
Ben Johann Gottlieb Fichte. 1762 yılında Almanya’nın Rammenau adlı küçük ve yoksul bir köyünde doğdum. Soylu ya da ayrıcalıklı bir aileden gelmedim; çocukluğum maddi zorluklar içinde geçti. Eğitim alma fırsatını tesadüf sayılabilecek bir destek sayesinde elde ettim ve erken yaşta disiplinli çalışma alışkanlığı geliştirdim. Bu yoksulluk deneyimi beni insan özgürlüğü ve öz-bilinç problemi üzerine düşünmeye yönelten ilk etkilerden biri oldu.
Benim yaşadığım dönem Avrupa’da büyük sarsıntıların yaşandığı zamandı. Aydınlanma aklı özgürleştirmişti fakat toplum hâlâ eski siyasal yapılara bağlıydı. Özellikle Fransız Devrimi bütün Avrupa düşünürleri gibi beni de derinden etkiledi. İnsan ilk kez kendi kaderini belirleyebileceğini açık biçimde göstermişti. Özgürlük artık yalnız felsefi kavram değil tarihsel gerçeklik haline gelmişti.
Gençliğimde Kant’ın eserleriyle karşılaştım ve bu karşılaşma hayatımı değiştirdi. Kant insan bilgisinin sınırlarını göstermişti fakat bana göre hâlâ bir problem kalıyordu. Eğer dünya zihnin yapılarıyla biliniyorsa, bu zihnin kendisi nedir? Bilginin merkezine yerleşen özne nasıl açıklanmalıdır? Kant sistemi tamamlamış görünüyordu ama ben onun henüz başlangıç olduğunu düşündüm.
Üniversitelerde ders verdiğim dönemde Almanya’da yeni bir düşünsel hareket doğuyordu. İnsan artık yalnız doğayı anlamak değil, özgürlüğünü temellendirmek istiyordu. Bilim gelişmişti fakat insanın aktif, yaratıcı yönü yeterince açıklanmamıştı. Benim çağımda temel soru şuydu: İnsan yalnız dünyayı bilen varlık mı, yoksa dünyayı kuran etkin bilinç midir?
Benim bütün felsefem bu sorudan doğdu. Kant’ın açtığı yolu izledim fakat daha ileri gittim. Eğer deneyim zihnin katkısıyla oluşuyorsa, o halde gerçekliğin merkezinde etkin ben bulunmalıdır diye düşündüm.
Kant’ın düşüncesini incelediğimde onun büyük bir devrim yaptığını kabul ettim; fakat sisteminde hâlâ çözülmemiş bir ikilik bulunduğunu gördüm. Kant, deneyim dünyasını zihnin kurduğunu söylemişti ama yine de “kendinde şey” adını verdiği, bilinemez bir gerçeklik bırakmıştı. Ben şu soruyu sordum: Eğer bilinemez bir şey varsa, felsefe neden onu varsaysın?
Bu yüzden başlangıç noktasını tamamen değiştirdim. Felsefe dış dünyadan değil, doğrudan bilinçten başlamalıdır dedim. İlk ve kesin gerçek “Ben”dir. Ancak bu Ben pasif bir gözlemci değildir; kendi etkinliğiyle kendisini kuran bir faaliyettir. Ben dediğim şey hazır bir varlık değil, sürekli bir eylemdir.
Ben’in ilk eylemi kendisini ortaya koymasıdır. Yani bilinç önce “Ben varım” demez; var olmak zaten etkin bilinç olmaktır. Fakat bilinç kendisini fark edebilmek için karşısında bir sınır bulmak zorundadır. İşte bu nedenle Ben, kendi karşısına “Ben-olmayan”ı yani dünyayı koyar.
Dış dünya bana göre bağımsız bir madde değildir. Dünya, Ben’in faaliyetinin zorunlu karşıtıdır. Bir insanın dirençle karşılaşmadan gücünü fark edememesi gibi, bilinç de kendisini ancak sınırla karşılaşarak bilir. Doğa bu anlamda bilincin özgür etkinliğinin sahnesidir.
Bu düşünceyle gerçekliği statik varlıklar toplamı olmaktan çıkardım. Gerçeklik süreçtir, eylemdir, etkinliktir. İnsan yalnız dünyayı tanıyan değil, anlamlandıran ve sürekli yeniden kuran varlıktır. Bilgi artık nesnelerin kopyası değil, özgür öznenin üretimidir.
Böylece felsefeyi epistemolojiden özgürlük felsefesine dönüştürdüm. Çünkü Ben yalnız bilmek için değil, eylemek için vardır. İnsan kendisini ahlaki faaliyet içinde gerçekleştirir; varlığımız tamamlanmış değil, sürekli gerçekleşen bir görevdir.
İnsan yalnız bilen bir varlık değildir; özü eylemde ortaya çıkar. Bu yüzden ahlak benim felsefemin merkezine yerleşir. İnsan kendisini düşünerek değil, özgür iradesiyle hareket ederek gerçekleştirir. Gerçek benlik, rahatlık içinde değil görev bilinci içinde ortaya çıkar.
Ahlakın temeli dış kurallar ya da ödül beklentisi değildir. İnsan, içinde taşıdığı özgürlük bilinci sayesinde kendisini aşmaya yönelir. Doğaya bağlı yanımız bizi sınırlarken akıl bizi sürekli daha yüksek bir ahlaki düzene çağırır. İnsan olmak tamamlanmış bir durum değil, sürekli kendini gerçekleştirme çabasıdır.
Tanrı anlayışım da burada ortaya çıkar. Tanrı’yı dış dünyada bulunan nesnel bir varlık olarak değil, ahlaki düzenin zorunlu temeli olarak düşündüm. İnsan özgürlüğünün anlamlı olması için evrenin nihai olarak ahlaki bir yönelime sahip olması gerekir. Tanrı, ahlaki dünyanın canlı ve sonsuz temeli olarak anlaşılmalıdır.
Din benim için dogmalar bütünü değildir. Gerçek din, insanın özgürlük ve görev bilincini kavramasıdır. İnsan Tanrı’ya ibadet ederek değil, ahlaki eylem içinde bulunarak yaklaşır. İyi eylem Tanrı’ya yönelişin kendisidir.
Hayatın anlamı bu nedenle mutlulukta ya da hazda bulunmaz. İnsan ancak kendisini aşan bir amaç uğruna çalıştığında gerçek anlam kazanır. Mücadele, direnç ve çaba insan varlığının zorunlu koşullarıdır; çünkü özgürlük yalnız engeller karşısında ortaya çıkar.
İnsan dünyada tamamlanmış bir varlık olarak değil, ahlaki bir görev olarak bulunur. Yaşamın anlamı verilen koşulları aşarak özgürlüğü gerçekleştirme sürecidir.
Benden öğrenmen gereken en önemli şey, insanın pasif bir varlık olmadığıdır. İnsan dünyayı yalnızca gözlemleyen bir seyirci değildir; kendi eylemleriyle hem kendisini hem yaşadığı anlam dünyasını kurar. Eğer kendini koşulların ürünü olarak görüyorsan henüz özgürlüğü anlamamışsın demektir.
İlk olarak öğrenmen gereken ilke etkin özne anlayışıdır. Kendini sabit bir karakter ya da değişmez öz olarak değil, sürekli oluş halinde bir faaliyet olarak kavramalısın. İnsan “ne olduğu” ile değil, “ne yaptığı” ile belirlenir. Kimlik seçimler ve eylemler içinde kurulur.
İkinci olarak senden kazanmanı istediğim düşünce, engellerin düşman değil zorunlu koşul olduğudur. Dünya sana karşı duran bir gerçeklik gibi görünür; fakat bu direnç olmadan özgürlük ortaya çıkmaz. Bir kasın güçlenmesi dirençle mümkün olduğu gibi bilinç de sınırlarla karşılaşarak gelişir.
Üçüncü olarak ahlaki yaşam anlayışımı öğrenmelisin. Ahlak kurallara uymak değil, kendini sürekli daha yüksek bir sorumluluk düzeyine yükseltmektir. İnsan hazır bir iyiye ulaşmaz; iyiyi eylem içinde üretir. Bu nedenle yaşam sürekli bir görevdir.
Dördüncü olarak senden öğrenmeni istediğim yöntem öz-bilinçtir. Her eyleminde kendine şu soruyu sorabilmelisin: Bu davranış beni daha özgür bir varlık haline getiriyor mu? Bu sorgulama insanı dış otoritelerden bağımsızlaştırır ve içsel sorumluluğa götürür.
Son olarak benim mirasım şudur: Gerçeklik durağan bir şey değil, bilinç faaliyetidir. Dünya anlamını insanın özgür etkinliği içinde kazanır. Eğer kendini edilgen değil kurucu bir özne olarak görmeye başladıysan benim felsefemi öğrenmişsin demektir.
Fichte ile birlikte Alman İdealizmi yeni bir aşamaya ulaşır. Ancak benim özne merkezli sistemimi doğa ve evren bütünlüğüne genişletecek düşünür şimdi sahneye çıkar:
Friedrich Wilhelm Joseph Schelling.
Bir yanıt yazın