Platon’un mağara alegorisi, insanın hakikatle kurduğu ilişkinin en köklü tasvirlerinden biridir. Mağaradaki insanlar, duvara yansıyan gölgeleri gerçek sanırlar. Bu gölgeleri sınamaz, arkalarına dönme ihtiyacı hissetmezler. Çünkü zincirlenmişlerdir. Ancak bu zincirler yalnızca fiziksel değildir; alışkanlıkların, inançların, duyuların ve güvenlik ihtiyacının görünmez bağlarıdır. İnsan, çoğu zaman bu zincirleri zincir olarak bile fark etmez.
Mağaradaki zincirler metaforiktir; fakat temsil ettikleri şey son derece gerçektir. Bu zincirler, insanın duyulara ve alışkanlıklara bağımlılığıdır. Alışkanlık, başlangıçta hayatta kalmayı ve uyumu sağlar. İnsan önce çevresine uyum sağlar, sonra bu uyum alışkanlığa dönüşür. Toplumsal düzen, örf, adet ve ahlak dediğimiz yapı bu aşamada oluşur. Ancak üçüncü aşamada alışkanlık, bağımlılığa dönüşür. İşte sorun burada başlar. Çünkü bağımlılıkta irade devre dışı kalır.
Mağaradaki insanlar, duyularına zincirlenmişlerdir. Gördüklerini, duyduklarını, işittiklerini hakikat sanırlar. Oysa duyular yalnızca mağaranın içini gösterir; dışarı çıkmaya yardımcı olmaz. Hakikate ulaşmak için duyular yeterli değildir.
Mağara alegorisinde güneş, bütün felsefe ve din tarihleri boyunca olduğu gibi, hakikatin sembolüdür. Görme için üç şart gerekir: gören, görülen ve ışık. Işık olmadan görme mümkün değildir. Güneş, en sürekli ve en güçlü ışık kaynağı olduğu için hakikati temsil eder. Hakikat, görmeyi mümkün kılan şeydir.
Mağaradakiler gölgeleri görür; fakat gölgelerin kaynağını, yani ışığı ve dış dünyayı bilmezler. Çünkü alıştıkları düzeni terk etmek istemezler. Alışkanlık güven verir; fakat aynı zamanda korkunun da kaynağıdır.
Platon’a göre mağaradan çıkan kişi, hakikatin içeride değil dışarıda olduğunu fark eder. Ancak bu çıkış ayaklarla değil, muhayyileyle gerçekleşir. Muhayyile, duyular dünyasından kurtulmanın ve hakikatle temas etmenin tek aracıdır.
İnsanın üç temel yetisi vardır:
Duyular
Muhayyile (hayal gücü)
Akıl
Bu yetilerden hangisi aktifse diğerleri geri çekilir. Duyular devredeyken muhayyile ve akıl; muhayyile devredeyken duyular ve akıl; akıl devredeyken duyular ve muhayyile pasifleşir. Düş, bu açıdan ayrıcalıklı bir alandır. Çünkü düşte duyular ve akıl devreden çıkar, muhayyile aktif hale gelir.
Bu nedenle düşler, bütün dinlerde ve kadim uygarlıklarda hakikate açılan bir pencere olarak görülmüştür. Düşte görmek, normal gözle görmek değildir. İnsan düşte muhayyilesiyle görür. Bu yüzden peygamberler, veliler ve mistikler “kalp gözü açık” kişiler olarak tanımlanır
Kadim dünyada düş ile gerçeklik arasında keskin bir ayrım yoktur. Düşte yaşanan, gerçekliğin güçlü bir parçası olarak kabul edilirdi. Kur’an’daki Hz. İbrahim’in rüyası, Hz. Yusuf’un rüya yorumları, vahyin ilk tecrübesi bu bağlamda değerlendirilmelidir.
Modern insan düşü psikolojik bir yan ürün olarak görürken, kadim insan için düş hakikatin diliydi. Bu fark, bugün hakikatle temas edemeyişimizin temel nedenlerinden biridir.
Muhayyileyi en güçlü harekete geçiren alanlardan biri musikidir. Musiki maddesiz tek sanattır. Titreşimle çalışır. Titreşim ruhta bir sarsıntı yaratır; bu sarsıntı ızdıraptır. Ancak bu ızdırap harekete dönüşür. Hareket dairesel hale geldiğinde sema ortaya çıkar.
Sema, ruhun hafiflemesi ve maddeden kurtulma arzusudur. İnsan, köklerini semada olan bir varlıktır. Bu yüzden yükselmek ister. Ruh, maddeden tamamen soyutlandığında kendisine döner. Damlanın okyanusa karışması gibi.
Muhayyile, insanın biricik özgürlük aracıdır. İnsan ancak muhayyile sayesinde umut edebilir. Umut, geleceği tasarlama yetisidir. Gelecek belirsiz olduğu için hayal kurmaya elverişlidir. Zorunlulukların olduğu yerde hayal olmaz.
Muhayyile, zorunluluğu belirsizliğe, belirsizliği imkâna dönüştürür. Bu nedenle dinler, sanat ve bilim muhayyile olmadan var olamaz. Hipotez, bilimsel umudun adıdır. Akıl, muhayyilenin soyutlama yetisine dönüşmüş halidir.
İnsanlık bugün en çok neyi kaybetmiştir sorusunun cevabı açıktır: düş görme yetisini. Muhayyilesi körelmiş bir toplum, hakikatle temas edemez. Duyulara, alışkanlıklara ve düzenlere zincirlenir. Mağaranın içinde yaşamaya razı olur.
Oysa hakikatin yolu tek kişiliktir. Herkesin miracının kendine ait olması bundandır. Bu yolculuk kalabalıkla yapılmaz. İnsan, mağaradan ancak muhayyilesiyle çıkar. Umut ederek, hayal ederek, titreşerek, hareket ederek…
Hakikat, insanı çağırmaz; insanı yakalar. Ama yalnızca düş görebilenleri dışarı bakan başkalarının rüyalarında figürandır içeri bakan kendiğ dünyasının başrol oyucusu
Bir yanıt yazın