Aşk en genel anlamıyla bir varlığa, kişiye ya da ideale yönelmiş yoğun ilgidir. Bu ilgi sıradan bir isteme değildir. Seçici, bağlayıcı ve dönüştürücüdür. Âşık olan özne nesnesini diğerlerinden ayırır, ona ayrıcalık tanır ve kendi varlığını bu ilişki üzerinden anlamlandırır.
Arthur Schopenhauer açısından bu yönelim bireyin sandığı kadar özgür değildir. Ona göre aşk, türün devamını sağlamak isteyen kör iradenin birey bilincinde yarattığı güçlü bir yanılsamadır. Yani aşk öznel olarak anlam ve yücelik duygusu üretir ama nesnel kökeni biyolojiktir. Ne kadar yüce ve ulvi görünürse görünsün her türlü aşkın kaynağı cinsel dürtüdür der.
Platon aşkı eros kavramı üzerinden ele alır. Ona göre aşk eksiklikten doğar. İnsan sahip olmadığı şeye yönelir. İlk aşamada bu bedensel güzelliktir, ancak doğru yönlendirilirse aşk bedenden ruha, tekilden genele, geçici olandan kalıcı olana yükselir. Burada aşk insanı kendini aşmaya zorlayan bir hareket hâlidir. Yani aşk sadece bir duygu değil bir yükselme sürecidir. yani gölgeden ideaya uzanan bir köprüdüreksiklikten tamamlanmaya doğru bir meyli tabiidir der
Sigmund Freud için aşk, libidonun belirli bir nesneye bağlanmış hâlidir. Aşk dediğimiz şey cinsel enerjinin duygusal ve zihinsel biçimlere bürünmesidir. Bu yüzden aşk, idealize etme ve yüceltme içerir. Sevilen nesne olduğundan daha değerli ve kusursuz görünür. Freud açısından aşk yoğunluğu yüksek bir bağlanmadır ve bu bağlanma çözüldüğünde kişi boşluk ve anlamsızlık hissi yaşayabilir.
Friedrich Nietzsche aşkı daha kuşkucu bir yerden okur. Ona göre aşk çoğu zaman sahip olma isteği, güç istenci ve kendini çoğaltma arzusunun inceltilmiş bir ifadesidir. İnsan aşk adı altında kendi ihtiyacını kutsallaştırır. Ancak Nietzsche için de aşk, insanın kendini aşma denemelerinden biridir, bu yönüyle zayıflık kadar yaratıcı bir yanı da vardır.
Søren Kierkegaard ise aşkı varoluşsal bir bağlanma olarak görür. Ona göre aşk yalnızca dürtü ya da çıkarla açıklanamaz. Gerçek sevgi, özellikle etik ve dinsel düzlemde, fedakârlık ve sorumluluk içerir. Burada aşk, insanın kendini başkasına açması ve risk almasıdır.
Kayıtsızlık ise aşkın tam karşı ucunda yer alır. Kayıtsızlık bir duygu fazlalığı değil, yönelimin yokluğudur. Sevilen ya da nefret edilen nesne hâlâ bilincin merkezindedir. Kayıtsızlıkta ise merkezden tamamen düşer. Değer atfetme sona erer. Ne arzu ne öfke ne beklenti kalır. Bu yüzden kayıtsızlık duygusal bir soğukluk değil ontolojik bir mesafedir.
Bu noktada nefret aşkın zıddı değildir. Nefret hâlâ yoğun bir ilgidir. Kayıtsızlıkta ise bağ kopmuştur. Nietzsche’nin ifadesiyle söylemek gerekirse kayıtsızlık güçsüzlük değil, ilgisizliktir. Schopenhauer açısından bakıldığında ise kayıtsızlık iradenin geri çekilmesi gibidir. Artık o nesne bireyin varlık mücadelesinde bir rol oynamaz.
Sonuç olarak aşk, insanın dünyaya anlam yüklediği en yoğun yönelim biçimlerinden biridir. Kayıtsızlık ise anlam yüklemenin sona erdiği noktadır. Aşk bağ kurar, kayıtsızlık bağı çözer. Aşk insanı sarsar, kayıtsızlık insanı boşlukta bırakır. Aşk biyolojik bir dürtü eksikliğin tamamlan ma isteği ve hareketine verilen anlam kayıtsızlık ise ihtiyaç duymama hali
Bir yanıt yazın