Yaşamda kalma dürtüsü, insanın ve genel olarak her varlığın kendi varlığını sürdürmeye yönelen temel eğilimidir. Bu dürtü, bilinçli bir karar ya da ahlaki bir tercih değildir. Varlığın kendisinden kaynaklanan ontolojik bir zorunluluktur. Bir varlık, var olduğu ölçüde, var olmaya devam etmeye yönelir. Aksi halde varlık, kendi doğasıyla çelişmiş olur.
Bu eğilim felsefede en açık biçimiyle Baruch Spinoza tarafından düşünülmüştür. Spinoza’ya göre yaşamda kalma dürtüsü, yalnızca biyolojik hayatta kalma refleksi değildir. O, bir varlığın özünün fiili ifadesidir. Yani insanın yaşamda kalmak istemesi, sonradan edinilmiş bir içgüdü değil, insanın ne olduğunun zorunlu sonucudur. İnsan düşündüğü, arzuladığı, korktuğu, sevindiği ölçüde bu dürtüyü farklı biçimlerde yaşar.
Osmanlıca ve klasik kavramlarla ifade edildiğinde yaşamda kalma dürtüsü, beka meyli olarak adlandırılabilir. Beka, varlığın devamı demektir. Meyil ise yönelim. İnsan, farkında olsun ya da olmasın, sürekli olarak kendi bekasına yönelir. Açlık hissi, tehlikeden kaçma refleksi, sevilme ihtiyacı, saygınlık arayışı, güvenlik isteği bu meylin farklı tezahürleridir. Aynı kökten gelen hıfz-ı nefs ifadesi, kişinin kendini koruma yönelimini anlatır. Ancak Spinoza’nın çerçevesinde bu koruma, yalnızca bedeni değil, insanın bütün varoluşunu kapsar.
Yaşamda kalma dürtüsü bilinçsiz düzeyde ortaya çıktığında iştah şeklinde yaşanır. Açlık, susuzluk, dinlenme ihtiyacı bu düzeydedir. Bilinç kazandığında ise arzu halini alır. İnsan artık sadece yaşamak istemez, daha güçlü, daha güvende, daha anlamlı bir hayat sürmek ister. Bu noktada dürtü, insanın duygularını ve düşüncelerini de şekillendirir. İnsan sevinir, çünkü gücü artmıştır. Kederlenir, çünkü gücü azalmıştır. Sevinç ve keder, yaşamda kalma dürtüsünün artış ve azalış biçimleridir.
Bu dürtü ne iyi ne kötüdür. Ahlaki bir değer taşımaz. O, varlığın yasasıdır. İnsan çoğu zaman bu dürtüyü bastırdığını, fedakarlık yaptığını ya da kendinden vazgeçtiğini düşünür. Oysa daha dikkatli bakıldığında, bu davranışların bile başka bir düzeyde varlığı koruma amacı taşıdığı görülür. İnsan bir başkası için kendini feda ettiğinde bile, kendi varlığını daha büyük bir anlam içinde sürdürmektedir. Yani dürtü biçim değiştirir ama ortadan kalkmaz.
Yaşamda kalma dürtüsü anlaşılmadığında insan edilgin hale gelir. Korkular, bağımlılıklar ve kör arzular bu dürtünün bilinçsizce yaşanmasından doğar. Anlaşıldığında ise insan daha etkin bir varoluşa geçer. Bu durumda insan, yaşamda kalma dürtüsünün esiri olmaz, onu tanır. Tanımak, onu yok etmek değil, onunla birlikte bilinçli yaşamaktır.
Bu nedenle yaşamda kalma dürtüsü, insanın en ilkel yanı olduğu kadar, en derin felsefi anahtarıdır. İnsan kendini ahlak, inanç ya da idealler üzerinden değil, önce bu dürtü üzerinden tanıdığında, kendi doğasına daha yakın bir kavrayışa ulaşır. Spinoza’nın radikal yanı da burada ortaya çıkar. İnsan, yaşamda kalma dürtüsünden kurtularak değil, onu anlayarak özgürleşir.
Bir yanıt yazın