16- Zenon

Ben Zeno of Citium. MÖ 334 yılı civarında Kıbrıs adasındaki Kition kentinde doğdum. Yunan kökenli değildim, Fenike ticaret geleneğiyle büyümüş bir aileden geliyordum. Babam bir tüccardı ve çocukluğum limanlarda, gemiler arasında geçti. Küçük yaşlardan itibaren dünyanın değişkenliğini gördüm. Ticaret insanı sürekli belirsizlikle karşılaştırır. Bir gün zengin olan ertesi gün iflas edebilir. Deniz sakin görünürken fırtına çıkar ve bütün servet yok olabilir.

Hayatımı değiştiren olay bir gemi kazası oldu. Taşıdığım mallarla birlikte servetimi kaybettim. Atina’ya neredeyse hiçbir şeyim kalmadan ulaştım. İnsan çoğu zaman felaketi yıkım sanır, fakat benim için bu başlangıç oldu. Çünkü o anda şu soruyla karşılaştım. İnsan dış koşullarını kaybettiğinde geriye ne kalır.

Atina’da bir kitapçıda Sokrates hakkında yazılmış metinleri okudum. Onun korkusuzluğu beni derinden etkiledi. Her şeyini kaybedebilirsin ama karakterini kaybetmek zorunda değilsin düşüncesi zihnime yerleşti. Daha sonra Kinik filozof Krates’in öğrencisi oldum. Ondan sade yaşamı, toplumsal gösterişten uzak durmayı öğrendim. Fakat Kiniklerin aşırı sertliğinin insan doğasına uygun olmadığını düşündüm. İnsan toplumdan tamamen kopamazdı.

Benim yaşadığım dönem Epikuros’un da yaşadığı Helenistik dünyanın ta kendisiydi. Şehir devletleri artık özgür değildi. Büyük imparatorluklar yönetiyordu. İnsan politik gücünü kaybetmişti. Savaşlar, sürgünler ve ani iktidar değişimleri sıradan hale gelmişti. İnsan artık kaderin karşısında küçük hissediyordu.

İnsanların korkuları açıktı. Servet kaybı, hastalık, ölüm, sürgün, itibarsızlık… Hiçbiri bireyin kontrolünde değildi. İnsanların mutsuzluğu dış dünyayı kontrol etmeye çalışmasından doğuyordu. Çünkü dünya kontrol edilemezdi.

Ben derslerimi Atina’daki Stoa Poikile adlı sütunlu galeride vermeye başladım. Bu yüzden bize Stoacılar denildi. Derslerimiz kapalı okulda değil, herkesin yürüdüğü kamusal alanda yapılırdı. Çünkü felsefenin hayatın ortasında olması gerektiğine inanıyordum.

Benim çağımda insanlar iki uç arasında savruluyordu. Kimileri haz arayarak huzur bulmaya çalışıyordu, kimileri kader karşısında umutsuzluğa düşüyordu. Ben şunu gördüm. İnsan dış dünyayı değiştiremez ama kendisini değiştirebilir.

İşte Stoacılığın doğduğu zemin budur.

Benim yaşadığım dünyada insanlar güven arıyordu fakat güveni yanlış yerde arıyordu. Servette, güçte, sağlıkta, itibarda… Oysa bunların hiçbiri kalıcı değildi. Bir kral bile hastalanabilir, bir general sürgüne gönderilebilir.

Bu yüzden benim felsefem şu sorudan doğdu. İnsanın elinden alınamayacak tek şey nedir.

Şimdi sana düşüncemi anlatıyorum. Çünkü benim için felsefe merak gidermek değil, insanı sarsılmaz hale getirmektir. Senin benim öğretimi gerçekten anlaman için önce şu gerçeği kabul etmen gerekir. İnsan acı çekmez çünkü dünya kötüdür; insan acı çeker çünkü kontrol edemediği şeyleri kontrol etmek ister.

Ben uzun süre insan hayatını gözlemledim. Aynı olay karşısında iki insanın tamamen farklı tepkiler verdiğini gördüm. Birisi servetini kaybettiğinde yıkılıyor, diğeri sakin kalabiliyordu. Hastalık birini umutsuzluğa sürüklüyor, başka biri onurunu koruyabiliyordu. O zaman anladım ki acının kaynağı olayların kendisi değil, onlar hakkında verdiğimiz yargılardır.

Benim felsefemin temeli burada başlar.

