; bu baba, çocuklardan birini kimsenin görmediği bir köşede yanına çağırıp kasabanın nasıl yönetileceğine dair mükemmel, itiraz edilemeyecek kuralların yazılı olduğu bir yönetmelik verip, üstelik toplumda çok da öne çıkmamış, sessiz, sakin, mali gücü sınırlı bir evladını “lider” ilan ederek “Git kardeşlerine bunu tebliğ et, kabul etmezlerse gerekirse onlarla savaş” der mi?

Babanın, çocuklarının psikolojisini bilen, kasabanın dengelerinin farkında olan biri olarak bunun kaos ve çatışma doğuracağını öngörmesi beklenir. Bir insan bile kendi evlatları arasında böyle bir yönteme başvurmazken, kadiri mutlak ve rahmeti sonsuz Tanrı’nın böyle bir yolu tercih etmesi bana zor geliyor. Tarihsel süreçte neredeyse her peygamberin gönderildiği toplumda derin fay hatları, çatışmalar ve karmaşa doğması da bu tereddüdümü güçlendiriyor.

İmtihan, Cehennem ve Adalet Duygumla Çatışan Noktalar

Hz. Muhammed örneğine geri dönersek: Kırk yaşına kadar Mekke’de, oradaki toplumun genel yaşam tarzı içinde, kendi halinde ama “emin” bir kişi olarak yaşamış, putlara bizzat tapmamış olsa da, bilinen kaynaklara göre gençlik döneminde mevcut oligarşik yapı ile açık bir fikrî çatışmaya girmemiştir. Kırk yaşından sonra vahiy alınca, en yakın çevresinden başlayarak büyük bir itirazla karşılaşmıştır. Bunu da oldukça doğal buluyorum; zira insanların inançları, değerleri ve kimlikleri, içine doğdukları toplumun kültürü, gelenek ve görenekleriyle şekillenir. Yüzyıllardır süren bir inanç ve kültür dünyasını “atalarınız yanıldı, bütün bunlar yanlış, hepsini terk edin” diyerek değiştirmeye kalktığınızda, bu psikolojik olarak kolay kabul edilir bir şey değildir.

Kur’an’a kronolojik, yani ayetlerin iniş sırasına göre baktığımızda, Mekke dönemindeki metnin önemli bir bölümünün, evrensel hukuk normlarından çok putlara ve şirke sert eleştiriler, Kâbe etrafındaki çok tanrılı yapının yıkılması çağrısı içerdiğini görüyoruz. Oysa Mekke, 360 putla çevrili Kâbe etrafında dönen bir hac ve ticaret merkeziydi; putların varlığı sadece inanç değil, aynı zamanda ekonomik ve siyasal düzenin de temeliydi. Putları terk etmek demek, o düzenin temelini sarsmak demekti. İnsan psikolojisi ve toplumsal gerçeklik açısından böyle bir çağrının kolay kabul görmemesi bana son derece anlaşılır geliyor.

Burada şu soruyu soruyorum: Kadiri mutlak bir yaratıcı, bu kadar köklü bir dönüşüm için ya Hz. Muhammed’e insanların zihin ve kalplerinde hiçbir şüphe bırakmayacak türden mucizeler, insanüstü yetenekler verirdi ya da merhametinin gereği olarak o toplumun kalplerine bu elçinin “eminliği”ne dair tartışmasız bir kanaat yerleştirirdi. Rahmet ve merhamet, bana böyle bir yolu daha çok çağrıştırıyor.

Benim için kilit noktalardan biri, ceza ve ödül anlayışı, özellikle de ebedî cehennem fikridir. Tüm olasılıkları bilen bir yaratıcı, daha hiçbir şey yokken, yaratacağı varlıkların dünya hayatında hangi savaşları çıkaracağını, hangi zulümleri işleyeceğini biliyordu. Böyle bir bilgiden sonra ortaya çıkacak kaos ve karmaşaya bakıp “memnun olmadım” diyerek kullarının bir kısmını ebedî azaba mahkûm etmesi, anladığım anlamda rahmet ve merhamet ile çelişiyor.

Bunu somutlaştırmak için şu benzetmeyi yapıyorum: Yapay zekâ ile donatılmış robotlar üreten bir mühendis düşünelim. Bu mühendis hem yazılımı hem donanımı tamamen kendisi tasarlamış olsun. Eğer bütün olasılıkları hesaplayabiliyorsa, bu robotların kaos ve karmaşa çıkarmasına engel olacak kodları en baştan yazabilir. Bunu yapmamış ve sistem beklenmedik şekilde karmaşaya yol açmışsa, mühendis robotları güncelleme için geri çağırabilir, sistemi geçici olarak durdurabilir. Ama o robotları “neden böyle yaptınız?” diye ateşe atıp sonsuz işkenceye maruz bırakmaz. Bir insan bile kendi tasarladığı varlıklara karşı böyle davranmıyorken, kadiri mutlak ve sonsuz merhamet sahibi Tanrı’nın kendi yarattığı kullarına ebedî cehennem azabı reva görmesi bana uyumsuz geliyor.

Kur’an’da “insanların ve cinlerin çoğunu cehennem için yarattık”, “ayetlerimizi yalanlayanları cehenneme fırlatacağız, derileri yanıp kül oldukça derilerini yenileyip azabı tattıracağız, ağızlarına kaynar su dökeceğiz, zakkum yedireceğiz” türünden tasvirler var. Bunları benim Tanrı tasavvurumla yan yana koyduğumda içimde bir çatışma doğuyor.

Bir diğer mesele “imtihan” anlayışıdır. Kur’an, insanın bu dünyaya sınanmak üzere gönderildiğini söyler. Fakat kadiri mutlak bir yaratıcı, bütün olasılıkları daha baştan biliyorsa kimin ne yapacağını öğrenmek için sınava ihtiyaç duyar mı? Öğretmenin yaptığı sınav, öğretmenin bilgisi için değil, öğrencinin kendi durumunu görmesi içindir; ama insan doğarken ne zamanı, ne mekânı, ne de anne babasını seçiyor. Bir insan “Ben şu tarihte, şu coğrafyada, şu ailede doğmasaydım, belki daha farklı bir hayat yaşar, daha iyi bir insan olur, cehenneme gitmezdim” deme hakkına sahip olmaz mı?

Ayrıca bir kişinin sınavı bir başkasının kurban oluşuna dönüşüyorsa –örneğin birisi “öldürmeyecek mi, öldürecek mi” diye denenirken öldürülenin sınavı neydi?– bu da başka soruları gündeme getiriyor.

Yeryüzünde halife olma meselesine baktığımda da benzer bir gerilim hissediyorum. Yeryüzünde sayısız canlı türü var; besin zinciri içinde bir tür diğerini yer, dışarıdan baktığımızda acımasız görünebilir ama doğada muazzam bir denge göze çarpar. Hiçbir hayvan türü tarih boyunca bir başka türü topyekûn yok edecek ölçekte bir tahribat üretmemiştir. Buna karşılık “halife” olarak yaratılan insan, hem doğaya hem birbirine karşı tarihin neredeyse her döneminde büyük yıkımlar, savaşlar, soykırımlar, katliamlar gerçekleştirmiştir. Meleklerin “Yeryüzünde fesat çıkaracak, kan dökecek birini mi yaratacaksın?” itirazını doğrular bir tablo vardır karşımızda. Bu tablo ile “insanın Tanrı’nın yeryüzündeki halifesi” oluşunu ve Tanrı’nın sonsuz rahmetini yan yana koyduğumda yine içsel bir uyumsuzluk hissediyorum.

Semavî kitaplarda azgınlaşan toplumların –Nuh kavmi, Âd, Semud, Lût kavmi gibi– peygamberlerini yalanlamaları, zulüm ve yozlaşmaları sebebiyle çeşitli felaketlerle helak edildikleri anlatılır. Yani Tanrı tarihe belirli dönemlerde müdahale edip yozlaşan toplulukları topluca yok etmiştir. Semud kavminin, Salih peygamberin mucize devesini kesmeleri yüzünden helak edildiği rivayet edilir.

Bugün yakın tarihe baktığımızda ise Körfez Savaşı’nda Irak’ta yüz binlerce, belki milyonlarca insan öldü. Yemen’de on binlerce çocuk açlıktan, bombalardan hayatını kaybetti. Suriye’de, Ukrayna’da, Gazze’de sayısız masum sivil, kadın ve çocuk öldürüldü. Bunca insanın canı bir deve kadar değerli değil miydi? Eğer Tanrı tarihe geçmişte müdahale etmişse, bugün emperyal güçlerin, oligarkların, savaş baronlarının zulmü karşısında neden hiç müdahale etmiyor?

Bu soruya verilen cevaplardan biri, Hz. Muhammed’in “Ümmetimin helak edilmemesi için dua ettim” veya “Benim ümmetimi toplu helaka uğratmayacağım” vaadiyle ilişkilendirilir. Fakat soruyorum: Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de, Gazze’de ölenler bu ümmetten değil miydi? Hz. Muhammed’den sonra yaşamış herkes onun ümmeti sayılmıyor mu? Eğer öyleyse bu ölümler helak değilse nedir?

Bütün bu soruları kendime sorduktan sonra şu nokta kaçınılmaz olarak beliriyor: Madem dinleri kendi içinde tutarsız buluyor ve geleneksel din anlayışını Tanrı’yla bağdaştıramıyorsun; o zaman senin Tanrı tasavvurun nedir? Sen Tanrı’dan, insandan, dünyadan ve hayatın amacından ne anlıyorsun?

Benim Tanrı Tasavvurum ve Simülasyon Düşüncesi

Ben, mitolojik yaratılış anlatılarıyla semavî metinleri bir araya getirerek, “elest bezmi / kalu bela” anlatısı ve “emaneti dağlara, taşlara arz ettik, onlar yüklenmekten çekindi, insan yüklendi” ayeti üzerinden bir düşünce çerçevesi kurmaya çalışıyorum. En başta Tanrı’nın varlığı, birliği, aşkınlığı hakkında söylediklerim elbette insan zihninin kısmi tasavvurlarıdır; “tek doğru budur, diğerleri yanlıştır” iddiasında değilim. Sadece kendi zihinsel tasavvurumu ortaya koyuyorum. Vereceğim örnekler de doğal olarak insani örnekler olacak.

Mükemmel bir ressamı düşünelim. Kimse görmeyecek, ona hiçbir takdir veya onay gelmeyecek olsa bile, sadece kendi içindeki estetik taşkınlık sebebiyle resim yapmaktan vazgeçmeyen bir ressam… Ben kadiri mutlak, her şeyi bilen, sonsuz rahmet ve merhamet sahibi yaratıcıyı bu benzetmeye benzer bir şekilde anlıyorum. Tanrı, yaratmayı sadece “takdir edilmek” için değil, kendi sınırsızlığının, kendi aşkınlığının bir tezahürü olarak istiyor. Mahlukat, bu taşkınlığın, bu rahmet ve merhamet taşmasının bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Bu mahlukat arasında Tanrı kendine “en çok benzeyen” bir varlık yaratmayı murat ediyor ve bu varlığa bilinç veriyor: insan. İnsan, diğer canlılardan farklı olarak yaratma kapasitesine sahip; yer altından çıkardığı cevherleri işleyip metal ve aletlere dönüştürüyor, binalar, şehirler inşa ediyor, bitkileri ve hayvanları evcilleştiriyor, doğayı şekillendiriyor. Bir anlamda yeryüzünde “yaratıcıya benzer” bir fonksiyon üstleniyor. “Halife” oluşunu da böyle okuyorum: Tanrı, yeryüzüne bir anlamda “tanrısal sıfatların tecellisini” insan üzerinden bırakıyor.

İnsan başlangıçta diğer mahlukatla birlikte “cennet” diye sembolize edilen, ihtiyaçsızlığın, kavgasızlığın, sahiplik kaygısının olmadığı bir hâlde idi. Fakat insana verilen “tanrısal özellik”, yani iddia sahibi olma, kendini yeterli görme ve yönetme arzusu, onu farklı bir sürece taşıdı. “Emaneti yüklenmesi” de bu iddianın sembolik ifadesi gibi geliyor bana. Tanrı, bütün olasılıkları elbette biliyordu; insanın bu iddiasının neye yol açacağını da biliyordu. Bizim bu hikmetin bütün boyutlarını kavrama imkânımız yok; tıpkı uçak mekanizmasını teorik olarak öğrenmiş ama hiç gerçek uçuş tecrübesi olmayan pilot adayları gibi.

Hava harp okulunda teorik eğitimi tamamlamış kursiyer pilotlara “Uçağı uçurabilir misiniz?” diye sorulduğunda hepsi “evet” der; çünkü hangi düğmenin ne işe yaradığını, uçağın hangi şartta nasıl tepki vereceğini teorik olarak öğrenmişlerdir. Komutan, onların bu iddiasını sınamak için, gerçek uçuşa çok benzeyen bir simülasyon ortamına sokar. Eğer pilotlar simülasyonun farkındaysa rol yaparlar; dolayısıyla gerçek refleksleri ölçemezsiniz. Bu yüzden simülasyonun gerçek sanıldığı bir ortam hazırlanır.

