METAFİZİK BİR KURGU

İnsanlık tarihi yazının icadı ile beraber sümerliler ile başlar Sümer’den günümüze kadar uzanan insanlık serüvenine baktığımızda, istisnasız her coğrafyada ve her kültürde toplumların bir tanrı inancına ve din sistemine sahip olduğunu görürüz. Ancak tarihsel gerçeklik bize şunu açıkça gösterir Bu inanç sistemleri insanlığa ne mutlak ne  iyilik getirmiş ne de dünyayı daha yaşanabilir bir yer kılmıştır. Aksine, her toplum kendi tanrısını ve dinini mutlak hakikat kabul etmiş kendi kutsalını mutlaklaştırırken, diğerlerini yok edilmesi, sömürülmesi veya vergiyle ezilmesi gereken birer öteki olarak kodlamıştır. Hiçbir din diğerlerini öldür yok et savaş demiyor ama din ayrışmanın bölünmenin ötekileşmenin ana unsuru olmuştur. Zira tanrı inancı, insanları kaynaştırmak yerine keskin sınırlarla bölmüş ve tarihin en kanlı savaşlarının ana gerekçesi olmuştur. Hiçbir din her ne kadar savaşı emretmiyor olsa bile toplumu idare edenler siyasi erk iktidar sahibi kendi gücünü korumak ve kendisini mutlaklaştırmak için kendisi için tehdit olarak gördüğü diğerlerini yenmek zapt etmek için kendi toplumunu kutsal ile din ile motive etmiştir. Cihad ruhunu doğurmuştur.

Bu ayrışmanın ve çatışmanın temel sebebi, kitlelerin peşinden gittiği bu tanrıların, evrenin gerçek Kadiri Mutlak gücü değil, insan bilincinin ve korkularının ürettiği antropomorfik (insanbiçimci) kurgular olmasıdır. İnsan, kendi adalet duygusu, hırsı ve sınırlı merhametiyle bir tanrı tasviri yapmış sonra da bu tasvire mutlak diyerek diğerlerine saldırmıştır. İnsani kusurlarla donatılmış bu dinlerin tanrıları, doğal olarak ne gerçek adaletle ne de evrensel vicdanla bağdaşmaktadır. Bu yüzden esas olan, tanrıya tanımlar üretmek değil insanı bölen tüm bu üst kimliklerden vazgeçip, insanın öz farkındalığını artırarak insanlık noktasında birleşmektir. Tanrı inancı iyilik üretmiyorsa, birlik beraberlik yerine ayrışma ve savaşma doğuruyorsa, o inancın tarifine hapsolmak beyhudedir. Gerçek Tanrı inancı, tanım yapmayı reddederek insanı özgürleştiren bir farkındalıktır. Çünkü insan sadece maddi alemdeki sınırlı şeyleri algılayabilir mutlak olanı tanımlamaya çalışmak onu sınırlamaktır. Tanrı tanımlanmadığında üzerine dogma inşa edilemez, dogma inşa edilemediğinde ise o tanrı adına savaşacak bir kitle mobilize edilemez.

Varlık sahasına baktığımızda ise gerçek rasyonel zemin şudur Var olan her şey, aynı zamanda yok olma ihtimalini de içinde barındırır. Eğer bir şeyin varlığı ile yokluğu ihtimal dahilindeyse, onun yokluk yerine varlık kazanması için bir İlk Hareket Ettirici ye ihtiyacı vardır. Mantık, bu nedenler zincirinin sonsuza gidemeyeceğini, zinciri başlatan ama kendisi o zincire dahil olmayan bir Zorunlu Varlıgın şart olduğunu söyler. İşte gerçek Tanrı, zamanın, mekanın ve maddenin dışındaki bu mutlak güçtür. Ancak bu güç, dinlerin iddia ettiği gibi insan eylemlerinden etkilenen, kızan veya ödül dağıtan bir figür değildir. O, evrenin ve hayatın devamına yönelik sistemi kuran, tabiat yasalarını vazeden ve yaşam alanını kurgulayan mutlak bir ilkedir.

Ben bu dünyaya şehadet alemi diyorum. İnsan bu sistemin içinde bir sahip değil, bilinçli bir şahit ve yolcudur. Evrendeki milyonlarca türün birbiriyle olan kusursuz bağlantısı, bu yapının tesadüf değil, en ince hesapları yapan bilinçli bir seçimle meydana geldiğini gösterir. Ancak bu Tanrı, insan zihni tarafından tanımlanamaz. Çünkü insan sadece maddi alemdeki sınırlı şeyleri algılayabilir mutlak olanı tanımlamaya çalışmak onu sınırlamaktır.

Varlık sahnesindeki bu durumun kökeni, insanın bu alemden önceki konumunda gizlidir. İnsan, bu şehadet aleminden önce Tanrı’nın yaratmış olduğu, yüksek bir bilinç ve yetkinlik sahibi, kendisine tanrısal özellikler verilmiş bir varlıktı. Bir şeylerden başka bir şey yapabilme becerisi, akıl ve yaratıcılık gibi vasıflarla donatılan insan, bu güçten ötürü kendisini tanrı zannetti, her şeyi başarabileceğini ve sistemi idare edebileceğini düşündü. Tanrı ise kendi aşkınlığından yarattığı bu varlığa, aslında tanrı olmadığını göstermek ve onu bu yanılsamadan kurtarmak için şehadet alemini, yani bu simülasyonu yarattı. Bu, insanın tanrısal özellikleriyle her şeyi yapabileceğini sandığı o büyük kibrini kırmak, ona kendi sınırlılığını ve acziyetini deneyimleterek idrak ettirmek için kurgulanmış bir süreçtir.

İnsan için milyonlarca yıl gibi görünen bu uzun serüven, Tanrı katında zaman mefhumu olmadığı için anlık olarak cereyan eden bir olaydır. İnsan bu simülasyona girdiğinde, sahip olduğu o eski yetkinliği ve tanrısal iddiasını unutarak, doğduğu coğrafyanın ve kültürün içine bilinçsizce gözlerini açar. Bilinci bu kısıtlı dünya şartlarında şekillenir. Fakat bu unutuş, mutlak bir kayboluş değildir. İnsanın bu dünyadaki varlık sebebi, bir tekamül ve kemale erme sürecidir. Biyolojik doğamız, hayatta kalmaya yönelik otomatik işleyen, genetik kodlarla yönetilen bir sistemdir. Ancak akıl devreye girdiğinde, bu otomatik işleyişin ötesine geçeriz. Akıl, bizi doğanın bir kölesi olmaktan çıkarıp, doğayla barışık, etrafına zarar vermeyen ve hayatın devamlılığına hizmet eden bir bilince dönüştürür. İnsan ne olmalıdır? sorusunun cevabı burada gizlidir İnsan, biyolojik bir canlıdan, evrensel bir vicdana evrilen varlıktır.

Varlığın bu muazzam mekanizması içinde insan, sadece biyolojik bir figüran değil evreninin kendi kendini fark eden gözü, bilinci ve şahididir. Ancak bu şahitlik görevi, beraberinde ağır bir sorumluluğu ve rasyonel bir farkındalığı getirir. İnsanın yeryüzündeki serüveni boyunca inşa ettiği üst kimlikler dinler, mezhepler, ideolojiler ve milliyetler aslında türümüzün hayatta kalma güdüsüyle oluşturduğu korunaklı kalelerdir. Fakat bu kaleler zamanla birer zindana dönüşmüş, insanı insanlık paydasında buluşturmak yerine, biz ve onlar ayrımıyla kanlı savaşların, sömürünün ve nefretin öznesi haline getirmiştir. Gerçek bir farkındalık, tüm bu yapay kabuklardan sıyrılmayı gerektirir. Eğer Tanrı tanımlanamaz ve aşkın bir ilkeyse, O nun adına sınır çizmek, O nu bir bayrağa veya bir kitaba hapsetmek, aslında o Mutlak Güç e yapılan en büyük haksızlıktır.

Bu süreçte iyilik ve kötülük, Tanrı’nın dışarıdan müdahale ettiği müdahale ediyor olsaydı dünyada kötülük olmazdı zalimler mazlumların gözyaşında yıkanmazdı veya puan verdiği bir sınav kağıdı değildir. İyilik, sistemin doğasına ve varlığın devamına uygun hareket etmektir kötülük ise bu muazzam uyumu bozan bir arızadır. Tanrı, insanın hiçbir eyleminden etkilenmez O ne kızar ne de sevinir. Bunlar insan tepkileri beklentinin karşılık bulmaması veya bir eksiklik oluşturması insanda kızgınlığa, beklentinin beklenileninde üzerinde bir şey ile gerçekleşmesi ise bir sevince sebep olur mesela birisine borç para verdiniz zamanında geri ödenmemesi sizi kızdırır, yaptığınız bir yatırımdan ticari bir hareketten beklediğinizin üzerinde bir kar elde ediyor olmanız sizi sevindirir her iki durumdada insanın beklentisi ve sonucu vardır. Tanrı için sürpriz yoktur, O olmuş olanında olacak olanıda tüm olasılıklarıda bilendir dolayısıyla nasıl kızabilir nasıl sevinebilir. O, sadece sistemin tıkır tıkır işlemesini sağlayan fizik ve tabiat kanunlarını vazetmiştir.

Ancak bu mutlak güç yarattığını zayi etmez ilkesi gereği, evrende hiçbir eylem karşılıksız kalmaz. Bu, bir Tanrı’nın mahkemesinde yargılanmak değil, sistemin kendi içindeki nedensellik ve denge yasasıdır. Kötülük yapan, yaptığı kötülükten doğan o karanlık hissi anlık olarak ruhunda yaşar. Hırsızlık ile zengin olmuş bir adam kendi zenginliğinin çalınmasından korkar, cinayet işlemiş bir adam her an cinayetinin açığa çıkıp yakalanmasından endişe eder. Sistem kendi içinde iyilik edenide kötülük edenide peşinen zaten ceza ve ödül veriyor gibi görünmektedir. Kim ne yapmış ise aynısının kendi başına da geleceğini düşünerek korku ve endişe yaşar.

Dünya çok katmanlı bir yapıdır ve tek seferlik bir sahne değildir. Şehadet aleminde kötü bir şahitlik yapan, zulmeden veya başkasının hakkını gasp eden bir damla, okyanusun duruluğuna karışmadan önce kendi kirli şahitliğiyle yüzleşmek zorundadır. Bu çok katmanlı yapıda insan, adeta başarısız bir öğrencinin sınıf tekrarı yapması gibi, eksik kaldığı noktaları tekrar tekrar gelerek deneyimliyor olabilir. İnsan zihni, belki yüzlerce tekrar farklı farklı hayatları tecrübe ederek tekamüle ulaştığında, zihninde bir sürü farklı hayat formunu denemiş bir şekilde uyanacaktır.

Bu deneyimlerin sonunda zihinler tek noktada birleşip hepsi hatırlandığında, dünyadaki macerası iyiyi de kötüyü de deneyimlemiş bir bütünlük kazanacaktır. O an geldiğinde insan, neden bu şekilde yaşadım demeyecek, şikayet edebileceği veya memnun olabileceği bir durum kalmayacaktır çünkü her şeyi bizzat deneyimlemiş olacaktır. Sonuç nötr olacaktır. Dünyada kimseye ayrıcalıklı bir iyilik ya da kötülük verilmediğini, fakirliği de zenginliği de deneyimlediğini görecektir. İnsanın içindeki iyilik, içindeki kötülüğü yenerek tekamül eder. Bu süreç, insanın tanrı olmadığını, bu sistemi tek başına idare edemeyeceğine ikna olma ve Tanrı’nın mutlaklığını kabul etme yönündeki asıl deneyimidir. Dolayısıyla insan, Tanrı’yı razı etmek için değil, kendi kemali ve huzuru için iyiliği seçmelidir. Bu bir şehadet meselesidir Kişi yaşadığı her anla, yaptığı her eylemle kendi hakikatine şahitlik eder.

Varlık sahnesindeki bu geçici şahitliğin nihayeti olan ölüm, bir yok oluş değil, sınırlı bir formdan sınırsız bir öze rücu edişidir. Ben bu dönüşü, okyanusa dönen su damlası olarak betimliyorum. Su damlası okyanusa düştüğünde artık ona bir sınır çizemezsiniz, ona burada duran damla diyemezsiniz çünkü o artık okyanusun bütününe aittir. İnsanın dünyevi benliği, ismi, unvanları ve bedeni aslında bu maddi aleme ait geçici araçlardır. Ölümle birlikte bu araçlar aslına dönerken, o şahitlik özü zayi olmaz sadece form değiştirerek mutlak olanla bütünleşir. Gerçek mutluluk ve huzur, geleneksel dinlerin vadettiği, insani arzuların ve ihtiyaçların devam ettiği bir mekan (cennet) değildir. Zira ihtiyacın olduğu yerde eksiklik, eksikliğin olduğu yerde ise huzursuzluk vardır. Dünyanın en zengini de olsanız o zenginliği koruma kaygısı, en kudretlisi de olsanız yaşamda kalma endişesi peşinizi bırakmaz. İnsanın bu dünyada deneyimleyebildiği en saf, en dertsiz ve mutlak huzur dolu an, aslında bilincin kapandığı derin uyku halidir. O anda ne borç vardır ne hastalık, ne gelecek kaygısı vardır ne de geçmişin pişmanlığı. Uyku, insanın tüm benlik yükünden kurtulduğu tek gerçek sığınaktır.

İşte kemale ermek ve okyanusa dönmek, bu derin uyku halinin evrensel ve kalıcı biçimidir tüm ihtiyaçların bittiği, arzuların sustuğu mutlak bir ihtiyaçsızlık mertebesidir. Burada bilincin tamamen devre dışı olması gerekmiyor bilinç açık aktif ama hiçbir ihtiyacın hiçbir sınırın olmadığı fizik kurallarının engellemediği acıkmadığın susamadığın bir alan olabilir. İnsanın bu dünyadaki mutluluğu bedensel arzularının tatmin edildiği korku ve kaygı ve endişenin ortadan kalktığı anlardır. Tüm korku kaygı endişe bedene dair bedensel eksikliklere dair şeylerdir. Açlık ve susuzluk yoksa yemenin içmenin bir anlamı bir hazzı olmaz açlık ve susuzluk bir eksikliktir cennet sınırsız yemeden içmeden bahsediyor. O zaman sınırsız açlık ve susuzluk olması gerekir. Bu durum dünya hayatından çokta farkı olmadığını gösterir. Ben gerçek huzurun gerçek mutluluğun gerçek cennetin hiçbir şeye ihtiyaç duyulmayan fiziksel kurallar ile sınırlandırılmayan bir yer olduğunu düşünüyorum. Bunada damlanın deryaya karışması diyorum.

Bu nihai uyanışı, bir rüya içinde iken hiçbir yabancılık yaşamadan rüyayı gerçek gibi yaşayıp, uyandığımızda “rüya imiş” diyerek asıl hayata devam etmemiz gibidir. İnsan, bu çok katmanlı hayatlar boyunca bir sürü farklı rüya görmüş olarak, gerçek üst benliğine uyanır. İyiyi de kötüyü de deneyimlemiş, tanrı olmadığının hakikatine ermiş olarak okyanusa karışır. Bu uyanış, hakiki bir imanla Tanrı’ya ram olmak, O’nun mutlaklığını kabul ederek O’nunla bütünleşmektir. Tanrı tanımlanmadığında üzerine dogma inşa edilemez, dogma inşa edilemediğinde ise o tanrı adına savaşacak bir kitle mobilize edilemez. Gerçek Tanrı inancı, tanım yapmayı reddederek insanı özgürleştiren bir farkındalıktır.

Sonuç olarak; benim inandığım Tanrı, tanımlanamaz, müdahale etmez ama her şeyi bir nizam ve intizam içinde var eden mutlak bir ilkedir. İnsan ise bu nizamı fark eden, üst kimliklerin dar prangalarından kurtulup sadece insan olabildiği ölçüde kemale eren bir yolcudur. Hayatın anlamı, dışarıdan bir lütuf beklemek değil, içerideki o evrensel bilinci uyandırmaktır. İnsan, ayrıştıran ve bölen tüm üst kimliklerden vazgeçip sadece insan noktasında bir araya geldiğinde, evrensel sistemle gerçek bir uyum yakalayabilir. Bu bir feragat değil, aksine en büyük zenginliktir zira dar bir kimliğe sığınan kişi dünyayı o kimliğin penceresinden görür, oysa kimliksizleşen kişi evreni olduğu gibi kucaklar. Bizler bu şehadet yolculuğunda, her bir eylemimizle okyanusa dönecek olan o damlayı berraklaştırıyoruz. Gerçek huzur, tüm beklentilerin ve korkuların bittiği o mutlak bütünlükte, aslımızla kucaklaşmaktadır.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir