Hakikat, var olanın olduğu gibi bilinmesidir. O, insanın kanaatine bağlı değildir. İnsan onu kabul etse de etmese de hakikat varlığını sürdürür. Yerçekimi bir inanç değildir, ölüm bir kanaat değildir, neden sonuç ilişkileri bir uzlaşı ürünü değildir. Hakikat bu anlamda geneldir ve bireyden bağımsızdır. İnsan yalnızca hakikati kavrar ya da kavrayamaz, fakat onu keyfine göre değiştiremez. Aristoteles bu durumu bir şeyin ne ise o olarak bilinmesi şeklinde ifade eder. Bir insanın yanılması mümkündür, fakat bu yanılma hakikati öznel kılmaz.
Hurafe ise bilginin değil, inanma ihtiyacının ürünüdür. Hurafe, çoğu zaman sınanmamış, gerekçelendirilmemiş ve kuşaktan kuşağa aktarılmış kabullerdir. Temelinde korku, belirsizlik ve kontrol arayışı vardır. İnsan anlamlandıramadığı olaylar karşısında aklını kullanmak yerine sembollere, gizli güçlere ve kutsallaştırılmış anlatılara sığınır. Bu sığınma biçimi bireyi rahatlatır ama hakikate yaklaştırmaz. Hurafe genellikle kişisel ya da toplumsal alışkanlıklarla güç kazanır, fakat bu yaygınlık onu hakikat yapmaz.
Bu noktada hakikat öznel midir sorusu ortaya çıkar. Felsefe tarihinin büyük kısmı bu soruya hayır cevabını verir. Platon için duyularla algılanan dünya kişisel yorumlarla doludur ve bu yüzden güvenilmezdir. İnsanların çoğu gölgeleri gerçek sanır. Hakikat ise kişisel algıların ötesinde, değişmeyen bir düzendedir. İnsanlar hakikati farklı derecelerde anlayabilir, fakat bu farklılık hakikatin kendisini çoğullaştırmaz.
Buna karşılık insan deneyimi öznel bir alandır. Aynı olay farklı insanlarda farklı duygular uyandırabilir. Bir savaş bir kişi için kahramanlık, bir başkası için yıkım anlamına gelebilir. Ancak savaşın kendisi, ölümler ve yıkım olgusu, öznel değildir. Burada sıklıkla yapılan hata, deneyimin öznelliğini hakikatin öznelliğiyle karıştırmaktır. Hisler kişiseldir, hakikat kişisel değildir.
Immanuel Kant bu ayrımı daha dikkatli bir biçimde kurar. Ona göre insan hakikati olduğu gibi değil, kendi zihinsel çerçevesi içinden kavrar. Bu durum hakikatin öznel olduğu anlamına gelmez, insan bilgisinin sınırlı olduğu anlamına gelir. Hakikat geneldir, fakat ona ulaşma biçimimiz insanidir.
Peki birilerinin hakikat olarak kabul ettiğini başkaları hurafe olarak görüyorsa bu durum nedir. Bu soru hakikat ile inanç arasındaki sınırı gösterir. Burada çoğu zaman karşı karşıya gelen şey iki hakikat değil, bir hakikat iddiası ile bir inançtır. Bir görüş delile, gözleme ve akla dayanıyorsa hakikat iddiasında bulunur. Diğer görüş ise alışkanlığa, otoriteye ya da korkuya dayanıyorsa hurafe niteliği taşır. Francis Bacon bu durumu zihnin putları olarak adlandırır. İnsanlar kendi alışkanlıklarını ve kabullerini mutlaklaştırır, sonra da bunları hakikat sanır.
Bu nedenle bir toplumda yaygın olarak kabul edilen bir inanış, başka bir toplumda hurafe olarak görülebilir. Bu görecelilik hakikatin göreceli olduğunu değil, insanların hakikatle kurduğu ilişkinin sorunlu olduğunu gösterir. Tarih boyunca dünyanın merkezde olduğu inancı hakikat sanılmış, sonrasında hurafe olarak görülmüştür. Burada değişen hakikat değil, insan bilgisidir.
Sonuç olarak hakikat genel ve bireyden bağımsızdır. Hurafe ise kişisel ya da toplumsal kabullerden beslenen, gerekçesiz inanışlardır. Birilerinin hakikat dediğine başkalarının hurafe demesi, çoğu zaman hakikatin değil, hakikat iddialarının çatışmasıdır. İnsan hakikati değil, kendi inancını savunur. Felsefenin temel görevi de tam bu noktada başlar. İnancı bilgiden, kanaati hakikatten ayırmak. Çünkü bu ayrım yapılmadığında hurafe hakikat kılığına girer ve insan hem kendini hem dünyayı yanlış okumaya başlar.
Bir yanıt yazın