Evren rastgele değildir. Evren logos dediğim akılsal bir düzenle yönetilir. Doğada kaos gibi görünen şey bile daha büyük bir düzenin parçasıdır. Mevsimlerin değişmesi, canlıların doğması ve ölmesi, yıldızların hareketi… Hepsi evrensel aklın ifadesidir. İnsan da bu düzenin dışındaki bir varlık değildir. İnsan evrenin küçük bir parçasıdır.

Sorun şudur. İnsan evrenin nasıl işlediğini kabul etmek yerine onun farklı olmasını ister.

Yaşlanmak istemez. Ölmek istemez. Kaybetmek istemez. Oysa doğanın düzeni değişimdir. Bir köpeğin havlamasına kızmak ne kadar anlamsızsa, doğanın zorunluluklarına öfkelenmek de o kadar anlamsızdır.

Bu yüzden söyledim. Mutluluk dış olaylarda değil, yargılarımızdadır.

Bir fırtınayı düşün. Denizci fırtınayı durduramaz. Ama dümeni nasıl tutacağını öğrenebilir. Stoacı bilgelik dümeni öğrenmektir.

Ben insan hayatını iki alana ayırdım. Kontrolümüzde olanlar ve olmayanlar.

Düşüncelerimiz, seçimlerimiz, niyetlerimiz bizim kontrolümüzdedir. Bedenimiz, servetimiz, ünümüz, başkalarının davranışları kontrolümüzde değildir.

İnsan mutsuz olur çünkü ikinci grubu yönetmeye çalışır.

Bir insan başkalarının kendisini sevmesini ister. Bu onun kontrolünde değildir. Bir tüccar piyasanın değişmemesini ister. Bu da kontrolünde değildir. Böylece insan sürekli kaygı üretir.

Stoacı bilgelik şunu öğretir. Enerjini yalnızca kontrol edebildiğin şeye yönelt.

Bir oyuncuyu düşün. Oyunun sonucunu belirleyemez ama rolünü iyi oynayabilir. Evren bir sahnedir, sana verilen rol kısa ya da uzun olabilir. Önemli olan rolü onurlu oynamaktır.

Bu yüzden erdemi tek gerçek iyi olarak tanımladım. Servet iyi değildir çünkü kötü insanın elinde zarar verebilir. Sağlık iyi değildir çünkü zalim biri sağlıklı olabilir. Fakat bilgelik, adalet, cesaret ve ölçülülük her durumda iyidir.

Mutlu insan dış koşullara bağlı olmayan insandır.

Bir tiran seni sürgüne gönderebilir ama karakterini alamaz. Bedenini zincire vurabilir ama düşünceni yönetemez. İşte özgürlük budur.

Epikuros acının yokluğunu hedefledi. Ben daha ileri gittim. Acı bile insanı mutsuz etmek zorunda değildir dedim.

Bir atlet antrenman sırasında acı çeker ama bundan şikâyet etmez çünkü amacı vardır. Stoacı insan da zorlukları doğanın eğitimi olarak görür.

Kader anlayışım da buradan gelir. Evren büyük bir nedenler zinciridir. Olan şey olması gerektiği için olur. Bilge insan kaderle savaşmaz, onunla uyum içinde yaşar.

Bunu bir köpek ve araba benzetmesiyle anlatırım. Arabaya bağlanan köpek arabayla birlikte yürümeyi kabul ederse rahat eder. Direnirse sürüklenir. Araba yine gider. Hayat da böyledir.

Bu teslimiyet değildir. Bu anlayıştır.

Stoacı insan duygusuz değildir. Yanlış anlaşılmamalıyım. Ama tutkuların kölesi değildir. Öfke, aşırı korku, kıskançlık gibi duygular yanlış yargılardan doğar. Doğru düşünce ruhu dengeler.

Benim seni ikna etmek istediğim nokta şudur.

Dünya güvenli hale getirilemez. Ama insan ruhu sarsılmaz hale getirilebilir. Gerçek mutluluk güvenli bir dünyada yaşamak değil, her dünyada dengede kalabilmektir.

Şimdi sana artık yalnızca ne düşündüğümü değil, Stoacı insanın nasıl yetiştirildiğini, yani benim öğretimin gerçek uygulamasını anlatıyorum. Çünkü Stoacılık bir inanç sistemi değildir; sürekli yapılan zihinsel bir eğitimdir. İnsan bir kez Stoacı düşünceyi duyduğunda değişmez. Tıpkı bedenin tek egzersizle güçlenmemesi gibi ruh da sürekli çalıştırılmalıdır.

Benim yöntemimin başlangıcı şudur. İnsan önce kendi zihninin nasıl çalıştığını fark etmelidir. Çünkü insan doğrudan olaylardan etkilenmez, olaylara verdiği anlamdan etkilenir.

Bir örnek düşün. Sokakta biri sana hakaret ediyor. Aynı söz başka bir dilde söylense seni incitmezdi. Demek ki acı sözün kendisinde değil, senin ona verdiğin yargıdadır. Stoacı eğitim burada başlar. Olay ile yargıyı ayırmayı öğrenmek.

Öğrencilerime ilk öğrettiğim egzersiz şuydu. Başına gelen her olayda hemen tepki verme. Kendine şunu sor. Bu benim kontrolümde mi. Eğer değilse öfke anlamsızdır. Eğer kontrolündeyse çözüm üret.

Bir yağmur fırtınasına kızmak nasıl anlamsızsa, başkalarının davranışlarına öfkelenmek de çoğu zaman aynı derecede anlamsızdır.

İkinci yöntemim zihinsel ön hazırlık egzersizidir. İnsan acıya hazırlıksız yakalandığında yıkılır. Bu yüzden öğrencilerime her gün şu düşünceyi kurmalarını önerdim. Bugün nankör, bencil, kaba insanlarla karşılaşacağım. Bu insanların böyle davranması doğalarının sonucudur.

Bu karamsarlık değildir. Zihinsel bağışıklık kazanmaktır.

Bir asker savaşa hazırlanırsa korkusu azalır. Beklenmeyen saldırı ise paniğe yol açar. Stoacı insan hayatın zorluklarını önceden düşünerek ruhunu güçlendirir.

Üçüncü yöntem gönüllü yoksulluk pratiğidir. Zaman zaman bilerek sade yaşamanı öneririm. Sert yatakta uyumak, basit yemek yemek, konfordan uzak kalmak. Amaç kendine şunu öğretmektir. Korktuğum şey aslında dayanılabilir.

Servetini kaybetmekten korkan insan servetin kölesidir. Ama onsuz yaşayabileceğini bilen kişi özgürdür.

Dördüncü yöntem bakış açısını genişletme egzersizidir. Buna yukarıdan bakış diyebilirsin. Kendini gökyüzünden dünyaya bakıyormuş gibi hayal etmeni isterim. Şehirler küçülür, insanlar karınca gibi görünür, kavgalar anlamsızlaşır.

Bir yıl sonra bugünkü problemin ne kadar önemli olacak. Ölüm karşısında ünün ya da aşağılanmanın ne değeri var. Bu düşünce tutkuların gücünü azaltır.

Beşinci yöntem dil disiplinidir. Stoacı insan iç konuşmasına dikkat eder. “Bu felaket” demek yerine “bu zor bir durum” demeyi öğrenir. Çünkü kullandığın kelimeler ruhunun tepkisini belirler.

Bir atlet antrenmanı işkence olarak görürse bırakır. Gelişim olarak görürse devam eder.

Altıncı yöntem kaderle işbirliği kurmaktır. Başına gelen olayları düşman gibi görmek yerine doğanın planının parçası olarak kabul etmek. Hastalık geldiğinde neden ben diye sormak yerine, şimdi erdemimi nasıl koruyabilirim diye sormak.

Stoacı için önemli olan ne olduğu değil, nasıl davrandığıdır.

Yedinci yöntem günlük öz değerlendirmedir. Akşamları kendime şu soruları sorarım. Bugün hangi durumda öfkeye kapıldım. Nerede korkuya yenildim. Nerede akla uygun davrandım. Bu bir yargılama değil, eğitimdir.

Bir müzisyen nasıl her gün hatalarını dinliyorsa bilge insan da ruhunu gözden geçirir.

Sekizinci yöntem evrensel aidiyet bilincidir. İnsan yalnız birey değildir, kozmik düzenin parçasıdır. Başkalarına zarar vermek kendi doğana zarar vermektir. Bu yüzden Stoacı etik yalnız bireysel huzur değil evrensel kardeşlik öğretisidir.

Stoacı insan kendisini yalnızca bir şehir vatandaşı değil, evrenin yurttaşı sayar.

Bütün bu egzersizlerin amacı tek bir noktaya ulaşmaktır.

Dış dünya değişken kalırken iç dünyanın sabit hale gelmesi.

Fırtına devam eder ama kaptan artık paniklemez.

Benim öğretim seni acısız yapmaz. Seni yenilmez yapar. Çünkü artık mutluluğun dış koşullara bağlı değildir.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir