Varlık nedir sorusu felsefenin en eski ve en temel sorusudur ve bu soru tarih boyunca tek bir cevapla değil birbirini tamamlayan ve kimi zaman çatışan düşünme biçimleriyle ele alınmıştır. Bu yüzden yapılabilecek en doğru şey tek bir filozofun tanımını vermek değil bu sorunun felsefi serüvenini süzerek geniş ama sade bir çerçeve çizmektir.
Bu soruyu ilk defa açık biçimde soran filozof Parmenides’tir. Ona göre varlık vardır ve yokluk yoktur. Bu cümle basit görünür ama çok radikaldir. Parmenides varlığı değişmez, bölünmez ve ezeli kabul eder. Değişim bir yanılsamadır. Eğer bir şey değişiyorsa o zaman bir an yoktur demektir ama yokluk düşünülemez. Bu yüzden Parmenides için varlık akılla kavranan sabit bir bütündür. Burada varlık mantıksal zorunluluk olarak düşünülür.
Platon bu yaklaşımı alır ama dünyaya uygular. Ona göre asıl var olanlar idealar dünyasındadır. Masa dediğimiz şey değişir ama masa ideası değişmez. Bu yüzden Platon’da varlık duyularla algılanan şeylerde değil onların değişmeyen özlerinde bulunur. Varlık burada gerçeklik derecesi olan bir şeydir. Daha değişmez olan daha çok vardır.
Aristoteles bu çizgiyi yere indirir. Ona göre varlık bir tek biçimde söylenmez. Varlık çok anlamlıdır. Ama en temel anlamıyla varlık tözdür. Yani kendi başına var olandır. Bir ağaç, bir insan, bir hayvan. Aristoteles’te varlık hem madde hem form birlikteliğidir. Değişim gerçektir ama bu değişim bir potansiyelin gerçekleşmesidir. Varlık burada oluşu da kapsar.
Orta Çağ’da varlık sorusu Tanrı merkezli düşünülür. Tanrı zorunlu varlıktır. Diğer her şey mümkün varlıktır. Bu çizgide varlık derecelidir ve kaynağını Tanrı’dan alır. Ancak bu yaklaşım varlığı çoğu zaman Tanrı kavramına indirger.
Modern felsefede kırılma Immanuel Kant ile gelir. Kant’a göre varlık bir yüklem değildir. Yani var olmak bir şeyin özelliklerine eklenen bir nitelik değildir. Bir şeyin var olup olmadığını deneyim alanı belirler. Biz varlığı olduğu gibi bilemeyiz. Sadece bize göründüğü haliyle biliriz. Bu noktada varlık artık zihinden bağımsız saf bir nesne olmaktan çıkar. İnsan bilincinin koşullarıyla ilişkili hale gelir.
Georg Wilhelm Friedrich Hegel varlığı durağan değil dinamik düşünür. Varlık tek başına boş bir soyutlamadır. Hemen karşısına yokluk çıkar ve bu ikisinin birliği oluşu meydana getirir. Varlık süreçtir. Kendini açarak ilerler. Tarih bu sürecin sahnesidir. Varlık burada kendini bilince doğru açan bir harekettir.
Bu uzun geleneği kökten sorgulayan isim Martin Heidegger’dir. Heidegger’e göre tüm bu düşünceler var olanları açıklamış ama varlığın kendisini unutmuştur. Varlık bir şey değildir. Bir nesne değildir. Bir en yüksek varlık değildir. Varlık var olanların kendini açma biçimidir. Anlam ufkudur. İnsan bu açılmanın gerçekleştiği yerdir. Varlık zamanla birlikte düşünülmelidir çünkü varlık sabit değil açılan bir süreçtir.
Varlık herhangi bir şey değildir. Varlık şeylerin şey olarak ortaya çıkabilmesini sağlayan temel açıklıktır. Bir şeyin var olması onun sadece bulunması değil anlamlı biçimde görünmesidir. Bu anlam bazen değişmez bir öz gibi düşünülmüş bazen süreç olarak ele alınmış bazen zihnin koşullarına bağlanmış bazen de zamansal bir açılma olarak kavranmıştır.
En sade ifadeyle varlık şudur. Bir şeyin yoklukta kaybolmadan görünür olması. Kendini belli etmesi. Anlam taşıması. Varlık ne yalnızca nesnedir ne yalnızca düşüncedir. Varlık insanla birlikte açılan ama insana indirgenmeyen bir gerçeklik alanıdır. Bu yüzden varlık nedir sorusu tek bir tanım değil bir uyanıklık halidir. Dünyayı hazır verilmiş nesneler toplamı olarak değil anlam kazanan bir açıklık olarak görme biçimidir.
Bir yanıt yazın