
Ben Pyrrho. MÖ yaklaşık 360 yılında Elis kentinde doğdum ve MÖ 270 civarında yine aynı bölgede öldüm. Gençliğimde filozof değildim. Ressamlık yaptığım söylenir. Yani hayatım teorik tartışmalarla değil, gündelik uğraşlarla başladı. Daha sonra Abdera’da Demokritos geleneğinden gelen düşünürlerle temas ettim ve felsefeye yöneldim. Fakat hayatımı asıl değiştiren olay Büyük İskender’in doğu seferlerine katılmam oldu.
İskender’in ordusuyla birlikte Anadolu’dan Pers topraklarına, oradan Hindistan’a kadar ilerledim. Bu yolculuk benim düşüncemi kökten sarstı. Çünkü ilk kez farklı halkların tamamen farklı inançlarla yaşadığını gördüm. Bir toplumun kutsal saydığı şey başka bir toplum için önemsizdi. Bir yerde doğru kabul edilen davranış başka yerde yanlış sayılıyordu. Aynı gökyüzü altında yaşayan insanlar gerçeklik hakkında birbirine zıt kesinliklerle konuşuyordu.
O anda zihnimde şu soru doğdu. Eğer herkes kesin doğruyu bildiğini söylüyorsa, neden bu kadar çok çelişki vardır.
Yunanistan’a döndüğümde Helenistik dünyanın tam ortasındaydım. İskender ölmüş, imparatorluk parçalanmıştı. Krallıklar birbirleriyle savaşıyor, insanlar sürekli değişen güç dengeleri içinde yaşıyordu. Stoacılar kaderi kabul etmeyi öğretiyor, Epikurosçular huzuru sade yaşamda arıyordu. Her okul insanlara kesin bir yol sunduğunu iddia ediyordu.
Fakat ben insanların tartışmalarını izledikçe aynı şeyi gördüm. Her filozof kendinden emin konuşuyordu ama hiçbir görüş tartışmayı kesin olarak bitiremiyordu.
Bir Stoacı evrenin akılsal düzenle yönetildiğini söylüyordu. Bir Epikurosçu atomların rastlantısal hareketinden söz ediyordu. Platoncular ideaları savunuyor, Aristotelesçiler doğadaki formları açıklıyordu. Her biri güçlü argümanlar getiriyor ama diğerini tamamen susturamıyordu.
İşte benim düşüncem bu ortamda doğdu.
İnsanların asıl problemi yanlış görüşe sahip olmaları değil, görüşlerine aşırı güvenmeleriydi.
Ben insanların yaşamını gözlemledim. Kesin doğruya sahip olduğunu düşünen kişi en kolay öfkelenen kişiydi. İnancı sarsıldığında paniğe kapılıyordu. Oysa kararsız kalan kişi daha sakindi. Çünkü beklentisi yoktu.
Helenistik çağ insanı zaten belirsizlik içinde yaşıyordu. Savaş, sürgün, hastalık, politik çöküş… Dünya güvenilir görünmüyordu. İnsanlar kesinlik arıyordu ama ben şunu fark ettim. Belki de huzurun yolu kesinlik bulmak değil, kesinlik iddiasından vazgeçmektir.
Benim yaşadığım toplumda insanlar hakikat uğruna tartışıyor fakat tartışmalar huzur getirmiyordu. Tam tersine daha fazla çatışma üretiyordu. İnsanlar fikirlerini kimlik haline getiriyor ve savunmak zorunda hissediyordu.
Bu yüzden ben şu soruyu sordum.
Belki de insanın ulaşması gereken şey hakikatin kendisi değil, zihinsel sükûnettir.
Ben derslerimi resmi bir okul kurarak vermedim. Yazılı eser bırakmadım. Öğrencilerim düşüncelerimi sözlü olarak aktardı. Çünkü benim için önemli olan teori değil, tutumdu.
İnsanlar beni çoğu zaman kararsız sanır. Oysa benim amacım kararsızlık değil, yargı konusunda ihtiyattı. Çünkü gördüğüm dünya kesin yargıları doğrulamıyordu.
Benim yaşadığım çağda insan ilk kez kültürel göreceliliği deneyimledi. Farklı gelenekler, farklı tanrılar, farklı doğrular… Bu çeşitlilik bana şunu öğretti. İnsan algısı sınırlıdır.
İşte Septisizmin doğduğu zemin budur.
Şimdi sana düşüncemi anlatıyorum. Çünkü benim öğretim çoğu insan tarafından yanlış anlaşılır. İnsanlar beni hiçbir şeye inanmayan biri sanır. Oysa benim amacım gerçeği inkâr etmek değildi; insanın gerçeği kesin olarak bildiğini sanmasının yarattığı huzursuzluğu ortadan kaldırmaktı.
