28-Immanuel Kant

Ben Immanuel Kant. 1724 yılında Prusya’nın Königsberg kentinde doğdum ve hayatımın neredeyse tamamını bu şehirde geçirdim. Ailem dindar Pietist bir Protestan çevreye aitti; disiplin, görev bilinci ve ahlaki ciddiyet içinde yetiştirildim. Çocukluğumdan itibaren düzenli yaşam, çalışma disiplini ve içsel sorumluluk anlayışı karakterimi belirledi.

Benim yaşadığım dönem Avrupa’da Aydınlanma’nın olgunlaştığı çağdı. Newton fiziği doğayı kesin yasalarla açıklamış, Descartes aklı merkeze koymuş, Locke ve Hume deneyimi bilginin temeline yerleştirmişti. Bilim olağanüstü başarı kazanmıştı fakat felsefe büyük bir kriz içindeydi. Çünkü Hume nedenselliğin bile akılla temellendirilemeyeceğini göstererek bilginin güvenini sarsmıştı.

Gençliğimde Leibniz ve Wolff’un rasyonalist metafiziğinden etkilendim ve uzun süre aklın evreni tamamen açıklayabileceğine inandım. Ancak Hume’un eserleriyle karşılaştığımda düşünsel bir sarsıntı yaşadım. Onun şüpheciliği beni “dogmatik uykumdan uyandırdı”. Eğer Hume haklıysa bilim bile yalnız alışkanlık olabilirdi.

Benim çağımda temel problem açıktı: Bilim kesin görünüyordu fakat insan bilgisi nasıl mümkün olduğu açıklanamıyordu. Akılcılar bilginin zihinden geldiğini, deneyciler deneyimden doğduğunu söylüyordu. Bu iki yaklaşım birbirini çürütüyor gibiydi ve felsefe çıkmaza girmişti.

İşte bu kriz beni yeni bir yol aramaya yöneltti. Amacım ne yalnız aklı savunmak ne de deneyime teslim olmaktı. Ben şu soruya cevap aradım: İnsan zihni deneyimi yalnızca almakla mı yetinir, yoksa deneyimi mümkün kılan yapıları mı taşır?

Hayatım dışarıdan sakin görünür; seyahat etmedim, akademik yaşam sürdüm ve düzenli ders verdim. Fakat zihinsel olarak amacım çok büyüktü: Newton’un bilimini kurtarmak, Hume’un şüpheciliğini aşmak ve metafiziği yeniden temellendirmek.

Gençliğimde filozoflar arasında süregelen tartışmayı dikkatle inceledim. Rasyonalistler bilginin kaynağını akılda buluyor, empiristler ise deneyimde temellendiriyordu. Her iki taraf da kısmen haklı fakat eksikti. Hume’un eleştirisi beni şu noktaya getirdi: Eğer bütün bilgi deneyimden geliyorsa zorunlu bilim nasıl mümkün olabilir?

Bu problemi çözmek için düşüncenin yönünü değiştirdim. Daha önce herkes bilginin nesnelere uyması gerektiğini varsayıyordu. Ben tersini önerdim: Nesneler, onları bilen zihnin yapısına uymak zorundadır. Buna kendi felsefemde “Kopernik Devrimi” adını verdim. Nasıl Kopernik dünyanın güneş etrafında döndüğünü gösterdiyse, ben de bilginin merkezine nesneyi değil özneyi yerleştirdim.

Deneyim tamamen dış dünyadan gelmez. Zihin deneyimi düzenleyen önsel yapılara sahiptir. Uzay ve zaman dış dünyanın özellikleri değil, insan algısının biçimleridir. Biz dünyayı zaten uzay ve zaman içinde algılamak zorundayız; çünkü zihnimiz böyle çalışır.

Bunun yanında anlama yetimiz deneyimleri belirli kategoriler altında birleştirir. Nedensellik, birlik, çokluk, zorunluluk gibi kavramlar deneyimden öğrenilmez; deneyimi anlamlı hale getiren zihinsel yapılardır. Böylece Hume’un problemi çözülür: Nedensellik alışkanlık değil, insan zihninin deneyimi kurma biçimidir.

Buradan önemli bir ayrım yaptım: Fenomen ve numen ayrımı. Biz şeyleri oldukları gibi değil, bize göründükleri biçimiyle biliriz. Deneyimlediğimiz dünya fenomenler dünyasıdır; yani zihnin yapılarıyla şekillenmiş gerçekliktir. Şeylerin kendisi ise bilinemez.

Bu nedenle metafiziğin eski iddialarını sınırladım. Ruhun ölümsüzlüğü, Tanrı’nın doğası veya evrenin mutlak başlangıcı gibi konular teorik aklın sınırlarını aşar. Akıl bu alanlarda kesin bilgi üretemez.

Benim amacım bilgiyi yıkmak değil, sınırlarını belirleyerek güvence altına almaktı. Bilim mümkündür çünkü zihin deneyimi düzenler; fakat metafizik sınırsız değildir çünkü bilgi yalnız deneyim alanında geçerlidir.

Teorik aklın sınırlarını belirlediğimde önemli bir sonuç ortaya çıktı. Tanrı’nın varlığı, ruhun ölümsüzlüğü ya da özgür irade gibi meseleler bilimsel bilgiyle kanıtlanamazdı. Ancak bu onların tamamen anlamsız olduğu anlamına gelmezdi. Bu noktada insanın yalnız bilen değil, aynı zamanda eyleyen bir varlık olduğunu fark ettim.

Ahlakın temelini araştırdığımda onun deneyimden ya da mutluluk arzusundan doğmadığını gördüm. İnsan bazen çıkarına aykırı olsa bile doğru olanı yapması gerektiğini hisseder. Bir insan cezalandırılacağını bilse bile yalan söylememeyi seçebilir. Bu zorunluluk dış baskıdan değil, aklın iç yasasından gelir.

Bu yüzden ahlakın temelini “iyi sonuç”ta değil, niyette buldum. Bir eylem sonuçları nedeniyle değil, görev duygusuyla yapıldığında ahlakidir. Buna kategorik imperatif adını verdim. Yani yalnızca kendi çıkarın için değil, herkes için evrensel yasa olabilecek şekilde davran.

Örneğin yalan söylemenin evrensel yasa olduğunu düşün. Eğer herkes yalan söylese güven ortadan kalkar ve yalanın kendisi bile anlamını kaybeder. Demek ki akıl bazı eylemleri evrensel olarak zorunlu kılar. İnsan ahlak yasasını dışarıdan değil, kendi aklında bulur.

Buradan özgürlük fikrine ulaştım. Doğa yasaları içinde insan belirlenmiş görünür; fakat ahlaki sorumluluk ancak özgür irade varsa mümkündür. Bu yüzden özgürlük, Tanrı ve ruhun ölümsüzlüğü teorik bilginin konusu değil, pratik aklın zorunlu varsayımlarıdır.

Tanrı’yı bilimsel kanıtla değil ahlaki akıl yoluyla temellendirdim. İnsan en yüksek iyinin gerçekleşmesini ister; erdem ile mutluluğun birleştiği bir düzen düşünür. Bu düzenin mümkün olması için ahlaki evrenin temeli olarak Tanrı fikri gerekli hale gelir.

Hayatın anlamı benim için hazda ya da başarıda değil, akla uygun yaşamda bulunur. İnsan doğanın parçası olmasına rağmen aynı zamanda kendisine yasa koyabilen tek varlıktır. İnsan değeri burada ortaya çıkar: araç değil amaç olmak.

Benden öğrenmen gereken en temel şey, aklın hem gücünü hem sınırını aynı anda kavramaktır. Benden önce filozoflar ya akla sınırsız güven duydular ya da onu tamamen şüphe altına aldılar. Ben sana şunu öğretirim: Akıl doğru kullanıldığında bilgiyi mümkün kılar, fakat sınırlarını aştığında yanılsama üretir.

İlk olarak öğrenmen gereken ilke eleştirel düşüncedir. Her iddiayı kabul etmek ya da reddetmek yerine önce şu soruyu sormalısın: Bu bilgi hangi koşullar altında mümkündür? Bir şeyi bilmeden önce bilmenin nasıl mümkün olduğunu araştırmak, benim eleştirel yöntemimin özüdür.

İkinci olarak senden kazanmanı istediğim alışkanlık, zihnin aktif rolünü fark etmendir. İnsan gerçekliği pasif biçimde almaz; onu düzenler, kategorilere ayırır ve anlamlandırır. Bu farkındalık seni saf realizmden de aşırı şüphecilikten de kurtarır. Dünya ile ilişki kuran şey yalnız nesneler değil, zihnin yapısıdır.

Üçüncü olarak ahlak anlayışımı öğrenmelisin. Doğru eylem sonuç hesabına göre değil, ilkeye göre belirlenir. Kendine sürekli şu soruyu sorabilmelisin: Davranışım herkes için geçerli bir yasa olabilir mi? Bu düşünme biçimi insanı çıkar merkezli yaşamdan sorumluluk merkezli yaşama taşır.

Dördüncü olarak özgürlük anlayışını kavramanı isterim. Özgürlük istediğini yapmak değildir; aklın koyduğu yasaya uyarak kendini yönetebilmektir. İnsan içsel yasa koyabilen varlık olduğu ölçüde değerlidir. Bu anlayış modern insan onuru fikrinin temelidir.

Son olarak benim yöntemim sana düşüncenin sınırlarını bilmeyi öğretir. Bilimin alanını metafizikten, inancın alanını bilgiden ayırmayı öğrenirsin. Böylece hem bilim mümkün olur hem de insan anlam arayışını kaybetmez.

Eğer bilgiyi sorgularken önce koşullarını araştırıyor, ahlakı evrensel ilke üzerinden değerlendiriyor ve aklın sınırlarını kabul ederek düşünüyorsan benim felsefemi gerçekten öğrenmiş olursun.

Kant ile birlikte modern felsefe yeni bir döneme girer. Çünkü artık soru yalnız bilgi değil, bilinci kuran öznenin kendisi haline gelir. Bu noktadan sonra sahneye benim düşüncemi radikalleştiren ilk isim çıkar:


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir