bilgi

Bilgi insanın dış dünya ile temasından itibaren başlar İnsan dış dünyadan gelen verileri beş duyu organı aracılığıyla algılar Görme işitme dokunma koklama ve tatma yoluyla elde edilen bu veriler insan zihninde bir kanaate dönüşür Bilgi bu anlamda insanın dünyayla kurduğu ilişkinin zihinsel sonucudur İnsan bilirken dış dünyayı olduğu gibi değil algılayabildiği ölçüde bilir Bu nedenle bilgi her zaman insanın sınırlarını da içinde taşır

İnsan iki yolla bilir

Birincisi duyusal bilgidir İnsan bir şeyi bizzat görür hisseder ve deneyimler Bu bilgi doğrudandır kişiseldir ve bireyin algı sınırlarıyla sınırlıdır Ancak duyular her zaman güvenilir değildir Yanılsama yanlış yorum ve eksik algı duyusal bilginin her zaman kesin ve mutlak olamayacağını gösterir

 İkinci yol aktarimsal bilgidir İnsan her şeyi kendisi tecrübe edemediği için başkalarının deneyimlerine gözlemlerine ve araştırmalarına dayanır Bilimsel bilgi bu kolektif aktarımın en gelişmiş biçimidir Ancak aktarimsal bilgi de mutlak değildir Bugün doğru kabul edilen bir bilgi zamanla yanlışlanabilir Bilgi bu yönüyle her zaman sınanabilir ve geçicidir

İnanç ise bilmekten farklı bir zihinsel tutumdur Epistemolojik açıdan inanç insanın bir önermeyi doğru kabul etme halidir Bu kabul zorunlu olarak kesin kanıtlar gerektirmez İnsan ikna olduğu için güvendiği için umut ettiği için ya da anlam aradığı için inanır İnanç zihinseldir yönelimseldir ve kabule dayanır

Bilgi gerekçelendirilmiş doğruluğa dayanırken inanç gerekçeye sahip olsa bile bu gerekçenin denetlenebilir olması şart değildir Her bilgi bir inanç içerir fakat her inanç bilgi değildir

İnancın kaynakları çeşitlidir Kişisel deneyim otoriteye güven gelenek duygusal ihtiyaç ve anlam arayışı bunların başında gelir Bu gerekçeler birey için ikna edici olabilir ancak evrensel doğrulama sağlamaz Buna rağmen inanç kaçınılmazdır Çünkü insan bilgisi sınırlıdır İnsan her şeyi bilemez ama yaşamını sürdürmek zorundadır Geleceğe inanır değere inanır anlama inanır Bu bir zayıflık değil insan olmanın doğal sonucudur

İnsan Tanrıyı da bu sınırlı bilme biçimiyle düşünür İnsan dünyayla ilişkisini duyular aracılığıyla kurar Algıladığını kavramlaştırır kavramları tanımlara dönüştürür tanımlardan anlam üretir Ancak bu sürecin tamamı insanın varoluşsal sınırları içindedir İnsan başı ve sonu olan sınırları belirlenebilen şeyleri kavrayabilir Sonsuz olan ise bu kavrayışın dışındadır Duyuların algısının bittiği yerde bilme biter inanç başlar Bir okyanusun kıyısında duran insan için okyanus gözünün ulaştığı mesafe kadardır Ötesini göremez kuşatamaz ama okyanus vardır

sınırlı bir varlık sınırsız bir varlığı ancak kendi sınırları ile ölçüp değerlendirebilir insanın tanrıyı bilmesi tasvir etmeside böyledir antik çağların insanları (zannediyorum) dünyayı bütüncül olarak kavrayamaz Doğa onun için parçalıdır Gök yer gece gündüz fırtına bereket yaşam ve ölüm birbirinden ayrı güçler olarak algılanır İnsan bu parçalı dünyayı anlamlandırabilmek için her parçaya ayrı bir anlam yükler Böylece çok tanrılı sistemler doğar Bu durum bir yanılgıdan çok bilişsel bir zorunluluktur Çünkü insan ancak ayırabildiğini düşünebilir ancak düşünebildiğini kutsallaştırabilir Çok tanrıcılık kaotik bir dünyayı bölerek yönetme çabasıdır Her tanrı belirli bir korkuya ve ihtiyaca karşılık gelir

Zamanla insan zihni gelişir Nedensellik kurmayı öğrenir Doğa olayları arasında bağlar kurar Parçalar arasında bir düzen fark eder Bu fark edişle birlikte Tanrı fikri de değişir ( aslında antik çağların inançlarındada bir baş tanrı var diğer tanrılar ondan doğar tek tanrılı dinlerdede bir kadir mutlak yaratıcı var ve onun yarattığı melekler doğayı olayları idare ve sevk ederler aslında çok bir değişiklik yok ) Parçalı kutsallık yerini bütüncül bir anlayışa bırakır Çokluktan birliğe doğru bir geçiş yaşanır Tek Tanrı fikri Tanrının değişmesi değil insanın düşünme kapasitesinin genişlemesidir Ancak burada da insan Tanrıyı olduğu gibi değil kavrayabildiği ölçüde düşünür

Dinlerde Tanrı çoğu zaman beklentileri olan ibadet isteyen ritüel talep eden bir varlık olarak anlatılır Oysa mutlak ve eksiksiz bir varlığın insandan bir şeye muhtaç olması düşüncesi ciddi bir düşünsel gerilim doğurur İbadet ve ritüel Tanrıdan çok insan için anlam kazanır İnsan acizdir hastalanır yoksullaşır kaybeder ve ölür Bu kırılganlık insanı bir dayanak arayışına iter Tanrı çoğu zaman bu ihtiyaca göre şekillenen bir tasavvura dönüşür Ortaya çıkan Tanrı mutlak olandan çok insanın ruhsal ihtiyaçlarına cevap veren işlevsel bir figürdür

Bu durum Tanrının varlığını geçersiz kılmaz ancak insanın Tanrıyı kendi korkuları beklentileri ve arzuları üzerinden tanımladığını gösterir İnsan Tanrı hakkında konuşurken çoğu zaman Tanrıyı değil kendisini anlatır (tevratın incilin kuranın tanrı tasvirleri birbiri ile alakasızdır )Asıl soru Tanrının ne istediği değil insanın Tanrıdan ne beklediğidir Tanrı fikri bilinmeyeni açıklama belirsizliği yatıştırma ve varoluşsal kaygıyı dindirme çabasının en kapsamlı ifadesidir

Bu yazı Tanrının varlığını reddetmez ancak insanın Tanrı hakkında kesin ve mutlak tanımlar yapabileceği iddiasını sorgular Belki de Tanrıyı ciddiye almanın yolu onu sürekli tanımlamaya çalışmak değil onun hakkında konuşurken kendi sınırlarımızın farkında olmaktır Tanrı insan için bilginin konusu değil bilginin sınırını gösteren bir ufuktur İnanç bilgiye dönüşmemeli ritüel amaç haline gelmemeli ahlak sorumluluktan kaçışa dönüşmemelidir

Eğer Tanrı düşüncesi insanda daha fazla kesinlik değil daha fazla dikkat daha fazla hüküm değil daha fazla sorumluluk doğuruyorsa insan Tanrı hakkında değil kendisi hakkında doğru bir yerde duruyor olabilir


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir