
Ben Plotinus. yaklaşık MS 204 yılında Mısır’daki Likopolis’te doğdum. Çocukluğum hakkında çok az şey bilinir çünkü hayatımı anlatmayı önemsemedim. Bedene ait ayrıntılar benim için önemsizdi. Gençliğimde İskenderiye’ye gittim. O dönem İskenderiye dünyanın en büyük düşünce merkezlerinden biriydi. Yunan felsefesi, Mısır inançları, Doğu mistisizmi ve Roma kültürü burada birleşiyordu.
Uzun süre öğretmen aradım fakat tatmin olmadım. Sonunda Ammonius Saccas’ın öğrencisi oldum ve on bir yıl boyunca onun yanında kaldım. Ondan Platon’un düşüncesini yalnızca teorik değil, ruhsal bir yükseliş öğretisi olarak öğrendim.
Benim yaşadığım dönem Roma İmparatorluğu’nun kriz çağlarıydı. Savaşlar artmış, ekonomik düzen sarsılmış, eski pagan inançları zayıflamaya başlamıştı. Yeni dini akımlar yayılıyor, insanlar yalnızca etik huzur değil, kurtuluş arıyordu. Stoacılık insanı güçlü yapıyordu ama birçok insan için yeterli değildi. İnsan artık yalnızca nasıl yaşamalıyım diye değil, varlığın kaynağı nedir diye soruyordu.
İnsanlar kendilerini parçalanmış hissediyordu. Politik düzen kırılgan, toplumsal güven azalmıştı. Ölüm korkusu, anlam arayışı ve ruhsal tatminsizlik yaygındı. Bu çağda felsefe yeniden metafizik bir yön kazandı.
Ben yaklaşık kırk yaşımda Pers ve Hint bilgeliğini tanımak amacıyla Roma ordusuyla doğuya gitmeye çalıştım fakat sefer başarısız oldu. Roma’ya döndüm ve orada ders vermeye başladım. Okulum resmi değildi; beni dinleyenler küçük bir çevre oluşturuyordu. Öğrencim Porphyrios düşüncelerimi yazıya geçirdi ve bugün Enneadlar adıyla bilinen eser böyle oluştu.
Ben yazarken bile kendimi filozof değil, ruhu kaynağına döndürmeye çalışan biri olarak görüyordum.
Yaşadığım dünyada insanlar iki uç arasında kalmıştı. Bir yanda maddi zenginlik ve imparatorluk gücü, diğer yanda içsel boşluk. İnsan dış dünyayı fethetmişti fakat kendisini kaybetmişti.
Benim sorum şuydu. Eğer insan sürekli değişen dünyada huzur bulamıyorsa, gerçeklik bu değişen dünyadan daha derinde olabilir mi.
İşte Yeni Platonculuk burada doğar. Ben Platon’un mirasını aldım fakat onu yalnızca düşünce sistemi olarak değil, varlığa geri dönüş yolu olarak yeniden kurdum.
Şimdi sana düşüncemi anlatıyorum. Çünkü benim felsefem yalnızca dünyayı açıklamak değildir; insan ruhunun neden huzursuz olduğunu ve neden sürekli ait olduğu bir yere dönmek ister gibi yaşadığını açıklamaya çalışır.
Benim gözlemim şuydu. İnsan ne kadar başarı kazanırsa kazansın içinde eksiklik hissi kalır. Servet, güç, haz ya da bilgi bu boşluğu tamamen doldurmaz. Stoacılar insanı güçlü yaptı, Epikuros huzur aradı, fakat insan ruhu hâlâ daha yüksek bir şeyi özlüyordu.
Ben şu soruyu sordum.
Eğer insan sürekli daha yetkin olana yöneliyorsa, bu yönelişin bir kaynağı olmalıdır.
Hiç görmediğin bir şeyi özleyemezsin. Açlık yiyeceğin varlığına işaret eder. Susuzluk suyun varlığına işaret eder. O halde ruhun mutlak iyiyi araması da gerçek bir kaynağa işaret eder.
İşte bu noktada varlığın temelini düşündüm.
Platon idealar dünyasından söz etmişti. Ben daha ileri gittim ve dedim ki bütün varlığın kaynağı tek bir ilkedir. Buna Bir adını verdim.
Bir, herhangi bir varlık değildir. Çünkü var olan her şey sınırlıdır. Bir ise sınırsızdır. O düşünce değildir çünkü düşünmek bile ayrım gerektirir. O madde değildir çünkü madde bölünebilir. Bir bütün belirlenimlerin ötesindedir.
Güneşi düşün. Güneş ışık üretmek için çaba harcamaz; doğası gereği ışık yayar. Aynı şekilde Bir de taşarak varlığı ortaya çıkarır.
Bu taşma sürecine sudur yani taşma dedim.
Önce Bir’den Nous doğar, yani İlahi Akıl. Burada tüm formlar, tüm düzen, tüm idealar bulunur. Ardından Nous’tan Ruh ortaya çıkar. Ruh evrene canlılık verir. En son aşamada madde ortaya çıkar; yani en uzak ve en eksik düzey.
Bunu ışığın yayılması gibi düşün. Kaynaktan uzaklaştıkça ışık zayıflar. Madde karanlık değildir ama ışığın en zayıf halidir.
İnsan bu hiyerarşide özel bir konumdadır. Çünkü hem maddi bedene sahiptir hem de kaynağı Bir’e uzanan ruha.
İnsan ruhunun huzursuzluğu buradan gelir.
Ruh aslında yukarıya, kaynağına aittir fakat bedensel dünyaya yönelmiştir. Tıpkı memleketini unutmuş bir yolcu gibi. Dünya kötü değildir fakat nihai yurt değildir.
Bu yüzden söyledim. Kötülük bağımsız bir güç değildir; iyiden uzaklaşmadır.
Bir aynanın ışığı yansıtamaması karanlığın saldırısı değil, ışığın eksikliğidir.
İnsan kendisini yalnızca beden olarak gördüğünde aşağıya yönelir. Hazlara, güce, geçici şeylere bağlanır. Fakat akla ve içsel farkındalığa yöneldiğinde yeniden yükselmeye başlar.
Benim seni ikna etmek istediğim nokta şudur.
Gerçek mutluluk dış dünyada bulunamaz çünkü ruhun kökeni dış dünyadan daha yüksektir.
Bilgi bile son hedef değildir. Çünkü düşünme hâlâ ikiliktir. En yüksek deneyim düşüncenin bile aşıldığı birlik halidir.
Bazen derin tefekkür anlarında insan kendisi ile evren arasındaki ayrımın silindiğini hisseder. Ben bunu birkaç kez deneyimlediğimi söyledim. Ruhun Bir ile birleşmesi.
Bu mistik bir kaçış değildir. Bu varlığın kaynağıyla uyumdur.
İnsan aşağıdan yukarıya doğru yükselir.
Bedenden ruha,
ruhtan akla,
akıldan Bir’e.
Felsefe artık tartışma değil dönüş yolculuğudur.
Şimdi sana benim öğretimin en önemli kısmını anlatıyorum. Çünkü Bir’i anlamak teorik bilgiyle mümkün değildir. Benim felsefem ancak yaşanarak kavranır. İnsan yalnızca düşünerek değil, dönüşerek hakikate yaklaşır. Bu yüzden yöntemim ruhun yeniden yönlendirilmesidir.
İnsan doğduğunda dikkati dış dünyaya yönelir. Görür, ister, sahip olur, kaybeder. Zihin sürekli nesnelere bağlanır. Bu bağlanma ruhu ağırlaştırır. Tıpkı suyun içine düşmüş bir ışığın bulanık görünmesi gibi ruh da maddi ilgiler içinde kendi kaynağını unutmaya başlar.
