Saf Aklın Eleştirisi, Immanuel Kant

Saf Aklın Eleştirisi, Immanuel Kant tarafından yazılmıştır ve modern felsefede bir kırılma noktasıdır. Bu eser yalnızca yeni bir teori ortaya koymaz, felsefenin ne yapabileceğini ve ne yapamayacağını ilk kez sistemli biçimde belirler. Kant burada bilgi üretmez, bilginin imkân şartlarını araştırır. Bu nedenle kitap bir öğreti değil bir yargılama metnidir. Aklın kendisini yargılamasıdır.

Kant’ın çıkış noktası basittir fakat sonuçları sarsıcıdır. İnsan zihni gerçekten dış dünyayı olduğu gibi mi bilir yoksa yalnızca kendisine göründüğü gibi mi bilir sorusu kitabın merkezindedir. Kant’a kadar felsefe ya akla aşırı güvenmiş ya da aklı tamamen deneyin hizmetkârı saymıştır. Rasyonalizm matematiksel kesinliği metafiziğe taşımak istemiştir. Empirizm ise deneylenemeyen her şeyi anlamsız ilan etmiştir. Kant bu iki tavrın da tek yanlı olduğunu söyler. Saf Aklın Eleştirisi bu tek yanlılığı aşma girişimidir.

Kant bilgiyi çözmeye yargılardan başlar çünkü bilgi yargılarla ifade edilir. Bir yargı kurduğumuzda zihnimizin nasıl çalıştığını açığa vururuz. Analitik yargılarda yüklem zaten öznenin içindedir. Altın sarıdır dediğimizde altın kavramının içinde sarılık zaten vardır. Burada yeni bir şey öğrenmeyiz. Sentetik yargılarda ise yüklem öznenin dışındadır. Altın ağırdır dediğimizde kavrama yeni bir özellik ekleriz. Bilgi burada genişler. Aynı zamanda Kant deneyden önce gelen ve deneyden sonra gelen yargılar ayrımı yapar. Deneyden önce gelenler a priori, deneyden sonra gelenler a posterioridir.

Bu noktada Kant felsefe tarihinin en radikal iddiasını ortaya koyar. Sentetik a priori yargılar vardır. Yani hem bilgi genişleten hem de deneyden bağımsız olan yargılar mümkündür. Matematik bunun açık örneğidir. Üçgenin iç açıları toplamı yüz seksen derecedir bilgisi deneyle öğrenilmez. Her üçgeni ölçerek bu sonuca varmayız. Fakat bu bilgi analitik de değildir. Yüz seksen kavramı üçgen kavramının içinde hazır halde bulunmaz. Demek ki zihinde deneyden önce işleyen bir yapı vardır.

Kant buradan zihnin mimarisine geçer. Zihni pasif bir alıcı gibi düşünen anlayışı reddeder. Zihin edilgin değildir, kurucudur. Duyular bize ham malzeme verir fakat bu malzeme tek başına bilgi değildir. Bir gürültü, bir ışık, bir sıcaklık hissi kendi başına anlam taşımaz. Bunların nesne haline gelmesi için zihnin onları belirli formlar içinde düzenlemesi gerekir. İşte bu formlar uzay ve zamandır.

Uzay ve zaman Kant’a göre dış dünyanın özellikleri değildir. Onlar zihnin sezgi formlarıdır. Biz her şeyi uzayda ve zamanda algılarız çünkü başka türlü algılayamayız. Bu durum gözlük metaforuyla açıklanabilir. Renkli camlı bir gözlük taktığımızda dünyayı o renkte görürüz. Rengin nesnelere ait olduğunu sanırız fakat aslında renk gözlüğe aittir. Uzay ve zaman da böyle bir gözlüktür. Nesneler bize uzayda ve zamanda görünür fakat bu onların kendisinden değil bizim algılama tarzımızdan kaynaklanır.

Bu noktada fenomen ve numen ayrımı kesinleşir. Fenomen bize göründüğü haliyle nesnedir. Numen ise şeyin kendisidir. Kant’a göre insan bilgisi yalnızca fenomenlerle sınırlıdır. Şeyin kendisine dair bilgi mümkün değildir. Örneğin bir elmayı düşünelim. Elmanın rengi, sertliği, tadı, ağırlığı bizim duyularımıza göre belirlenir. Bu özelliklerin hepsi algıya bağlıdır. Elmanın bizden tamamen bağımsız olarak ne olduğu sorusu ise cevapsızdır. Bu soru teorik aklın sınırlarını aşar.

Duyarlığın ardından anlama yetisi gelir. Anlama yetisi kavramlarla çalışır. Kant bu kavramların da deneyden gelmediğini söyler. Bunlar kategorilerdir. Nedensellik bunların en ünlüsüdür. Bir camın kırıldığını gördüğümüzde hemen bir neden ararız. Top mu vurdu, taş mı geldi diye sorarız. Oysa deney bize yalnızca ardışık olaylar verir. Önce top hareket eder sonra cam kırılır. Nedensellik bağı bu iki olayı zihnin kurduğu bir ilişkidir. Bu ilişki olmadan doğa bilimleri mümkün olmaz.

Kategoriler deneyin mümkün olma şartlarıdır. Yani doğayı düzenli, yasaya bağlı, anlaşılır bir bütün olarak görmemiz bu kategoriler sayesinde olur. Eğer zihinde nedensellik kavramı olmasaydı doğa bize rastgele bir görüntü yığını gibi görünürdü. Kant bu noktada Newton fiziğini örnek alır. Doğa yasalarının evrenselliği ve zorunluluğu deneyle açıklanamaz. Bu zorunluluk zihnin yapısından gelir.

Metafizik tam burada hataya düşer. Zihnin bu kategorilerini deneyin dışına taşır. Tanrı evren ruh gibi kavramlar deney alanının dışındadır. Buna rağmen akıl bu kavramlar hakkında kesin bilgi üretmeye çalışır. Sonuç çelişkidir. Kant bu çelişkilere antinomi adını verir. Evrenin bir başlangıcı vardır da denilebilir yoktur da. Her iki görüş de akılla savunulabilir. Bu durum gerçeğin değil aklın sınır aşımının göstergesidir.

Saf Aklın Eleştirisi işte bu yüzden yazılmıştır. Amaç metafiziği yıkmak değildir. Onu haddine çekmektir. Kant aklı bir mahkemeye çıkarır. Yetkilerini tanımlar. Nerede hüküm verebileceğini nerede susması gerektiğini belirler. Doğa bilgisi teorik aklın alanıdır. Özgürlük Tanrı ölümsüzlük gibi kavramlar bilgi konusu değil inanç ve ahlak konusudur. Bu ayrım daha sonra pratik akıl felsefesinde geliştirilecektir.

Kant kitabını özellikle zor bir dille yazar. Bunun nedeni konunun zorluğu değil, zihnin alışkanlıklarını kırma isteğidir. Okurdan edilgin bir kabul değil aktif bir düşünme talep eder. Aynı kavramları tekrar tekrar farklı bağlamlarda ele alır çünkü sistem iç içe geçmiş halkalar gibidir. Bir halka anlaşılmadan diğeri anlaşılamaz.

Sonuçta Kant şunu öğretir. İnsan aklı güçlüdür fakat sınırsız değildir. Bilim bu sınırlar içinde mümkündür ve bu yüzden güvenilirdir. Metafizik bu sınırları aştığında yanılsamaya dönüşür. Saf Aklın Eleştirisi bir bilgi kitabı değil bir bilinç kitabıdır. Okuyucuya ne düşüneceğini değil nasıl düşüneceğini öğretir. Kitabı gerçekten anlamış biri artık yalnızca Kant’ı değil kendi aklının sınırlarını da tanımış olur.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir