
Ben Edmund Husserl. 1859 yılında Moravya’nın Prossnitz kentinde (bugünkü Çekya) doğdum. Yahudi kökenli bir ailede yetiştim ve başlangıçta filozof değil matematikçi olarak eğitim aldım. Leipzig, Berlin ve Viyana’da matematik çalıştım; özellikle kesinlik ve temellendirme problemi zihnimi sürekli meşgul ediyordu.
Benim yaşadığım dönem bilimlerin büyük başarı kazandığı bir çağdı. Fizik, matematik ve psikoloji hızla gelişiyor, insan aklı doğayı açıklama konusunda büyük güven kazanıyordu. Ancak aynı zamanda ciddi bir kriz ortaya çıkıyordu: Bilimler ilerliyordu fakat bilginin kendisinin temeli sorgulanmadan kabul ediliyordu.
Gençliğimde Franz Brentano’nun derslerine katıldım ve onun bilinç üzerine yaptığı analizler düşüncemi kökten değiştirdi. Brentano bilincin her zaman bir şeye yöneldiğini söylüyordu. Bu fikir beni şu soruya götürdü: Bilgi dediğimiz şey gerçekten nasıl oluşur? 19.yüzyılın sonlarında psikolojizm adı verilen görüş yaygındı. Mantık ve matematik bile insan zihninin psikolojik süreçlerine indirgenmeye çalışılıyordu. Bana göre bu büyük bir hataydı. Eğer mantık yalnız psikolojik alışkanlıksa, o zaman doğruluğun evrenselliği nasıl açıklanacaktı
Benim çağımda temel problem şuydu: Bilim kesin bilgi üretiyor gibi görünüyordu fakat bilincin kendisi yeterince incelenmemişti. İnsan dünyayı nasıl deneyimliyor? Nesneler bize nasıl anlam kazanmış halde görünür?
Felsefemin çıkış noktası bu soruydu. Tüm bilimlerin temelini yeniden kurmak istedim. Bunun için dış dünyadan değil, doğrudan deneyimin kendisinden başlamamız gerektiğini savundum.
Felsefeye başladığımda şunu fark ettim: İnsanlar dünyayı zaten bildiklerini varsayarak düşünüyordu. Bilim nesneleri inceliyor, psikoloji zihni açıklamaya çalışıyordu; fakat kimse deneyimin kendisinin nasıl mümkün olduğunu sorgulamıyordu. Bu nedenle felsefeye radikal bir başlangıç önerdim: Şeylerin kendisine dönmek.
Bir nesneyi algıladığını düşün örneğin bir masa. Günlük yaşamda masanın dış dünyada var olduğunu hemen kabul edersin. Ancak ben şu soruyu sordum: Masa sana nasıl verilmiştir? Sen masayı doğrudan değil, bilinç deneyimi içinde algılarsın. Yani felsefenin başlangıç noktası nesne değil, bilinçte ortaya çıkan deneyimdir.
Bu nedenle fenomenoloji yöntemini geliştirdim. İlk adım epokhe dediğim askıya alma hareketidir. Bu, dünyanın varlığını reddetmek değildir; yalnızca onun gerçekten var olup olmadığı sorusunu geçici olarak paranteze almaktır. Amaç, nesnenin bilinçte nasıl göründüğünü incelemektir.
Örneğin bir ağaca baktığında yalnız renk ve şekil görmezsin; onu “ağaç” olarak anlamlandırırsın. Bilinç her zaman anlam yönelimi taşır. Buna yönelimsellik (intentionality) adını verdim. Bilinç boş değildir; her zaman bir şeye yönelmiş bilinçtir.
Bir kitabı farklı açılardan gördüğünü düşün. Ön yüzünü, yanını ya da arkasını ayrı ayrı algılarsın fakat zihninde tek bir nesne olarak birleştirirsin. Nesnenin bütünlüğü doğrudan verilmez; bilinç tarafından kurulur. Böylece nesne ile bilinç ayrılmaz ilişki içindedir.
Bu analiz beni özlere ulaşma fikrine götürdü. Tek tek deneyimlerin ardında değişmeyen yapılar bulunur. Üçgen çizimlerinin farklı olması gibi, ama “üçgenlik” özünün değişmemesi gibi. Fenomenoloji bu özleri sezgisel olarak kavramayı amaçlar.
Bilim dünyayı ölçer; ben ise dünyanın nasıl anlamlı hale geldiğini araştırdım. Çünkü bilim bile önceden verilmiş deneyim dünyasına dayanır. Bu yaşanan anlam dünyasına yaşam-dünyası (Lebenswelt) adını verdim. Bilimsel soyutlamalar bu temel deneyim zemini üzerine kuruludur.
Böylece felsefenin görevini yeniden tanımladım: Gerçekliği açıklamadan önce deneyimin yapısını temellendirmek.
Bilinci inceledikçe şunu fark ettim: İnsan dünyada yalnız nesneler arasında yaşayan bir varlık değildir; insan anlam kuran varlıktır. Dünya bize ham veri olarak verilmez. Her şey — nesneler, insanlar, değerler — bilinç içinde anlam kazanır. Bu nedenle gerçeklik yalnız fiziksel varlık değil, yaşanan anlam dünyasıdır.
Hakikat anlayışımı da bu noktadan kurdum. Hakikat dış dünyada tek başına duran şey değildir; bilinç ile nesne arasındaki doğru yönelimin gerçekleşmesidir. Bir şeyi gerçekten bilmek, onun deneyimde nasıl verildiğini açık biçimde kavrayabilmektir. Bilgi, bilinç ile görünen arasındaki uyumdur.
Tanrı meselesine doğrudan teolojik sistem kurarak yaklaşmadım. Ancak fenomenolojik analiz beni şu sonuca götürdü: İnsan bilinci sonsuz anlam ufkuna yönelir. Her deneyim daha fazla açıklık ve tamamlanma arayışı taşır. Bu sonsuz yönelim, insan bilincinin mutlak anlam fikrine açık olduğunu gösterir.
Dinî deneyimi bu nedenle psikolojik yanılsama olarak görmedim. İnsan kutsal deneyim yaşadığında belirli bir anlam yapısı ortaya çıkar ve fenomenoloji bu deneyimi olduğu gibi incelemeye çalışır. Önemli olan Tanrı’nın metafizik kanıtı değil, Tanrı deneyiminin bilinçte nasıl ortaya çıktığıdır.
Modern bilimin yarattığı kriz üzerine özellikle düşündüm. Bilim dünyayı matematiksel modellere indirgedikçe insanın yaşadığı anlam dünyası unutuluyordu. İnsan kendisini sayılar ve mekanik süreçler içinde yabancılaşmış halde buluyordu. Bu yüzden Avrupa bilimlerinin krizinden söz ettim.
Hayatın anlamı benim için nesnel evren açıklamasında değil, bilinçli deneyimin açıklığında bulunur. İnsan dünyayı anlamlandırma faaliyetinin merkezindedir. Felsefe insanı yeniden bu anlam kurucu konuma geri getirmelidir.
İnsan yalnız yaşayan organizma değil, anlam veren özne olarak dünyada bulunur. Eğer bu temel unutulursa bilim ilerlese bile insan yaşamı anlamsızlaşır.
Benden öğrenmen gereken ilk şey, dünyayı otomatik kabullerle değil bilinçli dikkatle inceleme alışkanlığıdır. Günlük yaşamda insanlar nesnelerin, değerlerin ve anlamların kendiliğinden var olduğunu varsayar. Fenomenolojik tutum ise sana şu disiplini kazandırır: Önce deneyimin sana nasıl verildiğini incele.
İkinci olarak kazanman gereken yöntem epokhe yani askıya almadır. Bir şey hakkında hemen doğru-yanlış, gerçek-yanılsama yargısı vermek yerine o deneyimin bilinçte nasıl ortaya çıktığını gözlemlemelisin. Örneğin bir insan hakkında oluşan ilk yargını durdurup o algının hangi deneyimlerden oluştuğunu analiz etmek fenomenolojik düşünmedir.
Üçüncü olarak senden öğrenmeni istediğim şey yönelimsellik farkındalığıdır. Bilinç hiçbir zaman boş değildir; her düşünce bir şeye yönelir. Korku, umut, sevgi ya da bilgi — hepsi belirli nesnelere yönelmiş bilinç hareketleridir. Bu farkındalık insan deneyimini daha derin analiz etmeni sağlar.
Dördüncü olarak yöntemim sana anlamın kökenini araştırmayı öğretir. Bilimsel teoriler, ideolojiler ve inanç sistemleri doğrudan verilmiş gerçekler değildir; hepsi yaşam-dünyası dediğim temel insan deneyimi üzerine kuruludur. Bir düşünceyi anlamak için onun yaşanan deneyim zeminine geri dönmelisin.
Son olarak fenomenoloji sana düşünsel kesinliği dış dünyada değil bilinç açıklığında aramayı öğretir. Eğer bir olguyu gerçekten anlamak istiyorsan, onu teorilerle örtmek yerine deneyimde nasıl ortaya çıktığını dikkatle betimlemelisin. Böyle düşündüğünde felsefe soyut tartışma olmaktan çıkar ve doğrudan deneyim analizi haline gelir.
Eğer artık gördüğün şeyleri otomatik kabul etmek yerine “bu bana nasıl görünüyor?” diye soruyorsan, anlamın bilinçte kurulduğunu fark etmeye başladıysan Husserl’i öğrenmişsin demektir.
Bir yanıt yazın