İnsan neden güler

İnsan zihni dünyayı doğrudan algılamaz. Zihin dünyayı kavramlar aracılığıyla kurar. İnsan, masa, yol, düşmek, yürümek gibi kavramlar yalnızca dili değil, aynı zamanda iç dünyada oluşmuş bir gerçeklik alanını ifade eder. Bu gerçeklik alanı düzenlidir, tutarlıdır ve öngörülebilirdir. İnsan zihninde insan kavramı, iki ayaklı, dengeli, yürüyen ve düşmeyen bir varlık olarak yerleşmiştir. Günlük hayatta sokakta yürüyen bir insan bu kavrama birebir uyduğunda zihinde hiçbir çatışma doğmaz. Başka bir örnek ağaç tümel bir kavramdır sonra cins ve sınıf ayrımı yapılır elma ağacında hep elma çıkar zihindeki elma ağacı ile dış dünyadaki elma ağacı arasında hiç bir zaman bir çatışma ve çelişki doğmaz. Zihin, dış dünya ile iç gerçekliği arasında sorunsuz bir uyum yaşar.

Ne var ki bu uyum bozulduğunda, yani dış dünyadaki olgu zihindeki kavramla çeliştiğinde, zihinde bir kopuş meydana gelir. Elma ağacında elma yerine hıyar çıkmışsa. Yada yolda yürüyen bir insanın bir anda sendeleyip düşmesi bu yüzden sarsıcıdır. Çünkü düşen şey yalnızca beden değil, zihnin kurduğu kavramsal düzendir. İnsan kavramı bir anlığına askıya alınır. İşte bu an, eskilerin deyimiyle teaccüp, bugünün diliyle şaşkınlık ve hayret anıdır. Zihin neye tepki vereceğini bilemez. Acıma korku yada ahlaki bir ilke devreye girmez. Zihin bir boşluğa düşer. Bu boşlukta ortaya çıkan şey ise gülmedir.

Kant a göre gülme, büyük bir beklentiyle gerilen bir düşüncenin bir anda hiçliğe düşmesidir. Zihin bir anlam bekler, bir sonuç bekler, fakat sonuç gelmez. Beklenti boşa çıkar. Bu boşa çıkış, zihinsel enerjinin boşalmasına ve gülmeye yol açar.

Bu zihinsel kopuş yalnızca bilişsel bir hadise değildir. Aynı zamanda insanın varoluşsal yüküyle ilgilidir. İnsan bilinçdışı düzeyde, Spinozanın conatus adını verdiği ilke ile hareket eder. Conatus, var olan her şeyin kendi varlığını sürdürme çabasıdır. İnsanda bu çaba, istenç olarak tezahür eder. İstenç, ihtiyaçtan doğar. İhtiyaç eksiklikten doğar. İnsan eksik bir varlıktır. Bu eksiklik, arzu, iştah ve şehvet üretir. Daha çok yemek, daha iyi bir yaşam, daha fazla takdir, daha fazla güvenlik ve daha uzun süre var olma isteği bu zincirin doğal sonucudur.

Bu istençler hiçbir zaman tam olarak doyurulamaz. Biri karşılandığında diğeri başlar. Bu yüzden insan hayatı baştan sona bir ızdırapla örülüdür. Sabah işe gitmek, üretmek, ikna etmek, rekabet etmek, başarılı olmak ve ayakta kalmak bu ızdırabın farklı biçimleridir. Zengin de fakir de bu yapıdan muaf değildir. Yalnızca ızdırabın biçimi değişir, özü değişmez. İşte gülme, bu sürekli gerilim halinin kısa süreli bir askıya alınmasıdır. Conatus durmaz ama bir anlığına yönünü kaybeder.

Schopenhauere göre dünya, kör ve doyumsuz bir istemenin tezahürüdür. İnsan aklı bu istemenin hizmetindedir. Gülme ise kavram ile sezgi arasındaki ani uyumsuzluğun fark edilmesidir. Zihnin ciddiyetle kurduğu kavramsal düzen, sezgisel gerçeklik tarafından bozulur. İnsan düşmemelidir ama düşer. İşte bu çelişki, istemenin ciddiyetini bir anlığına çökerterek gülmeyi doğurur. Gülme burada bir mutluluk değil, ızdırabın kısa süreli unutuluşudur.

Nietzsche ye göre gülme, dünyanın trajik yapısını kavramış olmanın işaretidir. Gülmeyen insan hâlâ dünyanın anlamlı, adil ve düzenli olması gerektiğini varsayar. Gülen insan ise bu beklentiden vazgeçmiştir. İnsan düşer çünkü dünya düşmeye müsaittir. Bu idrak, acıyı yok etmez ama onu katlanılabilir kılar. Kahkaha, trajedinin inkârı değil, onunla birlikte yaşamayı öğrenmenin bir biçimidir.

Henri Bergson gülmeyi, mekanik olanın canlı olana sızması olarak tanımlar. Canlılık akışkan ve esnektir. Mekaniklik ise katı ve tekrarlayıcıdır. Yürüyen insan canlıdır, sendeleyen insan bir anlığına bozulmuş bir makineye benzer. Bu bozulma gülünçtür. Gülme yalnızca toplumsal bir düzeltme değil, zihnin katılaşmış kavramlardan kurtulduğu bir aralıktır.

Sigmund Freud gülmeyi bastırılmış enerjinin boşalması olarak açıklar. Günlük hayat, benliği sürekli kontrol altında tutar. Ahlak, düzen, sorumluluk ve hayatta kalma zorunluluğu enerjiyi bağlar. Kavram ile gerçeklik arasındaki çatlakta bu bağ çözülür. Enerji serbest kalır. Kahkaha bu yüzden yalnızca zihinsel değil, bedensel bir patlamadır.

Bu çerçevede gülme ne basit bir eğlence ne de ahlaki bir kusurdur. Gülme, insanın kavramlarla kurduğu dünyanın kırılganlığının ifşasıdır. İnsan güler, çünkü dünya zihnin sandığı kadar tutarlı değildir. İnsan güler, çünkü düşmek mümkündür. İnsan güler, çünkü ızdırapla örülmüş bir varoluşta, zihnin kendine açtığı kısa bir nefes aralığına muhtaçtır. Gülme bu yüzden hafiflik değil, ağırlığın kısa süreli askıya alınmasıdır. İnsan güler, çünkü başka türlü dayanamaz.

Sahne sanatlarının doğuşu, insanın keyif arayışından çok, istençten doğan ızdırabı askıya alma ihtiyacıyla ilgilidir. İnsan yalnız başına gülebilir, fakat birlikte güldüğünde yük hafifler. Bu yüzden gülme tarih boyunca kamusal bir zemine, sahneye, meydana ve topluluğa taşınmıştır.

İnsan zihni kavramlarla kurduğu gerçeklik içinde yaşar ve bu gerçeklik, conatusun dayattığı amaçlar, korkular ve beklentilerle sürekli gerilim altındadır. Sahne sanatları, özellikle komedi, bu gerilimi doğrudan hedef alır. Komedi, zihnin kutsallaştırdığı kavramları sahneye çıkarır, onları abartır, çarpıtır ve sonunda kırar. Saygın olan sıradanlaşır, güçlü olan tökezler, akıllı olan aptallaşır. Seyirci burada başkasının başına gelen bir felakete değil, kendi zihnindeki kavramın sahnede boşa düşüşüne güler.

Bu durum, antik çağdan itibaren bilinçli olarak kullanılmıştır. Aristoteles tragedyanın insanı korku ve acıma yoluyla arındırdığını söylerken, komediyi daha aşağı bir tür gibi görür. Oysa bu aşağılık, komedinin gücüdür. Komedi yüce olanı yere indirir. Tanrısal olanı insani kılar. Düzenli olanı bozar. İnsan zihninin katılaşmış kavramları sahnede esner ve kırılır. Seyirci bu kırılmayı kahkaha ile karşılar.

Bu noktada sahne, zihinsel bir laboratuvar gibi çalışır. Günlük hayatta insan, düşmemesi gereken bir figürdür. Sahnedeyse düşmesi beklenen figür haline gelir. Seyirci, düşeceğini bildiği karakterin düşüşünü izlerken, kendi zihnindeki düzenin kontrollü bir biçimde yıkılışına tanıklık eder. Bu yıkım tehlikeli değildir, çünkü gerçektir ama gerçek değildir. Sahnededir. Bu yüzden güvenlidir. Gülme tam da bu güvenli çelişki alanında mümkün olur.

Henri Bergsonun mekanik olanın canlı olana sızması tanımı, sahne komedisinde neredeyse birebir karşılık bulur. Tiplemeler, tekrar eden hareketler, kalıplaşmış jestler ve otomatik davranışlar, insanı makineleştirir. Sahnedeki karakter canlıdır ama mekanikleşmiştir. Seyirci, kendisinin de gündelik hayatta benzer biçimde mekanikleştiğini sezdiği için güler. Bu gülme bir alay değil, bir tanıma anıdır.

Aynı yapı modern sahne biçimlerinde de sürer. Stand up, orta oyunu ya da halk tiyatrosu fark etmeksizin komedinin temel malzemesi değişmez. Toplumsal roller, statüler, ahlaki normlar ve başarı anlatıları sahnede tersyüz edilir. Zengin aptallaşır, otorite küçülür, kutsal olan sıradanlaşır. Bu tersyüz etme, seyircinin gündelik hayatta taşıdığı istenç yükünü bir süreliğine askıya alır. Seyirci sahneden çıktığında hayat yine ızdıraptır, fakat zihnin hafızasında bir gevşeme izi kalır.

Bu yüzden sahne sanatları lüks değil, ihtiyaçtır. İnsan, kendi başına taşıyamadığı varoluşsal yükü birlikte taşımak ister. Gülme burada bir kaçış değil, kontrollü bir çözülmedir. Sahne, insanın kendine dürüst olabildiği nadir alanlardan biridir. Çünkü sahnede insan düşebilir, aptallaşabilir ve başarısız olabilir. Seyirci buna gülerken, kendi düşme ihtimalini de kabullenmiş olur.

Sonuçta sahne sanatları, insanın kavramlarla kurduğu dünyaya karşı geliştirdiği kolektif bir savunma mekanizmasıdır. İnsan güler, çünkü istenç yorucudur. İnsan güler, çünkü ızdırap süreklidir. Sahne, bu sürekliliğe açılmış kısa bir parantezdir. Komedi bu parantezin dilidir. İnsan o parantezin içinde nefes alır. Sonra tekrar hayata döner. Ama artık biraz daha hafiflemiş olarak.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir