İmge ve kavram, insan zihninin dünyayı algılama ve düşünme sürecinde kullandığı iki temel yapıtaşıdır. Bu iki kavram çoğu zaman birbirine karıştırılır, hatta aynı şeymiş gibi ele alınır. Oysa aralarında hem işlev hem de düzey farkı vardır. Hakikat, düşünce, inanç, mitos ve logos ayrımlarında olduğu gibi, imge ile kavram arasındaki ayrım da yapılmadığında zihinsel bulanıklık ortaya çıkar.
İmge, duyulara dayalı zihinsel temsildir. İnsan gördüğünü, duyduğunu, yaşadığını zihninde bir resim, bir sahne ya da bir iz olarak taşır. Bir ağacı düşündüğümüzde zihnimizde beliren şey belirli bir ağacın görüntüsüdür. Rengi, gövdesi, dalları vardır. Bu imge kişisel deneyimlere bağlıdır. Aynı kelime farklı insanlarda farklı imgeler uyandırabilir. Bu nedenle imge öznel ve tekildir. İmge doğrudan yaşantıyla beslenir, soyutlama yeteneği zayıftır.
Kavram ise imgeden farklı olarak soyutlamanın ürünüdür. Kavram tek tek imgeleri aşar, ortak özellikleri ayıklar ve geneller. Ağaç kavramı belirli bir çamı ya da meşeyi değil, hepsinde ortak olan özellikleri ifade eder. Kavram görmez, tanımlar. Bu yüzden kavram kişisel değildir. Aynı kavram, herkes için aynı anlama işaret eder. Kavram dil ile sıkı biçimde bağlantılıdır ve düşüncenin temel aracıdır.
Platon bu ayrımı dolaylı biçimde idealar öğretisiyle kurar. Ona göre duyular dünyası imgelerle doludur ve değişkendir. Hakiki bilgi bu imgelerden değil, değişmeyen kavramlardan doğar. Birçok güzel şey vardır, ama güzellik kavramı tektir. İmgeler bozulur, kavram kalır. Bu yüzden Platon için imge bilgiye değil, kanaate yakındır.
Aristoteles daha dengeli bir yaklaşım sergiler. Ona göre kavramlar bütünüyle zihnin icadı değildir, duyusal deneyimden çıkar. İnsan önce imgelerle karşılaşır, sonra akıl bu imgelerden ortak olanı soyutlar ve kavrama ulaşır. Yani kavram imgelerden kopuk değildir, fakat onlara indirgenemez. İmge olmadan kavram doğmaz, kavram olmadan bilgi kurulmaz.
Bu ayrımın düşünce açısından önemi büyüktür. İmge güçlüdür, çünkü somuttur ve duygularla yüklüdür. İnsan imgelerle ikna olur, imgelerle korkar, imgelerle umutlanır. Bu yüzden mitos, ideoloji ve propaganda imgeye dayanır. Kavram ise soğuktur, mesafelidir ve duygusal çekiciliği zayıftır. Ancak açıklayıcıdır. Kavram neden sonuç ilişkisi kurar, sınır çizer ve belirsizliği azaltır.
Immanuel Kant bu ilişkiyi daha teknik bir düzeye taşır. Ona göre imge ile kavram arasında şema adı verilen bir ara yapı vardır. Kavram tek başına boş, imge tek başına kördür. İnsan zihni kavramı imgeyle, imgeyi kavramla birleştirerek anlam üretir. Bu yaklaşım imgeyi tamamen değersizleştirmez, fakat onu kavramın yerine de koymaz.
Adalet kelimesi söylendiğinde bir insanın zihninde bir terazi, bir hâkim ya da bir mahkeme salonu canlanabilir. Bunlar imgedir. Adalet kavramı ise eşitlik, hakkaniyet ve ölçülülük gibi soyut ilkeleri içerir. Bir toplum adaleti yalnızca imgeler üzerinden düşündüğünde, sembollere tapınmaya başlar. Kavram üzerinden düşündüğünde ise eleştiri ve tartışma imkânı doğar.
Sorun imgenin kavramın yerine geçmesiyle başlar. İmge hakikat iddiasında bulunduğunda hurafeye yaklaşır. Güçlü bir sembol, zayıf bir düşüncenin üstünü örtebilir. Tarih boyunca birçok yanlış inanç, etkileyici imgeler sayesinde varlığını sürdürmüştür. Kavram ise bu büyüyü bozar. Kavram sorar, tanımlar ve sınırlar çizer.
Sonuç olarak imge yaşantının, kavram düşüncenin ürünüdür. İmge öznel ve duygusaldır, kavram genel ve akılsaldır. İmge olmadan insan hissedemez, kavram olmadan insan anlayamaz. Sağlıklı bir düşünce düzeni, imgeyi anlam alanında tutan, kavramı ise hakikat ve bilgi alanında belirleyici kılan düzendir. İnsan imgelerle yaşar, kavramlarla düşünür. Zihin ancak bu ikisini yerli yerinde kullandığında berraklaşır.
Bir yanıt yazın