Yokluk Nedir

Yokluk nedir sorusu varlık sorusunun gölgesinde ama ondan hiç de daha az önemli olmayan bir sorudur. Hatta birçok filozofa göre yokluk anlaşılmadan varlık da anlaşılamaz. Bu nedenle felsefe tarihi boyunca yokluk ya tamamen reddedilmiş ya sınırlı biçimde kabul edilmiş ya da insan varoluşunun merkezine yerleştirilmiştir.

Bu soruya en sert cevabı veren filozof Parmenides’tir. Ona göre yokluk yoktur. Yokluk düşünülemez. Çünkü düşünmek var olan bir şeyi düşünmektir. Eğer yokluğu düşünmeye çalışırsak aslında hiçbir şey düşünmüyor oluruz. Bu yüzden Parmenides için yokluk imkansızdır. Değişim de bu nedenle bir yanılsamadır. Çünkü değişim yokluktan varlığa ya da varlıktan yokluğa geçişi gerektirir. Bu yaklaşımda yokluk mutlak biçimde reddedilir.

Platon bu katı reddi yumuşatır. Yokluğu mutlak hiçlik olarak değil varlıktan pay almama olarak düşünür. Bir şey eksik olabilir. Kusurlu olabilir. İdea’ya tam katılmamış olabilir. Platon’da yokluk mutlak bir hiçlik değildir. Göreli bir yokluk vardır. Bir şey başka bir şeye göre yok olabilir. Bu nedenle yokluk varlığın karşıtı değil onun gölgesidir.

Aristoteles yokluğu potansiyel kavramı üzerinden düşünür. Ona göre mutlak yokluk yine kabul edilmez. Ama henüz gerçekleşmemiş olan mümkündür. Bir tohumda ağaç henüz yoktur ama potansiyel olarak vardır. Bu yüzden yokluk Aristoteles’te imkansızlık değil gerçekleşmemişliktir. Yokluk burada oluşun bir momentidir.

Orta Çağ’da yokluk çoğu zaman Tanrı merkezli düşünülür. Tanrı mutlak varlıktır. Yokluk Tanrı’dan uzaklıktır. Yaratılmış olanlar kendi başlarına varlığa sahip değildir. Varlıklarını Tanrı’dan alırlar. Yokluk burada ontolojik bir eksikliktir. Ama yine mutlak hiçlik değildir.

Modern dönemde yokluk ilk kez insan bilinciyle birlikte düşünülmeye başlanır. Jean-Paul Sartre yokluğu bilincin içine yerleştirir. Ona göre insan bilinci kendisiyle dünya arasına bir mesafe koyar. Bu mesafe yokluktur. İnsan bir şey değildir. O hep olmadığı şeydir. Bu yüzden yokluk insan özgürlüğünün şartıdır. İnsan ancak yokluk sayesinde kendini aşabilir. Yokluk burada bir eksiklik değil bir imkandır.

Bu düşünceyi en derin biçimde dönüştüren isim Martin Heidegger’dir. Heidegger yokluğu ne basit bir hiçlik ne de sadece mantıksal bir karşıt olarak görür. Yokluk insanın varlıkla kurduğu ilişkide ortaya çıkar. Kaygı deneyiminde dünya anlamını yitirir. Nesneler geri çekilir. İşte bu anda yokluk hissedilir. Yokluk bir şey değildir ama varlığın açılmasını mümkün kılar. Heidegger’in meşhur ifadesiyle yokluk yoklar. Yani yokluk pasif değildir. Varlığın görünür olmasına alan açar.

Bu yaklaşımların tamamını hesaba katarak geniş ama sade bir yokluk tanımı yapmak mümkündür. Yokluk mutlak bir hiçlik değildir. Düşünülemez bir boşluk değildir. Yokluk varlığın karşısında duran bir düşman da değildir. Yokluk varlığın sınırıdır. Görünmeyenidir. Eksik olanıdır. Geri çekilenidir. Henüz olmayanıdır.

En anlaşılır ifadeyle yokluk şudur. Bir şeyin olmaması değil. Bir şeyin henüz olmaması. Artık olmaması. Ya da anlamını geçici olarak yitirmesi. Yokluk insan için özellikle önemlidir çünkü insan kendi varlığını yokluk ihtimaliyle birlikte yaşar. Ölüm bu yüzden merkezidir. Seçim bu yüzden mümkündür. Özgürlük bu yüzden vardır.

Sonuç olarak felsefede yokluk boş bir hiçlik değil. Varlığın anlaşılmasını mümkün kılan bir ufuktur. Varlık kendini ancak yokluk ihtimaliyle birlikte açar. Bu yüzden yokluk varlığa karşı değil. Varlıkla birlikte düşünülmesi gereken temel bir boyuttur.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir