20- Marcus Aurelius

Ben Marcus Aurelius. Şimdi sana önce kim olduğumu ve nasıl bir dünyanın içinde felsefeye tutunduğumu anlatıyorum. Çünkü benim hayatım Stoacılığın en zor sınavıdır. Bir köle Stoacı olabilir, bir sürgün Stoacı olabilir; fakat bütün dünyanın hükümdarı olup Stoacı kalmak çok daha güçtür.

MS 121 yılında Roma’da doğdum. Soylu bir aileye mensuptum. Küçük yaşta imparator Hadrian’ın dikkatini çektim ve daha çocukken devlet yönetimi için yetiştirilmeye başlandım. Henüz gençken geleceğin imparatoru olarak seçildim. Yani benim kaderim sıradan bir yaşam değildi; daha baştan gücün merkezine yerleştirildim.

Çocukluğumdan itibaren disiplinli eğitim aldım. Retorik, hukuk ve yönetim öğrendim. Fakat beni asıl etkileyen Stoacı öğretmenlerim oldu. Rusticus bana Epiktetos’un öğretilerini tanıttı. Ondan şu fikri öğrendim. İnsan dış dünyayı değil yalnızca kendi zihnini yönetebilir.

Gençliğim Roma İmparatorluğu’nun zirve dönemine denk geldi. İmparatorluk devasa büyüklükteydi fakat içten içe kırılgandı. Sınır savaşları sürüyordu, salgın hastalıklar yayılıyordu, politik entrikalar bitmiyordu. İmparator olmak dışarıdan mutlak güç gibi görünür fakat gerçekte sürekli kriz yönetmektir.

Tahta çıktığımda neredeyse hayatımın tamamı savaş cephelerinde geçti. Germen kabileleriyle yıllarca mücadele ettim. Ordu kamplarında, soğuk sınır bölgelerinde yaşadım. Aynı dönemde Antoninus Vebası imparatorluğu kasıp kavurdu. Binlerce insan öldü. Yakın dostlarımı, çocuklarımı kaybettim.

İnsanlar imparatorun her şeye sahip olduğunu düşünür. Oysa ben sürekli ölüm haberleri alan, ihanet ihtimaliyle yaşayan ve milyonlarca insanın kaderinden sorumlu biriydim.

İşte benim felsefem bu koşullarda yazıldı. Ben kitap yazmak için değil, ayakta kalabilmek için düşündüm. Gece çadırımda kendi kendime notlar aldım. Bugün “Kendime Düşünceler” diye bilinen metin aslında halka yönelik değildir. Kendime verdiğim öğütlerdir. Çünkü imparator bile zihnini eğitmezse korkuya, öfkeye ve gurura yenilir.

Benim yaşadığım dünyada insanlar güç, şöhret ve zafer arıyordu. Roma kültürü onur ve başarı üzerine kuruluydu. Fakat savaş alanlarında şunu gördüm. Dün alkışlanan komutan bugün ölebilir. Büyük şehirler zamanla harabeye döner. Ün birkaç nesil sonra unutulur.

Bu gözlem beni şu sonuca götürdü. İnsan hayatı geçicidir, fakat karakterin niteliği şimdi belirlenir. Ben Stoacılığı teorik miras olarak değil, yönetme sorumluluğu içinde yaşadım. Öfkeli bir imparator binlerce insanı öldürebilir. Bu yüzden kendi öfkemi yönetmek politik bir zorunluluktu.

Her gün kendime şunu hatırlattım. Güç sana verilmiş bir görevdir, kişisel mülk değildir. Benim çağımda insanlar kaderden korkuyordu. Salgınlar, savaşlar ve erken ölümler yaygındı. Hiç kimse yarından emin değildi. İşte bu yüzden Stoacılık Roma’da yeniden anlam kazandı. Çünkü insanlar güvenli dünya bulamıyordu. Ben şu soruyla yaşadım. Bütün dünya değişirken insan nasıl doğru kalabilir.

Şimdi sana düşüncelerimi anlatıyorum. Çünkü benim Stoacılığım yalnızca bireysel huzur öğretisi değildir; evren içinde insanın yerini anlamaya çalışan bir bilinç disiplinidir. Ben imparator olduğum halde sürekli kendime şunu hatırlatmak zorundaydım. Sen yalnızca bir insansın.

