Ontoloji ve teoloji, insan düşüncesinin varlık karşısında aldığı iki temel tutumu temsil eder. Bu iki alan bazen aynı sorular etrafında döner, bazen de aynı sorulara tamamen farklı cevaplar verir. Çekişmeleri de uzlaşmaları da buradan doğar. Ontoloji varlığı, teoloji ise kutsalı merkeze alır. İnsan aklı bu iki alan arasında tarih boyunca gidip gelmiştir.
Ontoloji, varlık nedir sorusunu soran felsefe disiplinidir. Ne vardır, var olan şeyler nasıl vardır, varlık bir midir çok mudur, değişen şey gerçekten var mıdır, değişmeyen bir öz var mıdır gibi sorular ontolojinin alanına girer. Ontoloji için temel mesele, bir şeyin var olup olmadığı değil, var olmanın ne anlama geldiğidir. Bu yüzden ontoloji Tanrı’yı da, doğayı da, insanı da aynı mesafeden ele alır. Ontoloji için Tanrı varsa bile bu önce bir varlık problemidir.
Bu yaklaşımın klasik örneğini Aristoteles’te görürüz. Aristoteles varlığı töz kavramı üzerinden ele alır. Ona göre var olan şeyler belirli bir öz ve form taşır. Tanrı fikri bile onun sisteminde ontolojik bir zorunluluk olarak ortaya çıkar. Yani Tanrı önce inanılan bir varlık değil, varlık düzenini açıklamak için düşünülen bir ilkedir. Burada ontoloji inançtan değil, akıldan hareket eder.
Teoloji ise Tanrı nedir sorusuyla başlar. Teoloji için temel veri vahiydir, kutsal metindir ve inançtır. Varlık sorusu Tanrı’ya göre anlam kazanır. Ne vardır sorusu yerine Tanrı neyi yaratmıştır sorusu öne çıkar. Teoloji varlığı bağımsız olarak değil, yaratılmışlık bağı içinde ele alır. Bu nedenle teolojide varlık, Tanrı’ya bağımlıdır. Tanrı merkezde, varlık çevrededir.
Orta çağda bu yaklaşım sistemli bir hâl alır. Thomas Aquinas ontoloji ile teolojiyi uzlaştırmaya çalışan en önemli isimlerden biridir. Aquinas’a göre akıl Tanrı’nın yarattığı düzeni kavrayabilir. Ontoloji aklın alanıdır, teoloji ise vahyin. Bu iki alan çelişmez, çünkü ikisinin de kaynağı Tanrı’dır. Ancak bu uzlaşma eşit bir ilişki değildir. Ontoloji teolojiye tâbidir. Akıl, inançla sınırlandırılmıştır.
İşte çekişme tam bu noktada başlar. Ontoloji, varlığı açıklarken herhangi bir kutsal otoriteye dayanmak zorunda değildir. Teoloji ise açıklamanın sınırlarını baştan belirler. Ontoloji sorar, teoloji cevap verir. Ontoloji şüphe eder, teoloji kesinlik sunar. Ontoloji için hiçbir varlık dokunulmaz değildir, teoloji için Tanrı tartışılamazdır. Bu yüzden ontoloji özgürleştirici, teoloji sınırlayıcı bir etki doğurabilir.
Yeni çağla birlikte bu gerilim açık bir çatışmaya dönüşür. Ontoloji Tanrı’yı açıklamanın zorunlu bir unsuru olmaktan çıkarır. Varlık, Tanrı olmadan da düşünülebilir hâle gelir. Bu noktada teoloji, ontolojiyi tehdit olarak algılar. Çünkü varlığı Tanrı’dan bağımsız düşünmek, kutsal anlatının merkezini sarsar. Ontoloji ise teolojiyi düşünceyi donduran bir yapı olarak görür.
Ancak her zaman çatışma olmaz. Bazı dönemlerde uzlaşma da mümkündür. Ontoloji, Tanrı’yı bir inanç nesnesi olarak değil, bir varlık problemi olarak ele aldığında teolojiyle aynı dili kısmen paylaşabilir. Teoloji de aklı tamamen dışlamadığında ontolojik düşünceye alan açabilir. Bu uzlaşma kırılgandır ve çoğu zaman geçicidir.
Bir insan evren neden var sorusunu sorduğunda ontolojik bir soru sorar. Bu soru cevabını doğa yasalarında, zorunlulukta ya da varlığın kendisinde arar. Aynı soruya Tanrı yarattığı için cevabı verildiğinde bu teolojik bir cevaptır. İki cevap aynı soruya verilmiştir ama dayandıkları zemin tamamen farklıdır.
Sonuç olarak ontoloji varlığı anlamaya çalışan aklın disiplinidir. Teoloji ise varlığı kutsal bir anlatı içinde açıklayan inancın disiplinidir. Ontoloji geneli, teoloji otoriteyi temsil eder. Çekişmeleri, aklın özgürlük talebi ile inancın kesinlik ihtiyacından doğar. Uzlaşmaları ise aklın sınırlarını kabul ettiği, inancın da aklı bütünüyle dışlamadığı anlarda mümkündür. İnsanlık tarihi bu iki yaklaşımın bazen çatışarak, bazen yan yana ilerleyerek oluşturduğu uzun bir düşünce serüvenidir.
Bir yanıt yazın