Benim yöntemimin ilk adımı yön değişimidir.
İnsan dışarıdan içeriye dönmeyi öğrenmelidir.
Bir öğrencime şöyle derdim. Güzel bir nesne gördüğünde yalnızca nesneye bakma. Kendine sor. Bu güzelliği algılayan şey nedir. Güzellik dışarıda olduğu kadar senin ruhunda da vardır. Çünkü ruh güzelliği tanıyabiliyorsa onunla akrabadır.
Bu sorgulama ruhu nesneden kaynağa doğru çevirir.
İkinci yöntem arınmadır.
Arınma bedenin reddi değildir; bağımlılığın çözülmesidir. İnsan hazlara, öfkeye, kıskançlığa bağlandığında ruh aşağıya çekilir. Bu yüzden ölçülülük yalnızca ahlak kuralı değil ontolojik yükseliştir.
Bir aynayı düşün. Üzeri tozla kaplıysa ışığı yansıtamaz. Aynayı temizlemek ışığı üretmek değildir; zaten var olanı görünür kılmaktır. Ruh da böyledir. Erdem ruhu temizler.
Bu nedenle adalet, ölçülülük ve bilgelik yalnızca etik değerler değildir. Ruhun yükselme araçlarıdır.
Üçüncü yöntem tefekkürdür.
Stoacılar aklı kullanarak huzura ulaşmak istedi. Ben aklı bir basamak olarak gördüm. İnsan önce düşünceyi düzenler, sonra düşüncenin ötesine geçer.
Bir matematik problemini çözerken zihnin tamamen odaklandığı anı düşün. Kendini unutursun. Benzer şekilde ruh derin düşüncede bireysel sınırlarını gevşetmeye başlar.
Bu aşamada insan artık nesneleri değil varlığın düzenini kavrar.
Dördüncü yöntem birlik sezgisidir.
İnsan genellikle kendisini ayrı bir varlık olarak hisseder. Ben ve dünya ayrımı güçlüdür. Fakat dikkatle düşündüğünde bedeninin doğadan, düşüncelerinin evrensel akıldan geldiğini fark edersin.
Bir dalın ağaca ait olması gibi ruh da bütün varlığa aittir.
Meditatif yoğunlaşma sırasında insan kısa anlar için ayrım hissinin kaybolduğunu deneyimleyebilir. Ben buna Bir ile temas dedim.
Bu bilgi öğrenilmez, yaşanır.
Beşinci yöntem sadelik ve içsel sessizliktir.
Ruh sürekli duyusal gürültü içinde kaldığında kendisini duyamaz. Bu yüzden yalnızlık ve sessizlik önemlidir. Amaç dünyadan kaçmak değil, ruhun kendi kaynağını fark etmesine izin vermektir.
Bir göl düşün. Rüzgâr varken yüzey dalgalıdır ve gökyüzünü yansıtamaz. Su sakinleştiğinde yansıma ortaya çıkar.
Zihin sakinleştiğinde Bir’in izi hissedilir.
Altıncı yöntem yükseliş bilincidir.
İnsan kendisini yalnızca bedensel yaşamla tanımlamayı bıraktığında korkular azalır. Ölüm korkusu bile dönüşür. Çünkü ruhun gerçek doğası maddi değildir.
Ben ölümün ruh için yok oluş değil yön değişimi olduğunu düşündüm.
Bütün bu yöntemlerin amacı tek bir şeydir.
Ruhun kendi kaynağını hatırlaması.
Felsefe burada mantıksal tartışmanın ötesine geçer ve varoluşsal dönüşüme dönüşür.
Benim öğretimle birlikte antik felsefe son büyük metafizik doruğuna ulaşır. Bundan sonra düşünce yeni bir döneme girecek, Yunan felsefesi yükselen tek tanrılı dinlerle birleşecektir.
Bir yanıt yazın