40-Martin Heidegger

Ben Martin Heidegger. 1889 yılında Almanya’nın Messkirch kasabasında doğdum. Katolik bir ailede büyüdüm ve başlangıçta rahip olmayı düşünerek teoloji eğitimi aldım. Ancak kısa sürede ilgim felsefeye yöneldi. Freiburg Üniversitesi’nde eğitim gördüm ve burada Edmund Husserl’in öğrencisi oldum. Onun fenomenolojisi düşüncemi derinden etkiledi, fakat zamanla onun yönteminin henüz daha temel bir soruyu sormadığını fark ettim.

Benim yaşadığım dönem Avrupa’nın büyük krizler yaşadığı bir çağdı. Birinci Dünya Savaşı insanlığın ilerleme ve akıl inancını sarsmıştı. Teknoloji gelişmişti fakat aynı teknoloji kitlesel yıkım üretmişti. Modern insan bilimsel başarıya rağmen varoluşsal anlam kaybı yaşamaya başlamıştı.

Batı felsefesinin tarihini incelediğimde ortak bir unutuluş gördüm. Platon’dan itibaren filozoflar var olan şeyleri incelemişti fakat “Varlık nedir?” sorusu giderek unutulmuştu. İnsan nesneleri, doğayı ve bilgiyi analiz ediyordu ama var olmanın anlamını sorgulamıyordu.

Husserl bilinci incelemişti; ben ise bilincin kendisini değil, dünyada var olan insanı anlamak gerektiğini düşündüm. Çünkü insan soyut zihin değil, zaten dünya içinde yaşayan bir varlıktır.

Benim çağımın temel problemi şuydu: Modern insan teknolojik dünyada her şeyi kontrol etmeye çalışırken kendi varoluşunun anlamını kaybetmişti. İnsan nesneleri anlıyor ama kendisini anlamıyordu.

Felsefemin çıkış noktası bu soruydu: Varlığın anlamı nedir ve insan bu varlığı nasıl deneyimler?

Felsefeye başladığımda insanı önce “özne” olarak ele alan geleneği reddettim. İnsan dış dünyaya bakan bir zihin değildir. İnsan zaten dünyanın içindedir. Bu nedenle insanı açıklamak için yeni bir kavram kullandım: Dasein — yani “orada-olan”, dünyada bulunan varlık.

Bir insanı düşün. O önce kendisini gözlemleyen bilinç değildir; zaten bir aile içinde doğmuş, bir dil konuşan, belirli alışkanlıklar ve ilişkiler ağı içinde yaşayan varlıktır. İnsan dünyaya sonradan bağlanmaz; başlangıçtan itibaren dünya-içinde-varlıktır.

Günlük yaşamda nesneleri teorik olarak düşünmeyiz. Bir çekici ele aldığında onu “metal ve tahta birleşimi” olarak analiz etmezsin; onu çakma işi içinde anlarsın. Nesneler önce kullanım ilişkileri içinde anlam kazanır. Dünya, teorik nesneler toplamı değil anlamlı ilişkiler ağıdır.

İnsan çoğu zaman kendi özgün varoluşunu yaşamaz. Toplumun beklentilerine, alışkanlıklara ve anonim “herkes” anlayışına teslim olur. Buna das Man dedim — yani “herkes böyle yapar” durumu. İnsan burada kendi seçimlerini yapmaz, kalabalığın içinde erir.

Ancak insanın varoluşunu açığa çıkaran temel deneyim kaygıdır. Kaygı belirli bir şeyden korku değildir; dünyanın tanıdık anlamlarının çözüldüğü andır. O anda insan, hiçbir hazır anlamın kendisini belirlemediğini fark eder. Bu deneyim insanı kendi özgürlüğüyle yüzleştirir.

İnsanın en temel özelliği zamansallıktır. İnsan geçmişinden gelir, geleceğe doğru projeler kurar ve şimdi içinde yaşar. Biz nesne gibi sadece mevcut değiliz; sürekli “olabileceklerimiz” yönünde var oluruz.

Bu analiz beni ölüm düşüncesine götürdü. Ölüm yalnız biyolojik son değildir; insanın en kişisel olasılığıdır. Hiç kimse senin yerine ölemez. Ölüm bilinci insanı kalabalığın anonim yaşamından çıkarıp özgün varoluşa çağırır.

Gerçek yaşam, ölümün kaçınılmazlığını fark ederek bilinçli seçim yapmaktır. İnsan sınırlı olduğunu kabul ettiğinde yaşamı gerçekten sahiplenmeye başlar.

Varlık sorusunu derinleştirdikçe Batı düşüncesinin büyük bir yanılgıya düştüğünü gördüm. İnsanlar var olan şeyleri nesneleri, doğayı, Tanrı’yı tartıştı; fakat var olmanın kendisinin ne anlama geldiğini unuttu. Bu unutuluşa “Varlığın unutuluşu” adını verdim.

Tanrı meselesine klasik metafizik biçimde yaklaşmadım. Bana göre Batı metafiziği Tanrı’yı bile bir “en yüksek varlık” haline getirerek onu nesneleştirmişti. Oysa Tanrı’yı kanıtlamak ya da reddetmek varlık sorusunu çözmez. Asıl mesele insanın varlıkla kurduğu ilişkidir. İnsan dünyayı yalnız hesaplanabilir nesneler olarak görmeye başladığında kutsal deneyim de kaybolur.

Modern çağın en büyük problemi teknolojidir dedim — fakat teknoloji yalnız makineler değildir. Teknoloji bir düşünme biçimidir. Modern insan dünyayı “kullanılacak kaynak” olarak görmeye başlar. Orman artık ağaç topluluğu değil kereste rezervi, nehir enerji kaynağı, insan ise üretim gücü haline gelir.

Bu bakışa Gestell yani kuşatma dedim. Teknolojik düşünce her şeyi hesaplanabilir ve kontrol edilebilir hale getirir. Tehlike makineler değil, insanın kendisini de kaynak olarak görmeye başlamasıdır. İnsan böylece varlıkla özgün ilişkisini kaybeder.

Hayatın anlamı teknik ilerlemede bulunmaz. Modern insan her şeyi bilir fakat neden yaşadığını bilmez hale gelir. Anlam, varlığı dinleyebilme yetisinde ortaya çıkar. Şiir, sanat ve düşünme bu yüzden önemlidir; çünkü onlar dünyayı yalnız kullanmaz, açığa çıkarır.

Dil burada merkezi hale gelir. “Dil varlığın evidir” dedim. İnsan dünya ile dil aracılığıyla ilişki kurar. Şairler ve düşünürler varlığın gizlenmiş anlamını yeniden görünür kılar.

İnsan varlığın efendisi değildir; onun çobanıdır. Görevimiz dünyayı tamamen kontrol etmek değil, varlığın kendisini açığa çıkarmasına izin verecek bir ilişki kurmaktır.

Benden öğrenmen gereken ilk şey, varlığı yeniden sormayı öğrenmendir. Günlük yaşamda insanlar “ne işe yarar?” sorusunu sorar fakat “nedir?” sorusunu unuturlar. Ben sana dünyayı yalnız kullanım değeri üzerinden değil, varoluş açısından görme alışkanlığı kazandırırım. Bir şeyin yalnız fonksiyonunu değil, ortaya çıkış biçimini düşünmeyi öğrenmelisin.

İkinci olarak kazanman gereken farkındalık, dünyada-atılmışlık bilincidir. Hiçbirimiz yaşam koşullarımızı seçerek doğmayız. Dilimizi, kültürümüzü ve tarihsel durumumuzu hazır buluruz. Ancak özgürlük bu koşulları inkâr etmekte değil, onların içinde bilinçli seçim yapabilmektedir.

Üçüncü olarak senden öğrenmeni istediğim şey özgün varoluştur. Çoğu insan “herkes gibi” yaşar — toplumun beklentileri, moda düşünceler ve alışkanlıklar içinde kaybolur. Eğer kararlarını yalnız başkalarının beklentisine göre veriyorsan kendi varoluşunu yaşamıyorsun demektir. Özgünlük, ölümün kaçınılmazlığını fark ederek yaşamını sahiplenmektir.

Dördüncü olarak yöntemim sana kaygıyı yeniden anlamayı öğretir. Kaygı bastırılması gereken psikolojik sorun değil, varoluşun açığa çıktığı andır. Anlamların çözüldüğü o anda insan gerçekten kim olacağını seçme imkânı bulur.

Beşinci olarak modern teknolojiye karşı düşünsel uyanıklık kazanmalısın. Sorun teknoloji kullanmak değil, dünyayı yalnız hesaplanabilir kaynak olarak görmeye başlamaktır. Eğer insan her şeyi verimlilik ölçüsüne indirgerse sonunda kendisini de nesneleştirir.

Son olarak Heidegger’den öğrenmen gereken şey düşünmenin yavaşlığıdır. Gerçek düşünme hızlı sonuç üretmez; dinler, bekler ve açığa çıkana izin verir. Eğer artık dünyaya yalnız kontrol edilecek nesneler olarak değil, anlam taşıyan bir açılış olarak bakmaya başladıysan Heidegger’i anlamaya başlamışsın demektir.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir