Hikmetinden Sual Edilmez

Allah’ın hikmetinden sual edilmez ifadesi, İslam düşünce geleneğinde sıkça kullanılan bir sözdür ve çoğu zaman Tanrının fiillerinin ve buyruklarının sorgulanamayacağı anlamında kullanılır. Bu söz, teorik olarak Tanrısal iradenin insan aklı tarafından bütünüyle kavranamayacağı düşüncesine dayanır. Ancak gündelik kullanımda çoğu kez soru sormayı bastıran, düşünmeyi gereksiz hatta sakıncalı gören bir anlayışa dönüşmektedir. Böylece bu ifade, açıklayıcı olmaktan çok susturucu bir işlev görür.

Burada asıl mesele, hikmet kelimesinin neyi kapsadığıdır. Hikmet denildiğinde Tanrının doğadaki fiilleri mi kastedilmektedir, kutsal kitapta yer alan buyruklar mı, yoksa bu buyrukları yorumlayan ve Tanrı adına konuştuğunu iddia eden dinî otoriteler mi. Bu ayrım yapılmadığında, eleştiri ve sorgulama alanı bütünüyle kapatılmakta, insan aklı devre dışı bırakılmaktadır.

İslam tarihi boyunca Kur’an’daki görece sınırlı emir ve yasakların, zamanla ulema ve dinî otoriteler tarafından genişletildiği görülür. Bu genişleme yalnızca ibadet alanıyla sınırlı kalmamış, ahlakı ve gündelik hayatın en küçük ayrıntılarını kapsayan ayrıntılı bir kurallar bütünü ortaya çıkarmıştır. Böyle bir yapıda dinî bilginin sorgulanabilirliği meselesi kaçınılmaz olarak gündeme gelir. Ancak bu noktada çoğu zaman Allah’ın hikmetinden sual edilmez sözü devreye sokularak tartışma kapatılır.

İslam düşüncesinde iman genellikle teslimiyet, rıza ve itaat kavramlarıyla birlikte ele alınır. Kur’an’da geçen işittik ve itaat ettik ifadesi, ideal mümin tavrının özeti olarak sunulur. Bu anlayışta insan, Tanrı karşısında abd yani kul olarak konumlanır. Kul olmak, iradeyi bütünüyle üst iradeye bağlamak anlamına gelir. Bu nedenle mümin, sorgulayan ya da itiraz eden bir özne olmaktan çok, kendisinden isteneni yerine getiren bir fail olarak tanımlanır.

Bu çerçevede soru sormak çoğu zaman iman zayıflığıyla ilişkilendirilir. Tereddüt etmek, kurcalamak ya da anlamaya çalışmak, güven eksikliği olarak görülür. Böylece düşünme faaliyeti inancın merkezinden uzaklaştırılır ve sınırlarına itilir. İman eden insanın düşünmekten çok inanması ve itaat etmesi beklenir.

İbadetlerin yapısı da bu anlayışla uyumludur. Namaz, oruç ve benzeri ritüellerde esas olan, yapılan eylemin anlamı üzerinde düşünmekten ziyade, ritüelin eksiksiz ve doğru şekilde yerine getirilmesidir. Hatta bazı geleneksel yaklaşımlarda ayetlerin anlamını bilmeden okunmasının daha fazla huşu sağladığı söylenir. Bunun gerekçesi, anlam üzerinde düşünmenin zihni meşgul etmesi ve ibadetin amaçlanan sükunet halini bozmasıdır. İbadet, düşünmenin değil, düşünmeden uzaklaşmanın alanı olarak görülür.

Dinî pratiklerin yalnızca bireysel değil, aynı zamanda güçlü toplumsal işlevleri vardır. Tarihsel olarak dinler, özellikle erken dönem ve göçebe toplumlarda toplumsal birliği sağlamanın en etkili araçlarından biri olmuştur. Ortak ritüeller, semboller ve tekrar eden ibadetler, bireyleri tek tek varlıklar olmaktan çıkarır ve onları bir bütünün parçası haline getirir.

Cemaatle kılınan namaz bu duruma açık bir örnektir. Aynı anda ayağa kalkmak, aynı anda rükûya eğilmek ve secdeye varmak, bireysel bilincin geri çekilmesini sağlar. Ortaya senkronize hareket eden kolektif bir beden çıkar. Bu durum askerî disipline benzer bir yapı üretir. Kısa buyruklar, eş zamanlı hareket ve sorgulamadan yerine getirme bu yapının temel özellikleridir.

Böyle kolektif yapılarda düşünme, doğal olarak birlik duygusunu zedeleyen bir unsur olarak algılanır. Çünkü düşünme, farklı görüşlerin ortaya çıkmasına, tartışmaya ve ayrışmaya yol açar. Oysa cemaatlerin ve benzeri yapıların temel ihtiyacı uyumdur. Bu nedenle düşünsel faaliyetin sınırlandırılması, bu yapıların devamlılığı açısından işlevsel kabul edilir.

Dinî yapılarda itaatin sürdürülmesini sağlayan en güçlü psikolojik araçlardan biri suçluluk duygusudur. Birey yaşadığı sorunların nedenini çoğu zaman sistemde ya da otoritede değil, kendi iman eksikliğinde arar. Yeterince ihlaslı olamadığını, ibadetlerini eksik yaptığını düşünür. Böylece eleştiri yönünü sürekli olarak kendi içine çevirir.

Bu mekanizma, otoritenin sorgulanmasını engellerken bireyi daha fazla ibadet etmeye ve daha fazla itaat göstermeye yönlendirir. Sonuçta dinî yapı, kendi ürettiği sorunları düzeltmeye ihtiyaç duymadan varlığını sürdürür. Zikir ayinleri, vecd halleri ve trans benzeri ritüeller de bu çerçevede değerlendirilebilir. Bu pratikler bireysel bilinci geçici olarak askıya alır ve düşünmeyi devre dışı bırakır. Amaç düşünmek değil, kendinden geçmek, yani benliğin çözülmesidir.

Bu tablo, dinî inanç sistemlerinin temel amacının her zaman hakikatin akıl yoluyla araştırılması olmadığını gösterir. Tarihsel ve sosyolojik açıdan bakıldığında dinler, çoğu zaman toplumsal birlik, itaat ve birlikte hareket etme yeteneği üretmiştir. Bu işlev, düşünmenin teşvik edilmesini değil, sınırlandırılmasını gerekli kılmıştır.

Düşünme bireyi özgürleştirebilir ve hakikate yaklaştırabilir. Ancak aynı zamanda toplumsal uyumu zorlaştırır. Bu nedenle düşünme, dinî ve siyasal otoriteler tarafından çoğu zaman tehlikeli bir faaliyet olarak görülmüştür. Birlik mi hakikat mi. Düşünmeden kurulan güçlü cemaatler mi, yoksa sorgulayarak ilerleyen ama ayrışan bireyler mi. Ebetteki din siyaset cemaat ya da diğer insani topluluklar resmi topluluklarda buna dahil askerlik müessesi bile düşünmeyi akl etmeyi değil kayıtsız şartsız itaat etmeyi sorgulamamayı düşünmemeyi emreder düşünen akl eden sorgulayan kişileri de problem olarak kabul eder.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir