Anima & Animus

Carl Jung un analitik psikolojisinde anima ve animus, insan ruhsallığının temel arketipsel yapı taşlarından biridir. Bu kavramlar bireysel tecrübenin ürünü değildir. Jung’a göre bunlar kolektif bilinçdışının içerikleridir. Yani yalnızca kişisel hatıralardan değil, insanlığın ortak psikolojik mirasından beslenirler.

Anima, erkeğin bilinçdışındaki dişil imgedir. Animus ise kadının bilinçdışındaki eril imgedir. Burada dişil ve eril biyolojik cinsiyet anlamında kullanılmaz. Psikolojik eğilimler, duygusal yönelimler, düşünme tarzları ve enerji biçimleri kastedilir. Anima daha çok duygu, sezgi, ilişkisellik ve içe dönüklükle bağlantılıdır. Animus ise akıl yürütme, hüküm verme, yön tayin etme ve ilke koyma ile ilişkilidir. Bu dağılım mutlak değildir, semboliktir.

Jung’un temel varsayımı şudur. Hiçbir insan salt erkek ya da salt kadın psikolojisine sahip değildir. Bilinç düzeyinde baskın olan cinsiyet kimliği, bilinçdışında karşıt bir psikolojik çekirdeği barındırır. Erkek bilinçte eril kimlikle özdeşleşirken bilinçdışında dişil bir unsur taşır. Kadın bilinçte dişil kimlikle özdeşleşirken bilinçdışında eril bir unsur taşır. Ruhsal bütünlük bu karşıtın tanınmasıyla mümkündür.

Anima’nın gelişim aşamaları vardır. Jung bunu dört tip üzerinden açıklar. İlk aşama salt biyolojik ve erotik düzeydir. Kadın, erkek için yalnızca bedensel çekim nesnesidir. İkinci aşamada romantik ve estetik bir ideal ortaya çıkar. Üçüncü aşamada kadın ruhsal rehber, anlam taşıyıcı figür haline gelir. Dördüncü aşamada ise bilgelik ve bütünlük sembolü olur. Benzer şekilde animus da kadında kaba güç figüründen entelektüel otoriteye, oradan ruhsal rehbere doğru evrilir.

Bu arketipler özellikle aşk ilişkilerinde belirginleşir. Erkek çoğu zaman karşısındaki kadına değil, kendi animasına aşık olur. Kadın da karşısındaki erkeğe değil, kendi animusunun yansımasına yönelir. Bu durum psikolojide projeksiyon olarak adlandırılır. Kişi bilinçdışındaki içeriği dışarıya yansıtır ve onu dışsal gerçeklik sanır. İlişkinin ilk dönemlerinde büyülenme hissi buradan doğar. Zamanla projeksiyon geri çekildiğinde kişi karşısındaki bireyi olduğu gibi görmeye başlar. Çoğu ilişkinin krizi tam bu aşamada yaşanır.

Anima ve animus yalnızca romantik ilişkilerle sınırlı değildir. Erkekte anima bastırıldığında duygusal körlük, aşırı rasyonalite ya da irrasyonel duygu patlamaları görülebilir. Kadında animus bilinçsiz kaldığında katı yargılar, tartışmacı zihinsel kalıplar ve içsel sertlik ortaya çıkabilir. Bu arketiplerin bilinçle temas etmesi bireyin daha dengeli ve bütün bir kişilik geliştirmesini sağlar.

Jung’un bireyleşme dediği süreç burada önem kazanır. Bireyleşme, insanın bilinç ve bilinçdışı içeriklerini uzlaştırarak psikolojik bütünlüğe ulaşmasıdır. Anima ve animus bu süreçte köprü işlevi görür. Erkek kendi duygusal derinliğiyle, kadın kendi düşünsel gücüyle temas ettiğinde içsel karşıtlık yıkıcı olmaktan çıkar, üretken hale gelir.

Bu kavramların felsefi bir boyutu da vardır. Karşıtların birliği düşüncesi antik felsefeden beri varlığını sürdürür. İnsan ruhu da tıpkı varlık ve yokluk gibi, karşıtların gerilimi içinde şekillenir. Anima ve animus bu gerilimin psikolojik ifadesidir. Dolayısıyla mesele yalnızca cinsiyet psikolojisi değildir. Mesele insanın kendi içindeki ötekiyle yüzleşme cesaretidir.

anima ve animus, insanın eksik yanını değil tamamlayıcı karşıtını temsil eder. Onları bastırmak ruhsal tek yanlılığa yol açar. Onları tanımak ise daha derin bir özbilinç üretir. Jung’un asıl amacı romantik aşkı açıklamak değil, insanın iç bütünlüğünü mümkün kılan dinamiği ortaya koymaktır.

Her erkeğin içinde bir kadınsı ilke, her kadının içinde erkeksi bir ilke vardır. Erkek bir kadına aşık olduğunda dışarıda yabancı bir şeye yönelmez. Kendi içindeki kadın imgesine benzeyen bir sureti tanır. Kadın da aynı biçimde kendi içindeki erkekle örtüşen bir figürü arar. Bu nedenle aşkta karşılaşma rastlantı değil, tanıma duygusudur. İnsan yabancıyı değil, kendine aşina olanı sever.

Gündelik dilde kullanılan tencere ve kapak benzetmesi bu düşünceyi şaşırtıcı biçimde doğru ifade eder. Başlangıçta ölçüler uyumludur çünkü içsel yapı ile dışsal yansıma birbirini karşılar. Ancak zamanla insan değişir. Zihni, beklentileri, değerleri dönüşür. Bu dönüşüm gerçekleştiğinde daha önce uyumlu görünen ilişki yetersiz hissedilmeye başlanır. Burada yaşanan şey yanlış seçim değil, değişen benliktir. Aşkın bozulması çoğu zaman sadakatsizlikle ya da ahlaki zayıflıkla açıklanır. Oysa asıl neden insanın artık aynı insan olmamasıdır.

Bu noktada mesele yalnızca psikolojik olmaktan çıkar ve felsefi bir derinlik kazanır. Dişi ve erkek karşıtlığı, iç ve dış ayrımı, ben ve öteki farkı diyalektik bir yapıya sahiptir. Hegel in varlık ve yokluk üzerine kurduğu düşünce burada anlam kazanır. En saf varlık düşünüldüğünde belirlenimsizdir ve bu yüzden yoklukla çakışır. Yokluk da aynı şekilde varlığa dönüşür. Karşıtlar birbirini dışlamaz, birbirinin içinden doğar. İnsan benliği de böyledir. Ben dediğimiz şey ancak ben olmayanla birlikte vardır. İçimizde taşıdığımız karşıtlıklar bastırıldığında değil tanındığında anlam kazanır.

Aşk bu tanımanın en yoğun yaşandığı alandır. İnsan kendinde eksik olanı dışarıda görür ve ona yönelir. Bu yöneliş başkasına doğru gibi görünür ama aslında içe doğrudur. Bu yüzden aşk hem derin bir birlik hissi hem de kaçınılmaz bir hayal kırıklığı potansiyeli taşır. Çünkü insan kendini bütünüyle dışarıda bulamaz. Dışarıdaki kişi yalnızca bir aynadır. Ayna kırıldığında ya da görüntü değiştiğinde sorun aynada değil, bakan gözün beklentisindedir.

Sonuçta aşk ne yalnızca romantik bir masal ne de basit bir biyolojik dürtüdür. Aşk insanın kendini arama biçimlerinden biridir. İnsan kendisiyle yüzleşmeye cesaret edebildiği ölçüde aşkı anlayabilir. Aksi halde aşk, sürekli yanlış kapaklara bağlanan tencerelerin hikâyesi olarak kalır. Oysa mesele yanlış kapak değil, sürekli değişen tencerenin farkına varmaktır.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir