Bernard Mandeville’in yazdığı “Arıların Masalı” (The Fable of the Bees) modern siyaset felsefesi ve iktisat tarihinde çok tartışılmış bir alegoridir. İlk biçimi 1705’te kısa bir şiir olarak yayımlanan The Grumbling Hive: or Knaves Turn’d Honest adlı metindir. Daha sonra Mandeville bunu genişleterek 1714’te “The Fable of the Bees: Private Vices, Public Benefits” adıyla yayımlar. Eser, görünüşte bir arı kolonisini anlatır; fakat aslında insan toplumunu, özellikle de ticaret toplumunu eleştiren bir politik ve ekonomik alegoridir.
Masalın merkezinde son derece zengin ve güçlü bir arı kovanı vardır. Bu kovan olağanüstü derecede gelişmiş bir toplum gibidir. Arılar ticaret yapar, hukuk sistemleri vardır, doktorlar, askerler, tüccarlar ve yöneticiler bulunur. Kovanın ekonomisi canlıdır, üretim fazladır, ticaret gelişmiştir ve herkes bir şekilde refah içindedir. Fakat bu refahın arkasında ilginç bir gerçek vardır: kovanın düzeni aslında erdem üzerine değil, bencillik, hırs, gösteriş ve açgözlülük gibi kusurlar üzerine kuruludur. Arılar dürüst değildir; fakat tam da bu kusurlar sayesinde ekonomik hareketlilik ve zenginlik ortaya çıkar.
Mandeville burada radikal bir tez ortaya koyar: bireysel ahlaki kusurlar toplumsal refaha katkı sağlayabilir. Örneğin bir arının lüks tutkusu başka arıların çalışmasına sebep olur. Gösteriş merakı zanaatkârların iş bulmasını sağlar. Açgözlülük ticareti hızlandırır. Kısacası bireysel çıkar ve bencillik ekonomik faaliyeti canlı tutar. Bu nedenle Mandeville ünlü tezini formüle eder: “Private Vices, Public Benefits” yani “Özel kusurlar, kamusal faydalar”.
Masalın kırılma noktası arıların ahlaki bir dönüşüm istemesiyle başlar. Kovanın içindeki arılar sürekli şikâyet eder: toplumda yolsuzluk vardır, herkes çıkar peşindedir, sahtekârlık yaygındır. Arılar sonunda tanrılardan yardım ister ve gerçekten de bir gün mucize gerçekleşir. Bir anda tüm arılar dürüst, kanaatkâr ve erdemli hâle gelir. Artık kimse lüks istemez, kimse hile yapmaz, kimse gereksiz şeyler tüketmez.
Fakat beklenenin aksine bu durum refah getirmez; tam tersine ekonomi çöker. Lüks tüketim ortadan kalkınca birçok zanaat ortadan kaybolur. Hırs ve rekabet kaybolunca ticaret yavaşlar. İnsanların ihtiyaçları azalınca üretim düşer. Kovan giderek fakirleşir ve küçülür. Sonunda arılar büyük ve zengin bir imparatorluk olmaktan çıkar, küçük ve sade bir topluluk hâline gelir.
Mandeville’in alegorik mesajı burada ortaya çıkar: büyük ve zengin toplumlar çoğu zaman ahlaki saflık üzerine değil, insan doğasının kusurları üzerine kurulur. İnsanların hırsı, rekabeti, tüketim arzusu ve çıkar hesapları ekonomik dinamizmi doğurur. Eğer toplum tamamen erdemli olsaydı, modern ticaret toplumu da ortaya çıkmazdı.
Bu fikir 18. yüzyılda büyük bir skandal yaratmıştır. Çünkü Mandeville sanki ahlaksızlığı savunuyormuş gibi anlaşılmıştır. Aslında onun yaptığı şey daha çok teşhis koymaktır: insan toplumlarının ekonomik düzeni ideal ahlak üzerine değil, çıkar mekanizmaları üzerine çalışır. Bu düşünce daha sonra modern ekonomi teorisinin gelişiminde önemli bir rol oynar.
Özellikle Adam Smith’in piyasa teorisinde görülen “bireysel çıkarın görünmez el aracılığıyla toplumsal faydaya dönüşmesi” fikri Mandeville’in tartışmasını hatırlatır. Smith Mandeville kadar radikal değildir ve ahlak ile ekonomi arasında daha dengeli bir ilişki kurmaya çalışır; fakat yine de modern piyasa düşüncesinin öncüllerinden biri olarak Mandeville’in etkisi kabul edilir.
Arıların Masalı’nın derin felsefi anlamı şudur: insan toplumları çoğu zaman ideal ahlaki prensipler üzerine değil, güç, çıkar ve arzu gibi gerçek insan motivasyonları üzerine kuruludur. Bu nedenle ekonomik refah ile ahlaki erdem her zaman aynı yönde ilerlemez. Hatta bazen bir toplum ne kadar zenginleşirse, o kadar çok rekabet, tüketim ve çıkar mücadelesi üretir.
Bu yüzden Mandeville’in alegorisi sadece ekonomik bir tez değildir; aynı zamanda insan doğası üzerine karamsar bir gözlemdir. Masal, şu paradoksu gösterir: insanlar kusurlu oldukları için büyük toplumlar kurabilirler, fakat tam anlamıyla erdemli olsalardı belki de o büyük toplumlar hiç var olmazdı.
Ahlaklı aynı zamanda çalışan üreten müreffeh kimsenin kimseyi kıskanmadığı rakip görmediği ezmediği sömürmediği gelir dağılımının adil olduğu bir sistem kurulamazmı???????
Bu soru aslında siyaset felsefesinin en eski sorularından biridir: insan toplumu hem ahlaklı hem de müreffeh olabilir mi, yoksa refah ile ahlaki saflık arasında kaçınılmaz bir gerilim mi vardır? Tarih boyunca düşünürler bu soruya farklı cevaplar vermiştir. Kimi düşünürler bunun mümkün olduğunu savunmuş, kimi düşünürler ise insan doğasının buna izin vermeyeceğini söylemiştir. Tartışmanın merkezinde daima aynı problem vardır: insan doğası ile toplumsal düzen arasındaki ilişki.
Birinci yaklaşım insanın doğası gereği bencil olduğunu ve bu nedenle tamamen adil ve sömürüsüz bir düzenin kurulamayacağını savunur. Bu görüşe göre rekabet, çıkar ve güç mücadelesi insan davranışının temel motorlarıdır. Thomas Hobbes insanı doğal durumda birbirinin kurdu olarak tasvir eder. Mandeville ve daha sonra bazı ekonomik düşünürler de benzer şekilde bireysel çıkarın toplumun hareketini sağlayan ana kuvvet olduğunu düşünür. Bu perspektife göre tamamen kıskançlığın, rekabetin ve çıkar çatışmasının ortadan kalktığı bir toplum ya çok küçük ölçekli olur ya da ekonomik dinamizmini kaybeder.
İkinci yaklaşım ise bunun mümkün olduğunu savunur fakat bunun belirli şartlara bağlı olduğunu ileri sürer. Bu görüş özellikle Aristoteles, Rousseau ve bazı modern siyaset teorilerinde görülür. Bu düşünürlere göre sorun insan doğasının bencilliği değil, kurumların yanlış tasarlanmış olmasıdır. Eğer kurumlar doğru kurulursa insanlar hem erdemli hem de üretken olabilir. Aristoteles’e göre iyi bir polis, yurttaşların hem erdemli hem de mutlu yaşayabildiği bir düzen kurmalıdır. Rousseau ise eşitsizliğin doğal değil, tarihsel bir yapı olduğunu savunur.
Üçüncü yaklaşım daha modern bir perspektif sunar. Bu görüş tamamen kusursuz bir toplumun mümkün olmadığını kabul eder, fakat adaletsizliği büyük ölçüde azaltan sistemler kurulabileceğini savunur. Modern refah devleti, sosyal demokrasi ve bazı karma ekonomi modelleri bu düşünceden doğmuştur. Bu sistemlerde piyasa üretim dinamizmini sağlar, fakat devlet güçlü bir yeniden dağıtım mekanizması kurarak aşırı eşitsizliği sınırlar. Böylece rekabet tamamen ortadan kalkmaz, fakat sömürünün sınırları daraltılır.
Burada kritik mesele şu sorudur: insanların kıskanmadığı ve rekabet etmediği bir toplum mümkün mü? Sosyoloji ve psikoloji araştırmaları insanın karşılaştırma yapan bir varlık olduğunu gösterir. İnsanlar sadece ihtiyaçlarını karşılamakla yetinmez, aynı zamanda başkalarıyla kıyaslama yaparlar. Bu nedenle kıskançlığın tamamen ortadan kalktığı bir toplum oldukça zor görünmektedir. Ancak kurumlar bu duyguların yıkıcı sonuçlarını sınırlayabilir.
Bu yüzden gerçekçi cevap genellikle şu olur: tamamen kusursuz bir düzen kurulması muhtemelen mümkün değildir, fakat daha adil düzenler kurulabilir. Tarihsel olarak kölelik ortadan kaldırılmıştır, işçi hakları gelişmiştir, sosyal güvenlik sistemleri kurulmuştur, demokratik haklar genişlemiştir. Bunların hepsi insanlığın daha adil bir düzen kurma çabasının sonuçlarıdır.
Sonuç olarak mesele sadece ekonomik model değil, aynı zamanda kültürel ve ahlaki bir meseledir. Eğer toplumun büyük kısmı adalet fikrine gerçekten değer veriyorsa kurumlar da o yönde şekillenir. Fakat güç ve çıkar arayışı baskın hâle gelirse en iyi sistemler bile yozlaşabilir. Bu nedenle tarih boyunca sorunun cevabı tek bir sistemde değil, sürekli bir denge arayışında bulunmuştur: özgürlük ile eşitlik, rekabet ile dayanışma, üretim ile adalet arasındaki denge.
Bir yanıt yazın