11-Democritus

Ben Democritus. Yaklaşık MÖ 460 yılında Trakya bölgesindeki Abdera kentinde doğdum, MÖ 370 civarında öldüm. Uzun bir ömür sürdüm ve hayatımın büyük kısmını seyahat ederek geçirdim. Mısır’a gittim, Babil rahipleriyle görüştüm, Pers topraklarını dolaştım, hatta bazı kaynaklara göre Hindistan’a kadar uzandım. Çünkü benim için bilgelik bir şehirde bulunmazdı, insanın gözlemlediği dünyanın tamamında saklıydı. Babam varlıklıydı ve bana büyük bir miras bıraktı. Bu servetin neredeyse tamamını yolculuklarımda ve öğrenme uğruna harcadım. İnsanlar servetimi tükettiğimi söylediklerinde şu cevabı verdim. Zenginlik altın değil bilgidir.

Yaşadığım çağda felsefe büyük bir krizden geçmişti. Herakleitos değişimi mutlaklaştırmış, Parmenides değişimi inkâr etmişti. Hocam Leukippos atom öğretisini kurarak bu çatışmayı çözmeye başlamıştı. Ben ise bu düşünceyi yalnızca doğa açıklaması olmaktan çıkarıp bütün bir varlık anlayışına dönüştürdüm. Kozmosu, insan ruhunu, bilgiyi ve ahlakı aynı ilke üzerinden açıklamaya çalıştım.

Şimdi sana öğretimi en geniş biçimde anlatıyorum.

Evren iki şeyden oluşur. Atomlar ve boşluk.

Atomları anlamadan sistemimi anlayamazsın. Atomlar sonsuz sayıdadır. Gözle görülemezler. Bölünemezler. Doğmazlar ve yok olmazlar. Çünkü eğer bölünebilselerdi sonsuza kadar parçalanmaları gerekirdi ve hiçbir şey belirli olamazdı.

Bir kumaş düşün. Uzaktan baktığında düz görünür. Yaklaştığında iplikleri görürsün. Daha da yaklaşırsan lifleri görürsün. Ben dedim ki daha da ileri gidersen artık bölünemeyen temel parçaya ulaşırsın. İşte o atomdur.

Atomların kendisi renkli değildir, sıcak değildir, tatlı değildir. Bunlar bizim algımızın sonucudur.

Balın tatlı olduğunu düşünürsün. Ama balın atomlarının içinde “tatlılık” diye bir özellik yoktur. Tatlılık, atomların dilinle kurduğu etkileşimden doğar.

Bu yüzden dedim ki.

Gerçekte yalnızca atomlar ve boşluk vardır. Geri kalan her şey uzlaşımdır.

Bir örnekle açıklayayım.

Deniz kıyısında dalgaları görürsün. Dalgalar var gibi görünür. Ama aslında bağımsız bir şey değildirler. Su moleküllerinin hareket düzenidir. Dalga doğmaz ve ölmez, sadece hareket biçimidir.

İnsan da böyledir.

Sen “ben” dediğin şeyi tek ve sabit sanırsın. Oysa bedenin sürekli değişen atomlardan oluşur. Çocukken sahip olduğun atomların çoğu artık sende yoktur. Yediğin yemekler bedenine katılır, soluduğun hava seni değiştirir.

Demek ki kimlik sabit madde değil, düzenlenmiş atom hareketidir.

Şimdi ruh anlayışımı anlatayım.

Ruh da atomlardan oluşur. Fakat ruh atomları daha ince, daha yuvarlak ve daha hareketlidir. Ateşe benzer yapıdadır. Bu yüzden canlılık hareketle ilişkilidir.

Ölen bir bedende ruh atomları dağılır. Yaşam sona erer.

Burada önemli bir sonuç çıkar. Ruh doğaüstü değildir. Doğanın parçasıdır.

Bir mum düşün. Mum yanarken alev vardır. Mum söndüğünde alev kaybolur. Alev başka bir yere gitmez, sadece dağılan parçacıkların hareketi sona ermiştir.

Yaşam da böyledir.

Şimdi bilgi teorime geçelim.

İnsan bilgisi iki düzeydedir. Karanlık bilgi ve gerçek bilgi.

Duyularla elde edilen bilgi karanlıktır. Çünkü duyular aldatır. Suya sokulan çubuk kırık görünür ama değildir. Güneş küçük görünür ama büyüktür.

Gerçek bilgi akılla elde edilir. Akıl atomların varlığını kavrar.

Bir rüzgârı göremezsin ama etkisini hissedersin. Atomları da doğrudan göremezsin fakat etkileriyle anlarsın.

Şimdi ahlak anlayışımı anlatıyorum çünkü çoğu kişi beni yalnızca doğa filozofu sanır.

Ben mutluluğun hazda olduğunu söyledim ama bu yanlış anlaşılır. Benim kastettiğim haz, ölçülü ruh dinginliğidir. Buna euthymia dedim.

Bir insan aşırı zengin olabilir ama korku içindeyse mutsuzdur. Bir insan sade yaşayabilir ama zihni huzurluysa mutludur.

Bir gölü düşün. Rüzgâr şiddetliyse yüzey dalgalıdır. Hiçbir şey net görünmez. Su sakinleştiğinde her şey berraklaşır.

Ruh da böyledir.

Aşırı arzu, korku ve hırs ruhu dalgalandırır. Bilgelik ruhu sakinleştirir.

Ben tanrılardan korkmaya gerek olmadığını söyledim. Çünkü doğa zorunlu yasalarla işler. İnsan korkudan değil anlayıştan özgürleşmelidir.

Evren amaç için yaratılmamıştır. Atomlar zorunlu hareket eder. Düzen bu hareketten doğar.

Bir toz bulutunun rüzgârda şekiller oluşturması gibi, evren de atom hareketlerinin sonucudur.

Benim öğretim şu büyük sonucu doğurur.

İnsan evrenin merkezinde değildir. Evren sonsuzdur. Sayısız dünya vardır. Biz sadece bir birleşim düzeniyiz.

Fakat bu karamsarlık değildir.

Tam tersine özgürlüktür.

Çünkü korkulacak kader ya da kaprisli tanrılar yoktur. Doğayı anlayan insan korkudan kurtulur.

Ben gülen filozof olarak anıldım. Çünkü insanların hırslarını, korkularını ve boş kaygılarını gördüm. İnsanlar servet, ün ve güç peşinde koşarken gerçek huzurun zihinsel denge olduğunu fark etmezler.

Bir çocuk kumdan kale yapar. Dalga gelir ve kaleyi yıkar. Çocuk ağlar. Bilge ise bilir ki kum kalıcı değildir.

İşte bilgelik budur.

Atomlar kalır, biçimler değişir.

Presokratik doğa felsefesi burada doruğa ulaştı. Evren artık maddi, mekanik ve yasaya bağlı bir bütün olarak anlaşılmıştı. Bundan sonra felsefenin yönü değişecektir. Çünkü düşünürler doğadan insana döneceklerdir.

Bir sonraki büyük kırılma Socrates ile başlayacaktır. Artık soru evren nedir değil, insan nasıl yaşamalıdır olacaktır.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir