Spinoza nın dilinden
Varlığın düzeni ve insanın bu düzen içindeki yerine dair ontolojik bir hikaye. Sınırlı olan sınırsızı ihata edemez sınırlı olan insan kendi sınırları ile anlam inşaa eder buradaki anlatım tanrının hakikati değil insanın kendi sınırları içerindeki insani bir metafizik kurgudur. Bu anlatıyı, varlığın içinden geçen uzun ve kesintisiz bir hikâye gibi düşünmek gerekir.
Hikâye, her şeyin dayandığı fakat kendisi hiçbir şeye dayanmayan bir temel ile başlar. Buna TÖZ CEVHER denir. CEVHER, varlığı kendinden olan var olmak için dışarıdan bir illete muhtaç olmayandır. Çünkü o kendisinin nedenidir yani illet-i zâtiyedir. Bir şeyin varlığı kendi zatından çıkıyorsa, onun var olmaması düşünülemez. Bu nedenle burada ZORUNLULUK, Zorunluluk, başka türlü olamama hâlidir. Bir şeyin varlığı, gerçekleşmesi ya da sonucu kendi dışında bir seçeneğe açık değilse, o durum zorunlu olarak nitelendirilir. Yani olabilirlik alanı kapalıdır, yani ZARURET, ve BELİRLENMİŞLİK, belirsiz olanın belirli hâle gelmesi demektir. Mutlak ve sınırsız olanın bir sınır kazanarak görünür hâle çıkmasını ifade eder. Yani var olanın yalnızca var olması değil, şu biçimde, şu ölçüde ve şu özelliklerle ortaya çıkmasıdır. yani TAYYÜN, ortaya çıkar. CEVHER keyfi değildir, ihtimaller arasında salınmaz. O ne ise odur.
Bu noktada TANRI YA DA DOĞA ifadesi anlam kazanır. Buradaki Tanrı, irade buyuran bir hâkim değil, varlığın kendisidir. Doğa ise Tanrı’dan ayrı bir sahne değil, Tanrı’nın zahir oluşudur. Hak ile tabiat arasında bir ayrım yoktur. İkisi aynı hakikatin iki adıdır.
CEVHER insan idrakine doğrudan görünmez. Kendini SIFATLAR, yani ÖZNİTELİKLER aracılığıyla açar. SIFAT, cevherin zatına ait olan ve akıl tarafından zorunlu olarak idrak edilen yönüdür. İnsan bu sıfatlardan yalnızca ikisini kavrayabilir. Bunlardan biri FİKİR, yani DÜŞÜNCE sahasıdır. Diğeri CİSMANİYET, yani UZAM sahasıdır. Aynı hakikat, bir yönden fikir olarak, diğer yönden beden olarak görünür. Mesela bir insanın ürkmesi, beden sahasında kalbin hızlanmasıdır. Aynı anda fikir sahasında korku tasavvuru ortaya çıkar. Biri diğerine sebep olmaz. Aynı hâlin iki ayrı tecellisidir.
Bu sıfatların altında ortaya çıkan her şey KİP yani ARAZ. Sonradan ortaya çıkan ortaya çıkması içinde başka ARAZ lara ihtiyaç duyan başka bir ifade ile bir nedensellik zincirinin sonucu doğan şey ARAZ, kendi başına kaim olamaz. CEVHER e dayanır. İnsan, hayvan, taş, bir düşünce, bir sevinç hâli hep birer ARAZ’dır. Hepsi geçicidir, sınırlıdır ve başka arazlarla ilişki içindedir. Bu yüzden varlık âleminde ŞEYLERİN DÜZENİ VE BAĞLANTISI, yani NİZAM VE İRTİBAT vardır. Aynı düzen, düşünce alanında FİKİRLERİN DÜZENİ VE BAĞLANTISI olarak görünür. Bedende olan, fikirde karşılık bulur. Bu bir etkileme değil, mutabık bir akıştır.
Kâinattaki tesanüt, teavün, tecâvüb, teanuk, musahhariyet, intizamın bir tek “Müdebbir’in tertibiyle idare edildikleri ve Mürebbi’nin tedbiriyle sevk edildiklerine bir işarettir
İnsan bu düzen içinde bir ARAZ olarak yer alır. Var olduğu sürece varlığını muhafazaya yönelir. Bu yönelim VARLIKTA KALMA ÇABASI, yani BEKA MEYLİ’dir. Bu meyil, insanın en temel hareketidir. Bilinçsiz düzeyde bu HAL İŞTAH olarak ortaya çıkar. Açlık, susuzluk, kaçma refleksi buna örnektir. Bilinç kazandığında bu yönelim ARZU, yani ŞEVK halini alır. İnsan artık ne istediğini bilir.
İnsan âlemle temas ettikçe ETKİLENİMLER TEESSÜR yaşar . Bu teessürler duygu durumlarını , yani AHVAL-İ NEFSİYE’yi doğurur. Gücün artışı sevinçtir, gücün eksilmesi kederdir. Burada KUVVET kavramı belirleyici olur. İnsanın ETKİ ETME GÜCÜ, yani FİİL KUVVETİ arttıkça insan faal hale gelir. ETKİLENME GÜCÜ, yani İNFİAL KUVVETİ baskın oldukça insan edilginleşir.
Bu edilgin hâl KULLUK olarak adlandırılır. UBUDİYET Bu, bir sultana boyun eğmekten ziyade, tutkuların ve dış sebeplerin hâkimiyetinde yaşamaktır. İnsan öfkesini, korkusunu, hırsını neden yaşadığını bilmeden sürükleniyorsa, kuldur. ÖZGÜRLÜK ise, yani HÜRRİYET, keyfine göre seçim yapmak değildir. Hürriyet, insanın kendisini belirleyen illetleri bilmesi ve bu bilgiyle hareket etmesidir.
Bu noktada BİLGİ meselesi ortaya çıkar. Bilginin ilk mertebesi İMGELEM’dir, yani TAHAYYÜL. Bu düzeyde insan görüntülere dayanır ve YETERSİZ FİKİRLER üretir. Zanlar, vehimler bu sahadadır. İkinci mertebede AKIL, yani AKL-I NAZARÎ devreye girer. Burada insan zorunlu bağları kavrar ve YETERLİ FİKİRLER oluşur. En yüksek mertebede ise SEZGİSEL BİLGİ, yani MARİFET-İ ŞUHÛDÎ vardır. Bu düzeyde insan, tekil bir şeyi bütün nizam içindeki yeriyle birlikte idrak eder.
Bu idrak, ÖZ ve VAROLUŞ ayrımını da açık eder. ÖZ, yani MAHİYET, bir şeyin ne olduğudur. VAROLUŞ, yani VÜCUT, onun fiilen mevcut olmasıdır. ARAZ larda bu ikisi ayrıdır. İnsan var olabilir ama mahiyetine uygun yaşamayabilir. CEVHERDE ise bu ayrım yoktur. Bu yüzden CEVHER ebedidir . EBEDİYET, sonsuz zaman değildir. ZAMANSIZLIK demektir. ZAMAN ise değişen arazların idrak ediliş biçimidir.
İnsan bilgiyle faal hale geldikçe EYLEM yani FİİL ortaya çıkar. FİİL, insanın kendi tabiatından çıkan davranıştır. Buna karşılık TUTKU, yani İNFİAL, dış sebeplerin sürüklemesidir. İnsan fiil sahibi oldukça ESENLİK hâline yaklaşır. ESENLİK, yani SAÂDET, geçici haz değil, kuvvetin akılla gerçekleşmiş hâlidir.
Bu yolculuğun zirvesinde TANRI’nın zihinsel sevgisi MAHABBET-İ AKLİYE. Bu sevgi korkudan doğmaz, beklentiye dayanmaz. Varlığın zorunlu nizamını idrak etmekten doğan derin bir sevinçtir. İnsan burada kendini âlemden kopuk bir benlik olarak değil, âlemin idrak kazanmış bir tecellisi olarak yaşar. Hikâye burada sona ermez. Çünkü bu idrak, insanın her an yeniden inşa ettiği bir şuur hâlidir. Değişen düzen değil, onu anlayan idraktir.
Bir yanıt yazın