İnsanlık tarihine baktığımızda ilk görünen manzara çoğu zaman şudur: zalimler saraylarda yaşar, iyiler çoğu zaman sürgünde, zindanda veya mezardadır. Bu görüntü insana şu soruyu sordurur: eğer iyiler kaybediyorsa iyilik nasıl kazanır, eğer kötüler kazanıyorsa kötülük nasıl kaybeder? Bu sorunun cevabı gücün kısa vadeli sonuçları ile hakikatin uzun vadeli etkisi arasındaki farkta gizlidir. Güç hızlı sonuç üretir; hakikat ise yavaş fakat kalıcı sonuçlar doğurur.
Bir zalim savaş kazanabilir, bir tiran iktidarı ele geçirebilir, bir hırsız servet biriktirebilir. Bunların hepsi görünürde bir “kazanma”dır. Fakat bu kazanma yalnızca güç alanında gerçekleşir; yani iktidar, para, korku ve zor alanında. İnsanlık tarihi ise yalnızca güç üzerinden değil, anlam ve değer üzerinden yazılır. Bu nedenle kötülük iktidarı ele geçirdiğinde bile değer üretme kapasitesine sahip değildir. O sadece korku üretir, düzeni zorla ayakta tutar ve sonunda kendi ağırlığı altında çöker.
İyilik ise çoğu zaman görünürde kaybeder çünkü iyilik çoğu zaman güçten değil ilkeden beslenir. İlke sahibi insan kısa vadede yenilebilir, hapsedilebilir, hatta öldürülebilir. Fakat onun savunduğu ilke toplumun hafızasında yaşamaya devam eder. Bir tiran öldüğünde onun korku düzeni de ölür; fakat bir düşünür öldüğünde onun fikri yaşamaya devam eder. Bu nedenle iyiliğin zaferi çoğu zaman biyolojik değil tarihsel bir zaferdir.
Bunun en açık örneklerinden biri tarihte sıkça görülen şu paradokstur: zulmeden hükümdarlar kendi dönemlerinde güçlü görünürler fakat birkaç nesil sonra yalnızca kötü bir hatıra olarak anılırlar. Buna karşılık sürgün edilen düşünürler, öldürülen peygamberler veya idam edilen filozoflar daha sonra insanlığın vicdanını temsil eden figürlere dönüşür. Güç kazananları belirler; fakat anlam kazananları tarih belirler.
Kötülüğün temel sorunu şudur: kötülük sürdürülebilir değildir. Çünkü kötülük güven üretmez, yalnızca korku üretir. Korku ise uzun vadede toplumları içten içe çürütür. Zulüm arttıkça insanların devlete, topluma ve birbirine olan güveni azalır. Bu nedenle kötülük kısa vadede güçlü görünse bile uzun vadede kendi zeminini yok eder. Tıpkı sürekli kendi temellerini kemiren bir yapı gibi sonunda çökmeye mahkûmdur.
İyilik ise tam tersine güven üretir. Adalet, dürüstlük ve merhamet insan topluluklarını bir arada tutan görünmez bağları oluşturur. Bu nedenle iyilik bazen yenilse bile toplumun derin yapısında yaşamaya devam eder. Bir toplum tamamen kötülük üzerine kurulamaz; çünkü insanlar güvenmeden birlikte yaşayamaz. İşte bu yüzden iyilik bazen mağlup görünse bile insanlığın varlığını sürdüren temel ilke olmaya devam eder.
Bu nedenle “iyiler kaybettiği halde iyilik nasıl kazanır” sorusunun cevabı şudur: iyilik çoğu zaman olayları değil tarihi kazanır. Kötülük ise çoğu zaman olayları kazanır fakat tarihi kaybeder. Bir savaş zalim tarafından kazanılabilir; fakat o savaşın anlamı yüzyıllar sonra farklı şekilde okunur. İnsanlık çoğu zaman galiplerin değil haklıların tarafına geçer.
Sonuç olarak iyiliğin zaferi güç alanında değil anlam alanında gerçekleşir. Kötülük saraylar inşa edebilir, ordular kurabilir, servet biriktirebilir. Fakat insanlığın vicdanını ele geçiremez. Bir şey insanlığın vicdanında mahkûm edildiği anda aslında yenilmiştir. Bu yüzden kötülük kazandığını sandığı anda bile kaybetmeye başlamıştır; iyilik ise kaybettiği anda bile kazanmaya başlamıştır.
Bir yanıt yazın