Uzun yolculuklarım ve gözlemlerim bana şunu gösterdi. İnsan dünyayı olduğu gibi görmez, kendi algısı aracılığıyla görür. Aynı rüzgâr birine soğuk gelir, diğerine serin. Aynı yemek birine lezzetli gelir, diğerine tatsız. Aynı olay birini mutlu ederken başkasını öfkelendirir. Eğer algılar bu kadar değişkense, nesnelerin gerçekten nasıl olduğunu kesin biçimde söyleyebilir miyiz.
Bir kuleyi uzaktan yuvarlak görürsün, yaklaştığında köşeli olduğunu fark edersin. Suda duran kürek kırılmış gibi görünür ama değildir. Duyular bizi sürekli yanıltıyorsa kesin bilgiye nasıl ulaşabiliriz.
Filozofların tartışmalarını dinlediğimde aynı durumu gördüm. Her biri güçlü gerekçeler sunuyordu. Stoacı doğanın akıllı düzenini kanıtladığını düşünüyordu. Epikurosçu atomların hareketini açıklıyordu. Fakat hiçbir görüş diğerini kesin olarak ortadan kaldıramıyordu.
O halde iki ihtimal vardır. Ya gerçek son derece gizlidir ya da insan zihni ona kesin biçimde ulaşamaz.
Ben ikinci ihtimale yöneldim.
Bu yüzden söyledim. Nesnelerin gerçekte nasıl olduklarını bilemeyiz; yalnızca bize nasıl göründüklerini biliriz.
İşte burada benim temel kavramım ortaya çıkar. Yargıyı askıya almak. Buna epokhe dedim.
Epokhe, hiçbir şey yoktur demek değildir. Bu çok önemli bir yanlış anlamadır. Epokhe, “bu kesin böyledir” demekten kaçınmaktır.
Bir fırtına çıktığında Stoacı bunun kaderin düzeni olduğunu söyler. Başkası tanrısal ceza olduğunu iddia eder. Ben ise şöyle derim. Bana fırtına gibi görünüyor, fakat doğası hakkında kesin hüküm veremem.
Bu tutum insanı şaşırtıcı biçimde özgürleştirir.
Çünkü insan acı çektiğinde genellikle olaydan değil beklentisinin yıkılmasından acı çeker. Bir şeyin kesin iyi olduğuna inanırsan onu kaybettiğinde yıkılırsın. Bir şeyin kesin kötü olduğuna inanırsan ondan sürekli korkarsın.
Fakat kesin yargıyı bıraktığında ruh sakinleşir.
Bunu bir tartışma örneğiyle düşün. İki insan politik konuda tartışıyor. Her biri mutlak doğruya sahip olduğuna inanıyor. Öfke büyür, düşmanlık doğar. Eğer biri “belki yanılıyor olabilirim” diyebilirse çatışma hemen azalır.
Benim gözlemim şuydu. Dogmatik insan huzursuzdur. Çünkü dünyayı kendi düşüncesine uydurmaya çalışır. Septik insan ise dünyanın belirsizliğini kabul eder.
Bu kabul beni ikinci büyük sonuca götürdü.
Huzur bilgiyle değil, yargının hafiflemesiyle gelir.
İnsan sürekli doğruyu bulmaya çalıştığında zihni gerilir. Fakat kesinlik talebinden vazgeçtiğinde doğal bir dinginlik ortaya çıkar. Buna ataraxia dedim; Epikuros’un kullandığı kelimeyi farklı bir yoldan yeniden bulmuş oldum.
Bir gemici düşün. Deniz hakkında kesin kontrol sahibi olduğunu sanırsa her dalgada panikler. Ama denizin doğası gereği değişken olduğunu kabul ederse sakin kalır.
Ben günlük yaşamda tamamen eylemsiz olmayı savunmadım. İnsan yine geleneklere göre yaşar, duyularına göre hareket eder, toplum kurallarına uyar. Açsa yer, yorulursa dinlenir. Fakat bunları mutlak doğrular olarak değil pratik görünümler olarak kabul eder.
Yani yaşar ama dogmatik olmaz.
Benim seni ikna etmek istediğim nokta şudur.
İnsan zihni kesinlik arzusundan vazgeçtiğinde büyük bir yükten kurtulur.
Belki evrenin nihai doğasını bilmiyoruz. Ama kesin bilmek zorunda da değiliz.
Bilgelik bazen cevap bulmak değil, hüküm vermeyi bırakmaktır.
Şimdi sana benim öğretimin en önemli kısmını, yani insanın gerçekten nasıl Septik hale geldiğini anlatıyorum. Çünkü şüphe benim için bir fikir değil, eğitilmiş bir zihinsel tutumdur. İnsan doğası gereği hüküm vermeye eğilimlidir. Bir şeyi görür görmez iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış diye karar verir. İşte huzursuzluk tam burada başlar.
Benim yöntemim bu otomatik yargı alışkanlığını kırmaktır.
İlk uyguladığım yöntem karşıtlık kurma egzersizidir. Bir düşünce ortaya atıldığında onun karşısına eşit güçte başka bir düşünce yerleştiririm. Birisi balın doğası gereği tatlı olduğunu söylerse şunu sorarım. Ateşli hastaya bal acı gelmez mi. O halde bal hem tatlı hem acı olabilir mi. Yoksa tatlılık algıya mı bağlıdır.
Bu egzersizin amacı tartışmayı kazanmak değildir. Amaç zihnin kesinlik hissini sarsmaktır.
Bir yasa düşün. Bir toplumda kutsal sayılan davranış başka bir toplumda yasak olabilir. Eğer doğrular kültüre göre değişiyorsa hangisi mutlak doğrudur. İnsan bu soruyla karşılaştığında zihni yavaşça kesin hüküm vermekten çekilmeye başlar.
İkinci yöntemim algı göreceliği incelemesidir. Aynı nesne farklı canlılara farklı görünür. İnsan için hoş kokan bir şey hayvan için itici olabilir. Sıcak su soğuktan gelen ele sıcak, sıcaktan gelen ele soğuk hissedilir. Eğer algılar değişiyorsa nesnenin gerçek niteliğini nasıl kesin bilebiliriz.
Bu farkındalık insanı sessiz bir tevazuya götürür. Artık gördüğünün mutlak gerçek olduğunu iddia etmez.
Üçüncü yöntem alışkanlık sorgulamasıdır. İnsan çoğu düşüncesini kanıtla değil alışkanlıkla kabul eder. Doğduğun toplumun tanrısını doğru sayman çoğu zaman araştırma sonucu değildir. Eğer başka yerde doğsaydın başka şeye inanacaktın. Bu fark edildiğinde inançların zorunlu değil koşullu olduğu anlaşılır.
Ben öğrencilerime sık sık şunu düşündürürdüm. Şu anda kesin sandığın fikirleri başka bir kültürde doğsaydın yine aynı kesinlikle savunur muydun.
Dördüncü yöntem sonsuz gerekçe problemidir. Bir iddiayı kanıtlamak istediğinde başka bir kanıta ihtiyaç duyarsın. O kanıt da başka bir temele dayanır. Bu süreç sonsuza gider ya da keyfi bir noktada durur. O halde mutlak temele ulaştığımızdan nasıl emin olabiliriz.
Bu farkındalık zihni yumuşatır. İnsan artık savunma halinde yaşamaz.
Beşinci yöntem günlük yaşam uyumudur. Septik olmak hayatı terk etmek değildir. Aç olduğumda yerim, çünkü bana öyle görünür. Ateşten uzak dururum çünkü yakıcı görünür. Fakat bunun mutlak doğa yasası olduğunu iddia etmem. Görünüşlere göre yaşar, kesin metafizik yargılardan kaçınırım.
Bu tutum şaşırtıcı bir sonuç doğurur.
Zihinsel gerilim azalır.
Çünkü insan artık dünyayı kendi düşüncesine uydurmak zorunda değildir.
Altıncı yöntem tartışma disipliniydi. Bir tartışmada amacım karşı tarafı çürütmek değil, her iki tarafın da kesinlik iddiasını zayıflatmaktı. Tartışma sona erdiğinde kazanan olmaz ama huzur ortaya çıkar.
Bir teraziyi düşün. İki taraf eşitlendiğinde hareket durur. Zihin de böyledir. Karşıt görüşler dengelendiğinde yargı askıya alınır ve ruh sakinleşir.
İşte bu sakinliğe ulaşıldığında ataraxia kendiliğinden doğar.
Ben insanı bilgisiz bırakmak istemedim. Onu dogmatizmin yükünden kurtarmak istedim. Çünkü kesinlik tutkusu çoğu zaman korku üretir. Yanılma korkusu, kaybetme korkusu, yanlış olma korkusu…
Septik insan yanılmaktan korkmaz çünkü kesin doğru iddiasında değildir.
Benim öğretim şunu söyler.
Belki gerçek vardır.
Belki yoktur.
Ama huzur için kesin bilmek zorunda değilsin.
Helenistik dönemin üç büyük cevabı burada tamamlanır. Epikuros korkuyu azaltarak huzur aradı. Stoacılar karakteri güçlendirerek özgürlük aradı. Ben ise yargıyı hafifleterek zihinsel dinginliği aradım.
Bir yanıt yazın