İnsanların en büyük yanılgısı kendilerini evrenden ayrı sanmalarıdır. Güç sahibi olan kendisini üstün görür, fakir olan kendisini talihsiz sayar. Oysa doğa açısından ikisi arasında fark yoktur. Hepimiz aynı süreç içindeyiz. Doğuyoruz, kısa süre var oluyoruz ve sonra çözülüp tekrar doğaya karışıyoruz.

Bir ateşi düşün. İçine atılan odun farklı şekillerdedir ama hepsi aynı ateşte yanar. İnsan yaşamı da böyledir. İmparator da köle de aynı doğa yasasına bağlıdır.

Bu yüzden kendime sürekli şunu söyledim. Ün geçicidir. Beden geçicidir. Hatırlanmak bile geçicidir. Birkaç kuşak sonra seni hatırlayanlar da ölecektir. O halde insan neden öfke, kıskançlık ve hırsla kendisini tüketir.

Benim felsefemin merkezinde doğayla uyum vardır.

Evren rastgele değildir. Her şey nedenler zinciri içinde gerçekleşir. Sana düşen şey olayları değiştirmek değil, onların içinde doğru davranmaktır. Bir elin beden için çalışması gibi insan da bütünün yararı için yaşamalıdır.

Bir asker yalnız kendi güvenliğini düşünürse ordu çöker. İnsan yalnız kendi çıkarını düşünürse toplum çöker. Bu yüzden söyledim. İnsan sosyal bir varlıktır ve başkalarına zarar vermek kendi doğasına zarar vermektir.

Stoacı bilgelik burada ahlaki sorumluluğa dönüşür.

Birisi sana kötülük yaptığında öfkelenmek kolaydır. Ama kendime şunu hatırlatırım. O kişi iyiyi ve kötüyü ayırt edemediği için böyle davranıyor. Tıpkı görmeyen birinin yanlış yürümesi gibi. Bu anlayış öfkeyi merhamete dönüştürür.

Ben öfkenin yöneticiler için en büyük tehlike olduğunu gördüm. Çünkü öfke adaleti yok eder. Bu yüzden kendime sürekli şu soruyu sordum. Şimdi yapacağım şey insan doğasına uygun mu.

Hayatın zorlukları konusunda da farklı düşündüm. İnsan başına gelenleri talihsizlik sanır. Oysa doğa sana dayanıklılık fırsatı verir. Ateş altını nasıl arıtıyorsa zorluk da karakteri arıtır.

Bir hastalık geldiğinde kendime şunu söyledim. Beden acı çekebilir ama akıl doğru kalabilir. Bir hakaret geldiğinde şunu söyledim. Bu yalnızca bir sestir, değerini ben belirlerim.

Benim seni ikna etmek istediğim nokta şudur.

İnsan huzuru olayların azalmasıyla değil, bakışının değişmesiyle kazanır.

Sabah uyandığında kendine şunu söylemelisin. Bugün karşılaşacağım her şey doğanın düzeninin parçasıdır. İnsanlar hata yapacak, beden yorulacak, işler zorlaşacak. Ama benim görevim akla uygun kalmaktır.

Ben mutluluğu hazda değil, görev bilincinde buldum. Çünkü görev insanı kendisinden daha büyük bir bütünle bağlar.

Bir dal düşün. Dal tek başına yaşayamaz. Ağaçtan koparsa kurur. İnsan da evrensel akıldan koparsa anlamını kaybeder.

Bu yüzden söyledim. Evren değişimdir, yaşam algıdır. Eğer algını doğayla uyumlu hale getirirsen hiçbir olay seni düşman gibi karşılamaz. İmparator olmama rağmen her gece kendime şunu hatırlattım. Yarın ölebilirsin. O halde bugün adil ol, ölçülü ol, sabırlı ol. Benim Stoacılığım gücü küçültme sanatıdır. Çünkü insan kendisini küçülttüğünde evrenle uyumlu hale gelir.

Şimdi sana benim felsefemin en önemli kısmını, yani imparator olarak kendimi nasıl eğittiğimi anlatıyorum. Çünkü benim yazdıklarım başkalarına öğüt vermek için değil, kendi zihnimi her gün yeniden düzenlemek içindi. Güç sahibi insanın en büyük düşmanı dış düşmanlar değil, kendi zihnidir.

Stoacı eğitim benim için sürekli yapılan içsel bir nöbetti.

İlk uyguladığım yöntem sabah zihinsel hazırlığıydı.

Her sabah kendime şunu hatırlatırdım. Bugün bencil, nankör, kibirli ve anlayışsız insanlarla karşılaşacağım. Bunu söylediğimde insanlara karşı nefret üretmiyordum. Tam tersine şaşkınlığı ortadan kaldırıyordum. Çünkü insan beklemediği kötülük karşısında öfkelenir.

Bir asker savaşın varlığını kabul ettiğinde paniğe kapılmaz. Stoacı insan da insan doğasının kusurlu olduğunu kabul eder.

İkinci yöntem kozmik bakış egzersizidir.

Zihnim daraldığında kendimi yukarıdan dünyaya bakıyormuş gibi düşünürdüm. Şehirleri, orduları, sarayları, kavgaları küçülmüş halde hayal ederdim. Sonra zamanı genişletirdim. Benden önce yaşayan milyonlarca insanı ve benden sonra gelecek olanları düşünürdüm.

Bu egzersiz şunu öğretir. Bugün seni rahatsız eden şey evren ölçeğinde neredeyse yok hükmündedir.

Bir çocuğun kumdan yaptığı kaleyi düşün. Dalga geldiğinde yıkılır. İnsan hayatındaki çoğu kaygı da böyledir.

Üçüncü yöntem geçicilik meditasyonudur.

Karşılaştığım her şey için şunu söylerdim. Bu da geçecek. Zafer geçer, acı geçer, övgü geçer, beden gençliği geçer. Her şey dönüşüm içindedir.

Bir çiçeğin açıp solması gibi.

Bu farkındalık tutkuların gücünü azaltır. Çünkü insan kalıcı sandığı şeylere bağlanır.

Dördüncü yöntem rol bilincidir.

Kendime sürekli şunu hatırlattım. Sen Marcus Aurelius değilsin yalnızca; sana verilmiş bir rolü oynuyorsun. İmparatorluk görevi doğanın sana verdiği geçici bir sorumluluktur.

Bir aktör kral rolünü oynadığında gerçekten kral olduğunu sanmaz. Rol bittiğinde sahneden iner. İnsan da statüsünü böyle görmelidir.

Bu düşünce gururu yok eder.

Beşinci yöntem iç konuşma disiplinidir.

Zihnin kullandığı kelimeler ruhu şekillendirir. Başına gelen olaylara felaket dememeyi öğrendim. Bunun yerine şöyle dedim. Bu olaydır, yorum henüz eklenmedi.

Bir ameliyatın acı verici olması onun kötü olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde zor olaylar da doğrudan kötülük değildir.

Altıncı yöntem doğaya uygun eylem pratiğidir.

Her karar öncesi kendime şu soruyu sordum. Bu davranış insan doğasına uygun mu. İnsan akıllı ve toplumsal bir varlıktır. O halde öfke, intikam ve bencillik doğaya aykırıdır.

Bir el diğer ele zarar vermez. İnsanlar da aynı bütünün parçalarıdır.

Yedinci yöntem akşam muhasebesidir.

Günün sonunda kendimi yargılamadan incelerdim. Nerede sabırsız oldum, nerede korkuya kapıldım, nerede doğru davrandım. Amaç suçluluk değil gelişimdi.

Bir komutan ordusunu her gün gözden geçirir. Bilge insan da ruhunu gözden geçirir.

Sekizinci yöntem ölümle dostluk kurmaktır.

Ölümü sürekli düşündüm çünkü ölüm korkusu ortadan kalktığında insan ilk kez özgür olur. Eğer bugün ölecek olsaydım yaptığım işten utanır mıydım diye kendime sorardım.

Bu soru yaşamı berraklaştırır.

Benim bütün yöntemimin amacı şuydu.

Dış dünyayı yönetirken iç dünyamın yönetimini kaybetmemek.

İmparatorluk çökebilir, beden hastalanabilir, insanlar ihanet edebilir. Ama akıl doğru kaldığı sürece insan bütünlüğünü korur.

Stoacılığın benim elimde ulaştığı son nokta şudur.

İnsan evrene hükmeden varlık değildir. Evrenin bilinçli bir parçasıdır.

Bu fark edildiğinde mücadele yerini uyuma bırakır.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir