Tanrının varlığına birliğine ezeli ve ebedi olduğuna kadiri mutlak alimi mutlak ve rahimi mutlak olduğuna aklen kalben ve bütün varlığımla iman etmiş biri olarak Kuranı Kerime baktığımda insanın yaratılış gayesiyle ilgili dört temel vurgu öne çıkar. Kulluk imtihan halifelik ve emanet. İnanç bağlamında bu kavramlar çoğu mümin için tartışmasız kabul edilir ve bu kabulün psikolojik olarak anlaşılır bir tarafı vardır. Ancak aynı Kuranda insan sürekli olarak düşünmeye akletmeye ve sorgulamaya çağrılır. Ayetler yalnızca inanmayı değil anlamayı da talep eder. Bu nedenle bu dört kavramı yalnızca iman kalıpları içinde değil düşünsel bir mesafeyle yeniden ele almak meşru görünmektedir.
Zariyat suresinde insanın ve cinlerin yaratılış gerekçesi kulluk olarak ifade edilir. Klasik meallerde bu ibadet şeklinde çevrilir bazı modern yorumlarda ise tanımak ve bilinmek anlamı öne çıkarılır. Ancak Tanrı kadiri mutlak ve gani mutlak ise yani hiçbir şeye ihtiyacı yoksa insanın ona kulluk etmesinin onu tanımasının ve övmesinin nasıl bir gerekçesi olabilir sorusu ortaya çıkar. İnsanın ibadetinin Tanrının kudretine ya da bilgisine zerre kadar bir katkı sağlamadığı açıktır. Hikmetinden sual olmaz denilerek burada durulabilir. Fakat Kurandaki düşünmeye çağrı bu soruyu sormayı kaçınılmaz hale getirir.
Eğer Tanrı kulluk için yaratıyorsa neden insanı bu kadar problemli bir varlık olarak yaratmıştır sorusu belirir. İnsanlık tarihi savaşlar zulümler soykırımlar ve sömürülerle doludur. İnsan özgür iradesiyle çoğu zaman kulluk idealinin tam tersine yönelmiştir. O halde neden özgür iradeye sahip ama sistematik zulme yönelmeyecek bir varlık formu tercih edilmemiştir. Tanrının kendini tanıtmak istemesi fikri Tanrıyı insani psikolojik ihtiyaçlarla donatmak anlamına gelen bir antropomorfizm riski taşır. Görülmek takdir edilmek bilinmek gibi ihtiyaçlar insanidir. Bunları mutlak ve aşkın bir varlığa atfetmek sorgulayan bir zihin için ikna edici görünmemektedir.
Kuranda hayat açıkça bir imtihan olarak tanımlanır. Mülk suresinde ölüm ve hayatın hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için yaratıldığı söylenir. Ancak Tanrı bütün ihtimalleri ezelden bilen ve bu ihtimallerin gerçekleşmesi için gerekli bütün şartları yaratan bir varlık olarak düşünülüyorsa imtihan kavramı ciddi bir problem üretir. Henüz zaman başlamamışken süreç baştan sona biliniyorsa Tanrı açısından nasıl bir imtihandan söz edilebilir. İmtihan bilgi eksikliğiyle anlamlıdır. Öğretmen öğrencisini tanımadığı için sınav yapar. Geleceğini tüm ayrıntılarıyla bilen bir öğretmenin sınav yapmasıyla bu durum aynı kategoriye girmez. Bu durumda imtihan kimin içindir sorusu ortaya çıkar. Tanrı için değilse insanın kendisi için mi. Eğer öyleyse neden bu kadar ağır acı ve zulüm potansiyeline sahip bir sahne kurulmuştur sorusu cevapsız kalır.
Kurana göre insan yeryüzünde halife olarak konumlandırılmıştır. Yeryüzünde tasarruf edebilen toprağı işleyen doğayı dönüştüren yeni yapılar inşa eden tek canlı insandır. Bu yönüyle halifelik insanın diğer canlılardan farklı konumunu açıklayan tutarlı bir kavramdır. Ancak insan aynı zamanda yeryüzünde kendi türünü ve diğer canlıları kitlesel yok oluşlara sürükleyebilen tek varlıktır. Ekosistemi bozan savaşlar çıkaran ve gezegeni tahrip eden tür yine insandır.
Eğer insan Tanrı adına yeryüzünde tasarruf eden bir vekil ise ortaya çıkan manzara ciddi bir gerilim üretir. Sonsuz merhamet sahibi bir Tanrının halifesi neden bu kadar merhametsiz bir potansiyel taşır sorusu burada belirir. Halifelik ideali ile fiili tarih arasındaki uçurum kötülük problemini daha da derinleştirir. Tanrının merhameti ile insanın zulmü arasındaki ilişki akıl yürütmeye çalışan zihin için netleşmez.
Ahzab suresinde anlatılan emanet sahnesi bu gerilimi daha da artırır. Emanet göklere yere ve dağlara sunulur onlar bu yükü taşımaktan çekinir insan ise yüklenir ve ayet insanın çok zalim ve çok cahil olduğunu söyler. Burada temel bir düşünsel itiraz ortaya çıkar. İnsan kendi kendini var etmemiştir. Yetenekleri zaafları eğilimleri akıl ve irade kapasitesi onu yaratan Tanrının takdiriyle belirlenmiştir. Eğer insan çok zalim ve çok cahil ise bu nitelikler ne kadar özgür seçimin ne kadar yaratılış dizaynının sonucudur sorusu kaçınılmazdır.
Tanrı dileseydi insanı bu kadar zalim ve cahil yaratmayabilirdi. Dağların ve göklerin çekindiği bu ağır sorumluluğu üstlenmeyecek bir yapı tercih edilebilirdi. Bir mühendis yaptığı makine yanlış çalıştığında onu suçladığında sorun makinede değil tasarımdadır. Bu analoji Tanrı insan ilişkisine bire bir uygulanmak zorunda değildir elbette. Ancak insanı bu kadar ağır bir emanetle donatıp ardından çok zalim ve çok cahil diye nitelemek düşünsel düzlemde ciddi sorular üretmektedir.
Sonuç olarak Kuranda insanın yaratılış gayesi kulluk imtihan halifelik ve emanet kavramları etrafında anlatılır. İnanan bir zihin için bu çerçeve anlamlı olabilir. Ancak Kurandaki akletme çağrısına kulak verildiğinde şu sorular açıkta kalmaktadır. Kadiri mutlak bir Tanrı neden bu kadar problemli bir varlığı kulluk için yaratır. Her şeyi ezelden bilen bir Tanrı için imtihanın anlamı nedir. Halifelik insanın fiili zulmüyle nasıl yan yana getirilebilir. Emaneti yüklenen insan çok zalim ve çok cahil ise bu nitelendirme ne kadar özgür iradeye ne kadar yaratılış dizaynına aittir.
Ben bu soruları Kurandaki düşünme çağrısına cevap vermeye çalışan biri olarak sormaya devam ediyorum. Şimdilik zihnimi tam olarak ikna eden cevaplara ulaşabilmiş değilim.
Bir yanıt yazın