İnsan

İD EGO SÜPER EGO ALTBENLİK BENLİK ÜSTBENLİK

İnsan nedir sorusu, yalnızca biyolojik bir tarifle ya da yalnızca ahlaki bir ideal ile cevaplanamaz. İnsan hem bedendir hem bilinçtir, hem dürtüdür hem değer üreticisidir. Ancak bu çalışmada savunulan temel tez şudur. Büyük çoğunluk itibariyle insan için nihai değer yaşamın kendisidir. İnsan temelde hayatta kalmaya çalışan bir varlıktır. Ahlak, inanç, anlam, onur ve ideoloji bu temel biyolojik zeminin üzerine inşa edilen yapılardır. Bu metin boyunca insanın doğumdan itibaren nasıl şekillendiği, id, ego ve süperego kavramlarının ne olduğu, insanın neden risk aldığı, neden fedakârlık yaptığı, neden anlam aradığı ve neden çoğunlukla yaşamı seçtiği ayrıntılı biçimde incelenecektir.

İnsan doğduğunda ahlaki bir özne değildir. Doğumla birlikte çalışan sistem bilinçli değer üretimi değil, biyolojik düzenleme sistemidir. Açlık hissi oluşur, bebek ağlar. Soğukta titrer, ani bir seste irkilir. Tehlike anında kaslar gerilir, kalp atışı hızlanır. Bu mekanizmalar bilinçli değildir. Organizmanın kendi devamlılığını sağlamaya yönelik otomatik süreçlerdir. Bu düzlem psikanalitik kuramda İD kavramı ile karşılanır.

Freud’un kurduğu yapısal modelde id, Almanca metinde das Es olarak geçer ve kelime anlamı itibarıyla o demektir. Buradaki tercih bilinçli bir tercihtir, çünkü Freud özneyi merkezden indirir ve insanın içinde kendisine ait sandığı ama aslında kendisine yabancı olan bir itki alanına işaret eder. Türkçe karşılıklar arasında en yalın öneri altbenliktir. Bu kelime idin bilinçdışı, dürtüsel ve ilkel katman olduğunu iyi yansıtır. Ancak alt ifadesi hiyerarşik bir değer yargısı çağrıştırabilir ve yapının ahlaki olarak aşağı olduğu izlenimi doğurabilir, oysa Freud’da id ahlaki değildir, yalnızca haz ilkesine tâbidir. id heva yada nefsi emmare yada bilinç dışı altbenlik olarak karşılık verilebilir.

Sigmund Freud un yapısal modelinde id doğuştandır, tamamen bilinçdışıdır ve haz ilkesine göre çalışır. İd’in bir tek kuralı vardır, dürtünün doyumu. Açlık varsa doyurulmalıdır, cinsel dürtü varsa tatmin edilmelidir, tehlike varsa kaçınılmalıdır. İd kuralları, ahlakı, toplumsal yasayı tanımaz. Bu açıdan bakıldığında insanın en alt katmanı biyolojik bir organizmadır. Yeme içme, sindirim, nefes alma, kas koordinasyonu, yürümeyi öğrenme gibi süreçler bilinçli planlama ile değil, biyolojik program ve deneyimle gelişir. İnsan yürümeyi aklederek değil, deneme ve sinirsel plastisite yoluyla öğrenir. Ancak yürümeyi mümkün kılan sistem bilinçli etik değerlendirme değildir.

Bu noktada sorulması gereken soru şudur. İnsan tamamen bilinçsiz mi doğar. Hayır. Duyusal farkındalık vardır. Anne kokusunu ayırt edebilir, sese tepki verir. Fakat normatif bilinç yoktur. Mülkiyet kavramı yoktur. Çocuk market rafındaki çikolatayı almak istediğinde bunun hırsızlık olduğunu bilmez. Çünkü hırsızlık kavramı kültürel bir yüklemedir. İd için haz nesnesi vardır, yasa yoktur.

İnsan büyüdükçe dış dünya ile karşılaşır. Engellerle, yasaklarla, ebeveyn otoritesiyle, toplumsal normlarla karşılaşır. Bu noktada ego gelişir. Freud’a göre ego id’den türeyerek gelişir ve gerçeklik ilkesine göre çalışır. Ego dürtünün anlık doyumunu erteleyebilir. Çikolata istenir, fakat para ödenmeden alınamayacağı öğrenilir. Bu öğrenme yalnızca korku temelli değildir, bilişsel gelişimle ilgilidir.

çocuk ahlaki kuralları aşamalı olarak kavrar. Başlangıçta dış otoriteye bağımlıdır, zamanla içselleştirilmiş kurallara geçer. Ego, dürtü ile gerçeklik arasındaki arabulucudur. Bu arabuluculuk aynı zamanda nörobiyolojiktir. Prefrontal korteks olgunlaştıkça dürtü kontrolü artar. Bu, ahlakın yalnızca kültürel değil aynı zamanda sinirsel gelişime bağlı olduğunu gösterir.

Freud’un yapısal kuramında ego, Almanca Ich yani ben kelimesidir. İd dürtü alanıysa, ego gerçeklik ilkesine göre çalışan, iç ile dış arasında arabuluculuk yapan örgütleyici yapıdır. Dolayısıyla karşılık ararken iki şeyi korumak gerekir. Birincisi özneye ait bilinçli merkez oluşu, ikincisi düzenleyici ve dengeleyici işlevi. En yalın Türkçe karşılık benliktir. Bu kelime hem gündelik dilde hem psikoloji literatüründe yerleşmiştir. Ancak benlik çok geniş bir kavramdır, kimlikten özsaygıya kadar farklı anlam katmanları taşır. Freud’un ego kavramı ise daha teknik, daha işlevseldir. Bir başka seçenek ben’dir. Saf karşılık budur. Çünkü Freud zaten Ich demiştir. Fakat Türkçede yalnızca ben demek, teknik terim ihtiyacını karşılamaz; gündelik zamir ile kuramsal yapı karışabilir.

Süperego ise içselleştirilmiş ebeveyn ve toplum otoritesidir. Suçluluk duygusu, ideal benlik, yasaklar burada örgütlenir. İnsan hangi coğrafyada doğmuşsa, hangi ailede büyümüşse o kültürün değer sistemi başlangıçta sorgulanmadan içselleştirilir. Dil öğrenimi ile birlikte iyi kötü, helal haram, ayıp günah gibi kategoriler bilince yerleşir. Bu noktada bilinç, kendisini şekillendiren öğretiyi başlangıçta sorgulamaz. Süperego, id’in sınırsız arzusunu frenleyen iç yasa haline gelir.

Freud’un yapısal kişilik kuramında süperego, kişiliğin normatif ve yargılayıcı boyutudur. 1923 tarihli Das Ich und das Es adlı eserinde ego ve id ile birlikte üçüncü yapısal bileşen olarak tanımlanır. Süperego, çocuğun ebeveyn otoritesiyle ve toplumsal yasaklarla özdeşimi sonucunda oluşur. Özellikle Oidipus karmaşasının çözülmesi sürecinde, dışsal otorite içselleştirilir ve psikolojik bir üst merciye dönüşür. Freud’a göre süperego iki temel işlev görür. Birincisi vicdan işlevidir; yasakları ihlal eden ego’yu suçluluk duygusuyla cezalandırır. İkincisi ben-ideali işlevidir; bireyin nasıl olması gerektiğine dair ideali temsil eder. Böylece süperego yalnızca yasak koymaz, aynı zamanda bir mükemmellik standardı da dayatır. İd haz ilkesine, ego gerçeklik ilkesine tâbiyken, süperego ideal ve ahlaki ilkeye göre çalışır. Kısaca tanımlamak gerekirse, süperego içselleştirilmiş otorite ve ahlaki denetim mekanizmasıdır. Türkçe karşılık meselesinde en yerleşik kullanım süperego kelimesinin aynen bırakılmasıdır. Bunun dışında üstbenlik terimi teknik açıdan en uygun karşılıktır. Çünkü id için altbenlik, ego için benlik kullanıldığında yapısal hiyerarşi korunmuş olur. Daha açıklayıcı bir tercih olarak vicdan benliği veya ahlaki benlik denebilir; ancak bunlar kavramın yalnızca bir yönünü vurgular, ben-ideali boyutunu eksik bırakır.

Burada temel tez netleşir. İnsan özünde sınırsız arzuya sahip bir organizmadır. Fakat toplumsal düzen içinde varlığını sürdürebilmek için bu arzularını sınırlar. Bu sınırlandırma çoğunlukla iki motivasyonla çalışır. Yakalanma ve cezalandırılma korkusu, ya da ilahi cezaya uğrama korkusu. Hırsızlık yapmamak çoğu zaman ahlaki saflıktan değil, sonuç korkusundan doğar. Süperego id’i tehdit eder. Hapishane korkusu ya da Tanrının gazabı düşüncesi id’i dizginler.

Burada bir itiraz doğar. İnsan gerçekten yalnızca korkudan mı ahlaklıdır. Empati doğuştan yok mudur. Araştırmalar bazı empatik eğilimlerin biyolojik temelini gösterir. Ancak bu empatik potansiyelin hangi normlara dönüşeceğini kültür belirler. Dolayısıyla ahlakın ham potansiyeli biyolojik olabilir, fakat içeriği kültüreldir.

İnsan için nihai değer nedir sorusu burada ortaya çıkar. Bu çalışmada savunulan görüş şudur. Büyük çoğunluk itibariyle insan için nihai değer yaşamın kendisidir. İnsan risk alabilir, fedakârlık yapabilir, acıya katlanabilir, fakat ölüm kesinliği ve hiçbir ödül ihtimali olmadığında geri çekilir.

Risk alma meselesi burada önemlidir. Risk almak yaşamı tehlikeye atmaktır. Ancak risk çoğu zaman sosyal kabul ve değerli olma ihtiyacıyla ilişkilidir. İnsan cesaret gösterdiğinde alkış ve takdir görür. Değerli biri olmak yaşamın devamında avantaj sağlar. Bu nedenle risk, dolaylı bir yaşam stratejisidir. Aşırı spor yapan kişi ölümünü düşünmez ya da düşünmek istemez. Güç ve dayanıklılığını gösterme arzusu toplumsal kabul ile ilişkilidir.

İntihar ise ayrı bir kategoridir. Çoğunlukla patolojik kırılmadır. Dayanılmaz acı karşısında organizmanın çökmesidir. Yaşam nihai değer olsa bile, acı tolere edilemez boyuta ulaştığında sistem dağılabilir. Ancak ölüm döşeğinde acı çeken birine, şimdi öl ya da acıya katlan ve iyileş ihtimali var denildiğinde çoğunluk yaşamı seçer. Bu, biyolojik devamlılığın önceliğini gösterir.

Kölelik örneği burada çarpıcıdır. Kölelik zillet ve özgürlük kaybıdır. Ancak köle olan kişi çoğu zaman isyan edip ölmek yerine yaşamayı seçer. Çünkü biyolojik yaşam, onurlu ama ölü bir varoluşa tercih edilir. Onur çoğu zaman toplumsal kabul ile ilişkilidir. Eğer toplum onuru yüceltiyorsa, o normun içinde yaşam sürdürülür. Ancak görünmez altta yatan ilke yine biyolojik devamlılıktır.

Fedakârlık meselesine gelindiğinde sorular yoğunlaşır. Bir anne çocuğu için ölümü göze alır mı. Bu modelde anne ile çocuk ayrı varlık değildir. Çocuk annenin uzantısıdır. Ona harcanan emek ve yatırım çocuğu annenin parçası haline getirir. Bu durum evrimsel biyolojide akraba seçilimi ile de açıklanabilir. Ancak genetik bağ olmayan fedakârlıklar nasıl açıklanacaktır.

Burada üç olasılık öne sürülür. İnanç, toplumsal kabul ya da öznel haz. Yangında birini kurtaran kişi Tanrının rızasını gözetebilir. Eğer inanç yoksa iyilik yapmanın verdiği içsel haz devrededir. İyilik yapmanın kendisi ödül sistemini aktive eder. Ya da kişi takdir görmeyi bekler. Eğer ortam anonim ise, Tanrısal takdir devreye girer. İnanç, burada psikolojik güvenlik ve ödül mekanizmasıdır.

kültür ve inanç sistemleri ölüm kaygısına karşı savunmadır. İnsan sonluluğunu bilir. Bu bilgi dayanılmazdır. Bu nedenle anlam sistemleri üretir. İnanç yalnızca metafizik değil, psikolojik düzenleme aracıdır. İdeolojiler uğruna ölümü göze alan insanlar vardır.

Ancak bu örnekler istisnadır. Bu kişiler yaşamdan üstün bir değer tanımlamış olabilir. Fakat çoğunluk için yaşam önceliklidir. İdeoloji, inanç ve kutsal değerler bir çeşit narkoz alanı oluşturabilir. İnanç, düşünce alanından çok bir bağlanma alanıdır. Risk hesabı askıya alınır. Ancak bu durum yaygın değil, istisnaidir.

Yaşam ve anlam ilişkisi burada merkezidir. İnsan anda yaşamaz. Geçmişe gider, geleceği tasarlar. Okul okumak, çalışmak, para kazanmak, saygın olmak, güzel evde yaşamak gibi hedeflerin büyük çoğunluğu daha iyi bir yaşam sürdürmeye yöneliktir. İnanan için anlam, bu dünyada helal yaşayıp ölüm sonrası ebedi hayatı kazanmaktır. Seküler insan için anlam, yaşam kalitesini artırmak ve takdir görmektir.

Yaşam anlamsız göründüğünde kriz başlar. Çünkü bilinç sonluluğun farkındadır. İnsan muhteşem eserler üretse bile öleceğini bilir. Ölümle birlikte deneyim sona erer. Takdir edilmek birey için haz üretmez. Bu düşünce varoluşsal boşluk yaratır. Bu modelde insan tanımı şu şekilde özetlenebilir. İnsan merkezinde biyolojik organizmadır. Bilinç bu organizmanın devamına hizmet eder. Anlam üretimi yaşamı sürdürme stratejisidir. Ahlak ve inanç düzenleyici yapılardır. Büyük çoğunluk için nihai değer yaşamdır.

Normal şartlarda insan kendi yaşamını korumaya yöneliktir. Güç dengesi bozulduğunda güçlü zayıfı ezer. Bu model insanı iyilik meleği değil, düzenlenmesi gereken bir organizma olarak görür. Ancak psikanaliz insanı yalnızca biyolojiye indirgemez. Freud id’in yanında ego ve süperego ile düzenleme mekanizmasını kurar. İnsan dürtü ile yasa arasında gerilim yaşayan bir varlıktır. Bu gerilim insanı insan yapar.

Yaşam neden değerlidir. Çünkü bilinçli deneyim vardır. Eğer bilinç ortadan kalkarsa, salt biyolojik canlılık değerini tartışmalı hale getirir. Bitkisel hayattaki bir beden biyolojik olarak yaşar, fakat bilinç yoksa değer sorusu değişir. Bu noktada yaşamın değeri bilinçle bağlantılıdır. Ancak bilinç de biyolojik organizmanın ürünüdür.

Bir metafor ile açayım insan bir ağaç gibidir. Ağacın görünen kısmı gövde, dallar, yapraklar ve meyvelerdir. Fakat bu görünen yapının arkasında toprağın altında kalan, gözle seçilmeyen fakat tüm sistemi ayakta tutan kökler vardır. Kökler olmadan gövde ayakta kalamaz. Gövde olmadan dallar ve yapraklar yaşayamaz. Yapraklar olmadan fotosentez gerçekleşmez ve kökler beslenemez. Bu yapı bir bütün olarak çalışır, fakat merkezde yaşamın devamını sağlayan biyolojik çekirdek vardır.

Bu benzetmede kökler ve gövde id’dir. İd yalnızca Freud’un dürtü deposu değildir, organizmanın var kalma zorunluluğudur.

Freud id’i haz ilkesine göre çalışan bilinçdışı bir enerji alanı olarak tanımlar. ben diyorumki id, bundan daha temel bir biyolojik zorunluluktur. İd, organizmanın yok oluşu reddeden tarafıdır. Açlıkta yeme, tehlikede kaçma, hastalıkta iyileşme çabası, ölüm tehdidinde savunma refleksi hep bu kök sisteminin ürünüdür. İd ölmeyi kabul etmez. Ölüm fikriyle yüzleştiğinde ya onu bastırır ya da dönüştürür.

Gövde id’in devamlılığının maddi ifadesidir. Gövde ayakta kalmak zorundadır. Çünkü gövde devrilirse dallar, yapraklar ve meyveler yok olur. İnsan da böyledir. Biyolojik canlılık olmadan ne ahlak, ne onur, ne sanat, ne ideoloji var olabilir.

Dallar ve fotosentez yapan yapraklar ego’dur. Ego dış dünya ile ilişki kurar. Gerçekliği hesaba katar. Ağacın yaprakları güneşe yönelir, ışık arar, fotosentez yapar. Bu faaliyet kökleri beslemek içindir. Ego da böyledir. Çalışmak, üretmek, statü kazanmak, eğitim almak, para biriktirmek, saygınlık kazanmak gibi tüm faaliyetler organizmanın daha güvenli, daha sürdürülebilir bir yaşam sürmesi içindir. Ego görünürde sosyal ve rasyonel bir alandır, fakat nihai amacı gövdeyi ayakta tutmaktır.

Yapraklar ve meyveler süperego’dur. Meyve ağacın en görünür ve en değer atfedilen kısmıdır. Fakat meyvenin varlık nedeni kök değildir denemez. Meyve, sistemin devamını sağlayan düzenleyici ve çoğaltıcı bir unsurdur. Süperego da toplumsal düzenin, kuralın, ahlakın temsilcisidir. İnsan sosyal bir çevrede yaşamak zorundadır. Sosyal çevre kaosla değil düzenle ayakta kalır. Düzen ise kural ve normlarla sağlanır. Bu nedenle süperego yalnızca yasaklayıcı değildir, sistemin devamlılığını garanti eden bir mekanizmadır.

Burada temel vurgu şudur. Her şey id için vardır. Ego id’in hizmetindedir. Süperego da dolaylı olarak id’in hizmetindedir. Toplumsal düzen bozulursa kaos çıkar, kaos hayatta kalmayı zorlaştırır. Bu nedenle ahlak ve hukuk biyolojik devamlılığın kolektif sigortasıdır.

İnsan neden anlam üretir sorusu bu noktada açıklık kazanır. İnsan diğer canlılardan farklı olarak ölümün farkındadır. Sürekli ölüp gidenleri görür. Kendi sonluluğunu bilir. Bu bilgi travmatik ve yıkıcıdır. Eğer ölüm nihai yok oluş ise, yapılan her şey bir gün sıfırlanacaktır. Bu düşünce yaşamı anlamsızlaştırma potansiyeline sahiptir.

İşte burada inanç devreye girer. İnanç ölümün mutlak yok oluş olmadığını söyler. Ölüm bir geçiştir der. Yeni bir hayat başlar der. Böylece id’in kabul edemediği yok oluş düşüncesi dönüştürülür. İnanç, biyolojik organizmanın ölüm kaygısını regüle eden kültürel bir mekanizmadır.

İd ölmeyi kabul edemez. Bu nedenle ya ölümü bastırır ya da sonsuzluk fikriyle anlamlandırır. İnanç burada bir narkoz değil, bir dönüşüm mekanizmasıdır. Ölümü anlamlı bir değere çevirir. Şehadet, ebedi hayat, cennet gibi kavramlar yok oluşu sürdürülebilir bir hikâyeye dönüştürür.

Bu çerçevede ideoloji de benzer işlev görür. Vatan, millet, bayrak, kutsal değerler bireyin biyolojik hayatını aşan semboller üretir. Fakat bu semboller bile nihayetinde kolektif varlığın devamını hedefler. Birey ölür, fakat kolektif sürer. Kolektif sürerken bireyin genetik, kültürel ya da sembolik izi yaşamaya devam eder. Bu da id’in yok oluşa karşı geliştirdiği dolaylı bir strateji olarak görülebilir.

Kölelik örneği bu modelde açıklayıcıdır. Kölelik zillet olabilir, fakat ölüm kesin ise çoğunluk köleliği seçer. Çünkü gövde ayakta kalmalıdır. Onur dalların estetiğidir, fakat gövde devrilirse onurun anlamı kalmaz. Bu nedenle büyük çoğunluk biyolojik devamlılığı seçer.

İnsan için nihai değer yaşamdır derken kastedilen şey yalnızca metabolik faaliyet değildir. Bilinçli deneyimle birleşmiş biyolojik canlılıktır. Ancak bilinç de kökten beslenir. Kök kurursa bilinç olmaz. Bu nedenle merkez id’dir.

Sonuç olarak insanı tanımlarken katmanlı ama merkezli bir model ortaya çıkar. Kök ve gövde id’dir. Dallar ve fotosentez ego’dur. Yaprak ve meyveler süperego’dur. Görünen estetik, kültür, ahlak, sanat, ideoloji hepsi üst yapıdır. Temel, biyolojik devamlılıktır. İnsan anlam üretir çünkü yaşamak ister. İnsan inanır çünkü yok oluşu kabul edemez. İnsan düzen kurar çünkü kaos yaşamı tehdit eder. İnsan çalışır, üretir, statü arar çünkü daha güvenli bir varlık alanı ister.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir