İnsan çoğu zaman hedefe kilitlenmiş bir sürücü gibidir. Gidilecek yer bellidir, takvim sıkışıktır, başarı ölçülebilir durumdadır. Fakat direksiyon başındaki özne unutulmuştur. Yol, araç ve menzil hakkında bilgi vardır; sürücünün kendisi hakkında ise neredeyse hiç. Hakikat arayışı tam da bu unutuluşla başlar. Çünkü insan, kendisini kaybettiğini fark etmedikçe kendisini aramaya koyulmaz.
Modern dünyada bilgi çoğunlukla dışsaldır. Nesneleri, süreçleri, toplumsal yapıları, ekonomik verileri bilmek mümkündür. Bu bilgi değerlidir; ancak dolaylıdır. Dışarıya yöneliktir. Oysa bileni bilmek başka bir düzleme aittir. Klasik irfan geleneğinde ilim ile irfan arasındaki ayrım tam burada belirir. İlim nesneye yönelirken, irfan özneye döner. Bir insan fizik yasalarını bilebilir fakat kendi arzularının, korkularının ve yönelimlerinin kaynağını bilmiyor olabilir. Bu durumda bilgi vardır, fakat idrak eksiktir.
Kendini bilme iddiası çoğu zaman romantize edilir. Oysa bu süreç son derece çetindir. İnsan kendisini özleyemez; önce kaybettiğini fark etmelidir. Bu farkındalık genellikle doğrudan değil dolaylı biçimde ortaya çıkar. Huzursuzluk, uyumsuzluk, tatminsizlik gibi belirtiler görünür. Fakat bunların kaynağının ne olduğu kolayca teşhis edilemez. Çoğu kişi sonuçları bilir, sebepleri değil. Hakikat arayışı, semptomlardan sebeplere inmeyi gerektirir.
Düşünme burada merkezi bir rol oynar. Ancak düşünme çoğu zaman yanlış tasavvur edilir. Yalnız bir insanın dünyadan koparak yaptığı bir faaliyet olarak düşünülür. Oysa düşünme her zaman dil aracılığıyla gerçekleşir ve dil toplumsaldır. En soyut düşünme eylemi bile tarihsel ve kültürel bir zeminde gerçekleşir. Bu nedenle düşünme, kaçınılmaz biçimde toplumsal bir karakter taşır. İnsan kendi kendine konuşurken bile aslında dilin içindeki başkalarıyla konuşmaktadır.
Düşünmenin doğasında eksiklik vardır. Konuşma sürdükçe eksiklik sürer. Tamlık, suskunlukla özdeşleşir. Bu nedenle yazan, konuşan, tartışan kişi henüz tamamlanmamıştır. Devinim eksikliktir; sükûnet ise tamamlanmışlığın işaretidir. Hakikat arayışı da bu eksiklik bilinciyle ilerler. Sorular bitmediği sürece arayış sürer.
Toplumsal ölçütlere göre başarılı sayılan kişi çoğu zaman hedefe yoğunlaşmıştır. Bu yoğunlaşma belirli bir tür gafleti beraberinde getirir. Kişi kendi içsel durumunu askıya alarak dışsal hedeflere yönelir. Ekonomik, akademik ya da siyasal başarı çoğu zaman bu tür bir odaklanmayı gerektirir. Ancak bu odaklanma, sürücünün kendisini unutması pahasına gerçekleşebilir. İnsan hedefe vardığında bir boşluk hissediyorsa, sorun hedefte değil öznenin unutulmuşluğundadır.
Tasavvufî literatürde geçen “Yusuf’u Kenan’da kaybetmek” metaforu bu durumu açıklar. kısaca bunun birde hikayesi vardır. Bir şeyh ile müridi birlikte yolculuk etmektedir. Şeyh yorulur ve bir incir ağacının dibinde dinlenmek ister. Müridine bir testi verir ve yakındaki köy çeşmesinden su doldurup gelmesini söyler. Mürid testiyi alır ve çeşmeye gider.
Çeşme başında beklerken bir kıza rastlar. Aralarında bir yakınlık doğar. Mürid kızı takip eder, ailesiyle tanışır ve evlenir. Zaman geçer, çocukları olur, geçim derdi başlar, hayatın akışı içinde yıllar geçip gider. Eşi ve kayınpederi vefat eder. Çocukları büyür. Mürid artık bir aile reisidir; toplumun içinde yerini almıştır.
Bir gün ansızın şeyhini hatırlar. Onu incir ağacının dibinde bekler halde bıraktığını fark eder. Büyük bir şaşkınlık ve pişmanlıkla çeşmeye koşar, testiyi doldurur ve incir ağacının yanına döner. Şeyh hâlâ oradadır. Ona yalnızca şunu söyler: “Nerede kaldın evladım, az kalsın gidiyordum.”
Hikâyenin sembolik anlamında şeyh, insanın hakikatle olan bağı ya da içsel merkezi; mürid ise dünya hayatına dalan insandır. Çeşme başındaki oyalanma, toplumsal hayata karışmayı; evlilik ve yılların geçişi, dünyevî meşguliyetleri temsil eder. İncir ağacının dibinde bekleyen şeyh ise insanın unuttuğu, fakat aslında hiç kaybolmayan hakikatidir. İnsan ne kadar oyalanırsa oyalansın, hatırladığı anda dönüş imkânı hâlâ vardır.
Yusuf hakikati, Kenan ise toplumsal kalabalığı simgeler. İnsan toplumsal düzenin, beklentilerin ve rollerin içinde kendi özünü unutabilir. Hakikati yeniden bulmak için bazen Kenan’ı, yani alışılmış düzeni sorgulamak gerekir. Bu metafor, hakikatin dışarıda değil, unutulmuş bir içsel merkezde aranması gerektiğini ima eder.
Hakikat arayışında en kritik ayrımlardan biri inanç ile düşünce arasındadır. İnanç, çoğu zaman duyusal deneyim ve hayal gücüyle desteklenen bir kabuldür. İspata ihtiyaç duymaz; hatta kimi zaman ispata başvurmak inancı zayıflatabilir. Düşünce ise kanıt, tutarlılık ve sınanabilirlik talep eder. İnanç ile düşünce aynı mekanizma değildir. Her düşünme belli kabullerle başlasa da, düşünmenin kendisi bu kabulleri sorgulama cesaretidir.
Bir toplumda inanmanın düşünmekle karıştırılması ciddi sonuçlar doğurur. Çünkü inanç, güçlü olduğu ölçüde eleştiriye kapalı hale gelebilir. Oysa düşünce, itirazı ve sorgulamayı gerektirir. İnanç bireysel ve toplumsal bütünlük sağlayabilir; fakat hakikat iddiası taşıdığında düşüncenin alanına girer ve orada sınanmak zorundadır.
Teorik düşünme bu noktada ayrı bir yere sahiptir. Pratik düşünme yarar odaklıdır; belirli sorunları çözmeye yönelir. Teorik düşünme ise doğrudan fayda üretmeyebilir. Ancak insan bilincinin en yüksek kapasitesi burada açığa çıkar. Klasik felsefede bilmek, ruhun ya da nefsin kemali olarak tanımlanmıştır. Akleden özne, aklettiği şeyle özdeşlik kurabildiğinde en yüksek soyutlama düzeyine ulaşır. Özdeşlik ilkesini gerçekten kavrayan bir zihin, düşünmenin nesnesiyle aynı zeminde buluştuğunu fark eder. Bu, salt bilgi değil, bilinçte bir dönüşümdür.
Hakikat arayışı bir daireye benzer. Başlangıçta dış dünyaya yönelen bilgi, zamanla özneye döner. Eğer bu daire tamamlanırsa ilim ile irfan aynı noktada buluşur. Fakat bu tamamlanma nadirdir. Çoğu insan yol üzerinde oyalanır. Toplumsal roller, başarı hedefleri ve inanç kalıpları arayışı kesintiye uğratır.
Sonuç olarak hakikat arayışı, dışsal bilgi birikiminden çok daha fazlasını gerektirir. Kişinin kendisiyle yüzleşmesini, inanç ile düşünceyi ayırt etmesini ve düşünmenin doğasındaki eksikliği kabullenmesini gerektirir. Bu arayış kolay değildir; hatta çoğu zaman rahatsız edicidir. Ancak sürücünün kim olduğunu bilmeden yolculuğun anlamını kavramak mümkün değildir. Hakikat, hedefe varmakla değil, direksiyon başındaki öznenin farkına varmakla başlar.
Bir yanıt yazın