Ben Tanrı–insan ilişkisini de buna benzetiyorum. Tanrı, kendine benzer sıfatlar yüklediği, isimlerini öğrettiği insana “sen yönetebilirsin, sen iddia sahibisin” deme imkânını verir ve onu bu dünyaya, bir tür simülasyon alanına gönderir. İnsan bu dünyayı beş duyusuyla tamamen gerçek sanar; tıpkı rüyada gördüğümüz şeyleri o an gerçek sanmamız gibi. Oysa kuantum fiziği, atom altı düzeye indiğimizde “madde” dediğimiz şeyin aslında enerji formlarından ibaret olduğunu, parçacık dalga ikiliği içinde titreşen olasılıklar olduğunu söyler. Planck sabiti üzerinden bakıldığında bir anlamda “1 ve 0”lardan, yani “var” ve “yok”tan oluşan bir alanla karşılaşırız. Bu da benim için “gerçek zannettiğimiz şeylerin aslında çok daha esnek ve geçici” olduğunu düşündüren bir işaret.

Rüyalar da bu benzetmeyi güçlendiriyor. Rüyanın içinde kendimizi bir anda olayların ortasında buluruz; “Ben buraya nasıl geldim?” diye sormayız. En uzun rüyalar birkaç saniyelik süreçler olarak açıklansa da rüya içinde saatler, günler geçmiş gibi hissederiz. Uyanınca gördüklerimizin gerçek olmadığını anlarız. Şu an “gerçek” dediğimiz hayatın bir rüya olmadığını ispat etmemiz mümkün değildir. Rüyada da acı çekebilir, ölebiliriz; uyandığımızda bunlar geride kalmış bir sahne olarak silinir.

Ben, içinde yaşadığımız bu dünyanın da Tanrı’nın kurduğu bir tür simülasyon alanı olduğu ihtimalini ciddi bir alternatif olarak düşünüyorum. Burada adalet, kötülük, fırsat eşitliği gibi dinlerin cevap vermekte zorlandığı birçok sorunun çok daha basit ve tutarlı şekilde açıklanabildiğini hissediyorum. Tanrı için zaman diye bir şey yoktur; zaman bizim algımızdır. Eğer insan, bu simülasyonda tüm olasılıkları yaşayacaksa –fakirliği de zenginliği de, sağlığı da engelliliği de, farklı coğrafyaları ve farklı kültürleri– o zaman “Niçin ben böyle doğdum da o öyle doğdu?” sorusu anlamını yitirir.

Rüyada bir kabus görüp öldürüldüğümüzde, uyandığımızda gidip bizi “öldüreni” aramayız; onu dava etmeyiz, intikam peşine düşmeyiz, çünkü bunun bir rüya olduğunu biliriz. Bu dünyadan “uyandığımızda” da, burada başımıza gelen haksızlıkların, acıların, ölümlerin tıpkı rüyadaki sahneler gibi zihnimizde bir anı olarak kalacağını; asıl hakikatin Tanrı’nın katındaki uyanıklık hâli olduğunu düşünüyorum. Bu uyanışta asıl ödülün Tanrı’yla birleşmek, ihtiyaçsızlık ve sınırsızlık hâlinde var olmak olduğunu; gerçek cezalandırmanın ise ebedî işkence değil, belki bu hakikatten mahrumiyet olabileceğini tasavvur ediyorum.

Peki bu simülasyonun içinde iyilik yapanla kötülük yapanın hiç mi farkı olmayacak? Bence olacak. İyilik yapan, bu simülasyonda da iyiliğinin sonuçlarını görerek ruhsal bir tekâmül yaşayacak; kötülük yapan da yaptığı kötülüklerin sonuçlarıyla yüzleşerek aynı sürece dahil olacak. Kimileri bu tekâmülü daha hızlı tamamlayacak, kimileri daha uzun denemelerden geçecek. Sonunda tekâmül eden, simülasyondan çıkıp Tanrı’nın gerçekliğine uyanacak; diğerleri ise henüz uyanmaya hazır olmayacak. Benim Tanrı tasavvurumda ceza–ödül denkliği, sonsuz işkence üzerinden değil, ruhun olgunlaşması ve hakikate yaklaşması üzerinden işliyor.

Özetle, Tanrı’nın varlığına ve birliğine, evrenin arkasında aşkın bir akıl ve rahmet olduğuna iman ediyorum. Fakat tarih boyunca şekillenmiş dinî anlatıların, peygamber kıssalarının ve cehennem tasvirlerinin, bu iman ettiğim kadiri mutlak ve sonsuz merhamet sahibi Tanrı’yla tam olarak örtüştüğünü düşünmüyorum.

Ahlak, Tanrı ve İnsan Vicdanı

Ahlak meselesine döndüğümde, benim için kilit nokta şu: Tarih, kültür ve coğrafya değiştikçe ahlaki ayrıntılar, örfler, yasalar değişiyor; ama bazı temel ilkeler neredeyse hiç değişmiyor. Hangi kıtaya giderseniz gidin, hangi yüzyıla bakarsanız bakın, “haksız yere adam öldürmek” övgüye değer bir şey sayılmıyor. Çocuğa işkence etmek hiçbir toplumda fazilet diye sunulmuyor. İnsanların malını gasp etmek, bile isteye zarar vermek, aldatmak, sözünü tutmamak, neredeyse her yerde ayıplanan, suç kabul edilen davranışlar.

Elbette tarih içinde istisnalar, sapmalar, zalim gelenekler, “kurban” adı altında meşrulaştırılmış şiddet biçimleri olmuş olabilir. Fakat bütün o karmaşanın içinden süzdüğümüzde, insan fıtratına yerleşmiş gibi görünen bir “yanlışlık hissi” var. Birinin, özellikle de kendinden güçsüz, savunmasız birini ezmesine, sömürmesine, istismar etmesine tanıklık ettiğimizde içimizde beliren rahatsızlık, sadece sosyal öğrenmenin ürünüymüş gibi gelmiyor bana. Sanki içimize yazılmış bir “etik yazılımın” alarm vermesi gibi.

Bu yüzden “Tanrı yoksa ahlakın nihai bağlayıcılığı kalmaz.” derken, şunu kast ediyorum: Elbette dinî inancı olmadığı hâlde çok dürüst, çok vicdanlı, çok merhametli yaşayan insanlar var. Ben bu insanları ahlaksız değil, tersine çoğu zaman pek çok dindardan daha ahlaklı görüyorum. Ama bu vicdanın kendisini, sadece “toplumsal sözleşme”yle, sadece “evrimsel çıkar hesabı”yla açıklamanın da eksik olduğunu düşünüyorum.

Çünkü ahlak, çoğu zaman kişisel çıkarın aleyhine işleyen bir şey. Kimsenin görmediği bir yerde yanlış yapmamak, kimsenin duymayacağı bir noktada yalan söylememek, eline fırsat geçmişken haksız kazancı reddetmek, güçsüzden yana taraf olmak… Bunların hepsi, kısa vadede kişi için zararlı bile olabilir. Yine de, içerde bir ses “Doğru olan bu.” diyor. Bu sesin kaynağını, sadece kör tesadüflerde aramak bana yeterli gelmiyor.

Benim için dinî kurallardan bağımsız, dinlerin üstünde duran bir “fıtrat ahlakı” var. Bu fıtrat, Tanrı’nın insanın içine koyduğu bir pusula gibi. Dinler, bu pusulayı destekledikleri ölçüde anlamlı ve değerli; o pusulaya rağmen başka yönlere çağırdıkları yerde ise sorgulanabilir. Bu yüzden, bir insanın “Ben dindarım.” deyip en temel ahlaki ölçüleri çiğnemesi bana, Tanrı’ya değil, o kişinin din anlayışına ve yorumuna dair bir şey söylüyor. Aynı şekilde “Ben ateistim.” diyen birinin, vicdanen tertemiz yaşaması da, o fıtrat pusulasının din etiketinden bağımsız çalışabildiğini gösteriyor.

Burada Tanrı ile ahlak arasındaki bağ, benim gözümde şöyle kuruluyor:
Din olmasa da vicdan var; ama vicdanın kendisi sahipsiz değil. O vicdanı, o evrensel ahlaki sezgiyi insana veren, Tanrı. Ahlakın son bağlayıcılığı da buradan geliyor. Kimsenin görmediği yerde bile “görülüyor olma” duygusu, sadece toplumsal gözetimden değil, içimizdeki “ilahi gözetim” sezgisinden besleniyor. Bunu, korku merkezli bir “büyük kardeş izliyor” paranoyası olarak değil; daha çok “Yalnız değilim, yaptığımın bir anlamı var ve bu anlam Tanrı’nın katına kaydoluyor.” hissi olarak anlıyorum.

Dolayısıyla ahlak, sadece dinî yasaların toplama işlemi değil. Tam tersine, dinler de sonunda bu derin vicdan yasasına dayanmak zorunda. Din, bu vicdanla kavga etmeye başladığı yerde benim için problemli hâle geliyor. Bu yüzden “Ahlakın nihai bağlayıcılığı Tanrı’dadır.” derken, din dışı erdemli hayatları küçümsemiyor; tam tersine, onların da özünde aynı kaynaktan beslendiğini düşünüyorum.

Peygamberlik Kurumunu Başka Açıdan Okumak

Peygamberlik meselesine döndüğümde, zihnimde hep şu gerilim var: Bir tarafta, “Tanrı insanlara yol göstermek istiyor, bu yüzden elçiler gönderiyor.” anlatısı; diğer tarafta bu elçilerin biyografilerine baktığımda gördüğüm çok insanî, çok kırılgan, çok çatışmalı hikâyeler.

Peygamber kıssalarına “bu metinler sembolik, anlatılanlar daha büyük hakikatlerin temsili” diye yaklaşmak, ilk bakışta bazı sorunları hafifletiyor gibi görünebilir. Mesela helak kıssalarını “ahlaki çöküş yaşayan toplumların tarih sahnesinden silinmesi” şeklinde yorumlayabiliriz. Fakat tekrar ediyorum: Ben sıradan bir insanım. Tanrı beni bu kitaplarla muhatap alıyorsa, neyi ne kadar anlayacağımı da biliyor demektir. O hâlde, kurtuluşumun ve ebedî akıbetimin bu metinleri “doğru sembolik şifreyi çözmeme” bağlanması bana ağır geliyor.

Zihnimdeki soru şu: Eğer mesele tamamen sembol ise, neden bu kadar tarihsel ayrıntı veriliyor? En azından bana söylenmiş açık bir cümle yok: “Bu anlattıklarımın tümü temsildir, sakın harfi harfine anlamaya kalkma.” denmiyor. Tersine, çoğu anlatım “şu kavim şöyle yaptı, şöyle helak edildi” gibi net tarihsel dil kullanıyor. Ben de doğal olarak, doğru dürüst teolojik eğitim almamış sıradan bir insan olarak, bunu olduğu gibi anlıyorum.

Eğer peygamberler üzerinden amaç “her çağda örnek alınacak figürler sunmak” ise, o zaman onların hayat hikâyelerinin, toplum gözünde çok daha tartışılmaz, çok daha ikna edici olması beklenir diye düşünüyorum. Çünkü Tanrı, insan psikolojisini benden, bizden daha iyi biliyor. İnsanların çoğunun sorgulayıcı değil, taklitçi ve temkinli olduğunu da biliyor. Buna rağmen, peygamberlerin çoğunun hikâyesi, kendi kavimleri tarafından reddedilme, alaya alınma, işkence görme, sürülme ve çok sınırlı bir grubun iman etmesi şeklinde ilerliyor.

Bu tablo bana, şu soruyu sorduruyor:
Madem Tanrı’nın muradı insanları hidayete erdirmek, yollarını aydınlatmak; neden iletişim kanalı bu kadar tartışmalı, bu kadar insanî zaaflara açık bir biçimde kuruluyor? Neden peygamberlik, daha evrensel, daha doğrudan, daha inkârı imkânsız bir biçim almıyor?

Bazı yorumcular, “Zaten mucizeler gösterildi, yine de inanmadılar.” der. Ama bu mucizeler de yine bize bu metinler üzerinden aktarılıyor. Ben, yüzyıllar sonra yaşayan biri olarak, mucizeyi bizzat görmüyorum. Sadece “Bir zamanlar şöyle bir mucize olmuş.” cümlesine muhatap oluyorum. İman etmem istenen şey, Tanrı’nın kudretinden çok, tarihsel naklin doğruluğu oluyor. İtirazım burada: Tanrı’ya imanla, tarihsel anlatıya güveni birbirine bu kadar bağlamak zorunlu mu?

İnsan doğasının nasıl çalıştığını, kimliklerin ne kadar güçlü, geleneklerin ne kadar belirleyici olduğunu bilen bir Tanrı, kurtuluşu belirleyen temel faktörü “hangi aileye, hangi coğrafyaya ve hangi dine doğdun?” sorusuna bu kadar bağlı kılan bir vahiy stratejisi seçer mi? Peygamberlik kurumunun bu kadar belli bir soy hattına ve coğrafyaya sıkışmış olması, diğer büyük uygarlıkların bu zincirin dışında kalması, bana “evrensel ve kapsayıcı iletişim” açısından sorunlu görünüyor.

Bütün bunlar, peygamberlik kurumunu toptan reddetmemi gerektirmiyor; ama bana şunu düşündürüyor:
Belki de Tanrı’nın asıl hitabı, metinlerden önce vicdana, fıtrata, insanın iç dünyasına yapılmıştır. Peygamberler ve kitaplar, bunun tarih içindeki belirli yorumlarıdır, ama tek yolu değildir. Benim için bu ihtimal, hem Tanrı’ya hem insana daha adil bir perspektif sunuyor.

Cehennem, Adalet ve Merhamet Arasında Sıkışan Zihin

Cehennem fikri, dinî anlatıların en güçlü fakat aynı zamanda en ağır taraflarından biri. Çocukluktan itibaren zihinlere kazınan “sonsuz ateş”, “bitmeyen işkence”, “derinin yanıp tekrar yenilenmesi” gibi tasvirler, bir yandan kötülükten sakındırma işlevi görüyor olabilir; ama öte yandan Tanrı tasavvurunu da derinden şekillendiriyor.

Benim zihnimdeki temel gerilim şu: Sonsuz merhamet sahibi olduğu söylenen, kendini “Rahman ve Rahim” diye tanıtan bir yaratıcı ile, hata yapan, yanılan, içine doğduğu şartların etkisinde kalan, bilgisiz, korkak, zayıf insanlar arasında kurulmuş ilişki nasıl olur da “sonu gelmeyen işkence” formuna bürünür?

Burada “Ama cehennem adaletin tecellisidir, herkes yaptığının karşılığını görecek.” deniyor. Fakat adalet, bizim dünyadaki tecrübemizde bile, suç ile ceza arasında bir ölçü, bir denklik arar. Bir insan bir saatlik öfke nöbetinde işlediği ağır bir suç için ömür boyu hapis alabilir; bu bile bize çok ağır gelir. Ama sonsuz ceza, tanımı gereği hiçbir sonu olmayan bir karşılık demek. Sonlu bir ömrün, sınırlı bir bilincin, karışık şartların ürünü olan hataların, sonsuz bir azapla cezalandırılması, benim adalet duygumla bağdaşmıyor.

Bu noktada, “Zaten Tanrı herkese adil davranacak, kimseye haksızlık edilmeyecek.” deniyor. Bunu kabul etsem bile, içimdeki soru kaybolmuyor:
Madem Tanrı her şeyi en baştan biliyor, kimlerin ne yapacağını, hangi şartlarda neye dönüşeceğini görüyor; neden daha o ilk anda sistemi, bu kadar ağır sonuçlar üretmeyecek şekilde kurmadı? Neden “yapmayacağını bildiği” kullarını yaratıp sonra da onlara “yapmadıkları” için sonsuz ceza versin?

Burada yine simülasyon benzetmesine dönüyorum. Kendi tasarladığı robotları, yazdığı yazılımı sonradan beğenmeyip “neden böyle oldunuz?” diye ateşe atan bir mühendis hayal etmek bile zor. “Ama robotlar özgür iradeyle hareket ediyor.” dense bile, o özgür iradenin sınırlarını, kapasitesini, zaaflarını da kodlayan mühendisin ta kendisi. Bu durumda sorumluluğun tamamını “robota” yüklemek, içimize sinmiyor.

Bu yüzden ben, cehennemi ve azabı, “ebedî işkence mekânı” olarak değil, “hakikatten mahrumiyet” olarak düşünmeye daha yakınım. Tanrı ile bağın kopması, sevginin kaynağından uzak düşmek, varoluşun merkezinden dışarı savrulmak… Asıl azabın bu olduğunu hissediyorum. Eğer bir “cehennem süreci” olacaksa bile, bunun bir tür arınma, yüzleşme, kendi gerçeğini görme süreci olabileceğini, sonsuz sürmeyeceğini, nihai hâlinin “yok oluş ya da kalıcı işkence” değil, bir tür dengeye erme olduğunu düşünmek, benim merhamet fikrimle daha uyumlu.

Bunun klasik dinî öğretiden sapma olduğunun farkındayım. Ama ya klasik öğretideki cehennem tasviri, insanları korkutarak ahlaka yöneltmek için tarih içinde sertleşmiş bir anlatının ürünü ise? Ya Tanrı katındaki asıl gerçek, bizim kelimelerimizin çok ötesinde daha ince, daha merhametli ise? Bu soruları kendime sormadan duramıyorum.

Simülasyon, Rüya ve Hakikat

Simülasyon fikrine sarılmamın sebebi, “havalı bir teori” olması değil; adalet, merhamet, kötülük ve fırsat eşitliği gibi düğümlerin, bu model içinde daha çözülebilir görünmesi.

Bu dünyayı bir simülasyon, bir eğitim alanı, bir tecrübe sahnesi gibi düşündüğümde, bazı şeyler yerine oturmaya başlıyor. Mesela doğuştan engelli bir çocuk ile son derece sağlıklı bir çocuk arasındaki fark… Klasik anlatı bunu “imtihan” kelimesiyle açıklıyor; ama içimdeki adalet duygusu, bu imtihanın başlangıç seviyelerinin bu kadar farklı olmasını kabullenmekte zorlanıyor.

Eğer bu hayat, bütün olasılıkları yaşayacağımız uzun bir sürecin sadece bir perdesiyse; bugün engelli doğan, başka bir deneyimde sağlıklı; bugün fakir olan, başka bir sahnede zengin; bugün mazlum olan, başka bir hikâyede zalim rolünde olabilir. Bu, bizim bugünkü bilincimizle takip edebildiğimiz bir süreç değil elbette. Ama Tanrı için zamanın ve sıralamanın bizim algıladığımız gibi lineer olmadığını düşünürsek, bütün bu rollerin aynı “büyük hayat” içinde farklı kesitler olarak yaşanması mümkündür.

Burada öğrenilen şey, saf bir “karne puanı” değil; daha çok şahitlik ve tecrübe. Bir rolü oynarken, o rolün ağırlığını, sonuçlarını, incittiği yerleri, iyileştirdiği ruhları içeriden hissetmek… Birine kötülük ettiğim bir sahnenin, başka bir sahnede bizzat benim başıma gelmesi; başkasına verdiğim acının, bende yankılanması… Bunların hepsi, “karşılık” kadar “idrak” üretir. Bir süre sonra, ruhun artık kötülüğe dönmeye yüreğinin el vermediği bir eşik oluşur.

Bu yüzden “tekâmül bu simülasyonun asıl amacı değil.” derken, aslında şunu kastediyorum: Tanrı’nın niyeti belki sadece “cezalandırmak–ödüllendirmek” değil; deneyim ve şahitlik üzerinden ruha bir olgunluk kazandırmak. Adalet, bu sürecin bir yan ürünü; yani kimsenin yaptığı yanına kar kalmıyor, ama bu “intikamcı bir adalet”ten çok, “öğretici bir denge” gibi.

Ve en sonunda, tıpkı ağır bir rüyadan uyanan insan gibi, bu simülasyondan da uyanacağımızı düşünüyorum. Uyanınca, burada çok büyük gördüğümüz pek çok şeyin ne kadar küçük olduğunu, ne kadar geçici olduğunu fark edeceğiz. Belki de şu an çok önem verdiğimiz pek çok “günah”ın, “kötülüğün” aslında birer tecrübe malzemesi olduğunu; fakat başkalarına verdiğimiz acının, içimizde bıraktığı iz nedeniyle hâlâ içimizi sızlatacağını göreceğiz. O sızı, cehennemden çok, vicdanın yankısı olacak.

Bütün bu anlattıklarım, “ben buldum, doğru budur” iddiası değil. Daha çok “şu an buradayım, zihnim bu noktada” demek. Tanrı’ya imanımı korumaya çalışırken, klasik dinî anlatıların içime sinmeyen yanlarıyla kavga etmek yerine, onları anlamaya, sınamaya, gerekirse sorgulayıp aşmaya çalışıyorum.

Tanrı’ya inancım baki. Ama Tanrı’nın insanlık tarihine müdahalesi, dinler, peygamberler, kitaplar ve ahiret tasvirleri konusunda, içimdeki adalet, merhamet ve tutarlılık duygusunu henüz anlamlandıramıyorum amacım zaten yeni bir şey inşaa etmek değil kendi düşüncelerimi buraya yazarak kendimi geliştirmeye çabalıyorum  öğrenme yolundayım ………………………


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir