Bugün sokaktaki herhangi bir Müslümana İslam denildiğinde aklına ne geldiği sorulsa verilecek cevaplar büyük ölçüde benzerdir. Beş vakit namaz Ramazan orucu hac tesettür sakal bıyık ve haram helal listeleri ilk akla gelen unsurlardır. Din büyük oranda formel ibadetlere ve dış görünüşe indirgenmiş durumdadır. İyi Müslüman namazını kılan orucunu tutan hacca giden sakalını uzatan tesettürüne dikkat eden kişi olarak tarif edilir. Buna karşılık haksızlıkla mücadele adalet talebi gelir dağılımındaki eşitsizliklere itiraz ve güç karşısında mazlumdan yana tavır almak çoğu zaman işin siyaset tarafı denilerek dinin dışına itilir.
Bu tabloya Hz Muhammedin hayatı ve mücadelesi açısından bakıldığında ciddi bir soru ortaya çıkar. Peygamberin dünyasında din gerçekten bugünkü gibi neredeyse tamamen ritüellere indirgenmiş bir sistem miydi. Siyer ve hadis kaynakları dikkatle okunduğunda karşımıza çıkan manzara bunun tam tersidir. Erken dönem siyer anlatılarında ve hadis literatüründe merkeze alınan konular gazveler seriyyeler kabileler arası dengeler Mekke oligarşisiyle hesaplaşma Medinede kurulan yeni toplumsal düzen anlaşmalar sürgünler ihanetler ve siyasi ekonomik çatışmalardır. Hz Muhammedin yirmi üç yıllık risalet hayatı anlatılırken sahnede durağan bir ibadet düzeninden çok sürekli bir hareket mücadele ve dönüşüm vardır.
Mekkede parayı siyaseti Kabe merkezli dini geleneği ve toplumsal prestiji elinde tutan güçlü bir oligarşik yapı bulunuyordu. Bu yapı yalnızca putperest bir dini sınıf değil aynı zamanda ticareti ve şehrin düzenini kontrol eden bir güç odağıydı. Hz Muhammed tam da bu yapıya karşı çıktı. Putları hedef alırken aslında onların arkasında kurulan adaletsiz düzeni sorguladı. Yetimin kölenin fakirin ezilmesine itiraz etti. Zenginlik ve soyluluk üzerinden kurulan üstünlük iddiasını reddetti. İnsanların eşit olduğu fikriyle yüzyıllardır süren hiyerarşiyi sarstı. Bu nedenle onun mücadelesi sadece yeni bir ibadet biçimi önermekten ibaret değildi. Başka bir toplum tasavvuru teklif ediyordu.
Mekkede bu düzeni kıramayacağını gördüğünde Medineye hicret etti. Hicret yalnızca bir yer değiştirme değil yeni bir toplumsal model kurma girişimiydi. Medineye geldiğinde farklı din ve kabilelere mensup gruplarla Medine Vesikası etrafında bir sözleşme yaptı. Bu belge küçük ama anlamlı bir anayasa niteliği taşıyordu. Farklı inançlardan insanları güvenlik adalet ve ortak yaşam ilkeleri etrafında bir araya getiriyordu. Ardından Mekkelilerle yapılan savaşlar Medine içindeki anlaşmayı bozan gruplarla yaşanan krizler ve peygamberin bizzat komuta ettiği ya da komutanlar tayin ederek yürüttüğü seriyyeler siyer kaynaklarında ayrıntılı biçimde anlatıldı.
Bu anlatılar dikkatle incelendiğinde çarpıcı bir eksiklik göze çarpar. Bugün din denildiğinde merkeze yerleştirilen aşırı ayrıntılandırılmış ritüel anlatılar bu metinlerin odağında değildir. Siyer kitaplarında peygamberin namazı tam olarak nerede hangi vadide kimin arkasında ellerini nasıl bağlayarak kıldığına dair detaylı tasvirler yoktur. Ezanın makamı saf düzeninin biçimi gibi ayrıntılar da merkezde değildir. Elbette ibadet vardır namaz kılınır oruç tutulur. Ancak vurgu formdan çok mücadelenin kendisindedir.
Kurana bakıldığında da benzer bir tablo ortaya çıkar. Oruç farz kılınır ancak fıkıh kitaplarında görülen ayrıntıların çoğu metinde yer almaz. Namaz salat kavramı üzerinden anlatılır ve bu kavram her zaman bugünkü dar anlamıyla ritüel namazı ifade etmez daha geniş bir içeriğe sahiptir. Hac İslamdan önce de var olan bir uygulamadır ve Kuranda bazı düzeltmelerle yeniden anlamlandırılır. Kılık kıyafet konusunda ise kadınların örtülerini yakalarının üzerine sarkıtmaları dışında sakalın boyu bıyığın uzunluğu elbisenin paçası gibi detaylar Kuranda belirleyici bir yer tutmaz. İbadet vardır fakat din ibadetten ibaret değildir. İbadet adalet merhamet paylaşım ve sorumluluk gibi daha büyük bir çerçevenin parçası olarak anlam kazanır.
Bugün mezhepler arasında ibadet biçimleri konusunda ciddi farklılıklar bulunur. Namazda ellerin bağlanacağı yer amin ifadesinin söyleniş biçimi abdestin detayları kıraat meseleleri gibi konularda çok sayıda görüş vardır. Bu durum peygamber döneminde tek tip katı bir ritüel formunun bulunmadığını ima eder. Daha esnek yaşama göre şekillenen bir ibadet pratiği söz konusudur. Mezhepler sonraki yüzyıllarda bu pratikleri kendi tarihsel ve kültürel şartlarına göre sistemleştirmiştir. Bu süreç insanidir ve başlı başına sorunlu olmak zorunda değildir. Sorun formun özün yerine geçmesiyle ortaya çıkar.
Bütün bu tabloya bakıldığında kaçınılmaz bir soru ortaya çıkar. Hz Muhammedin İslam anlayışıyla bugün geniş kitlelerin yaşadığı İslam anlayışı aynı mıdır. Bugün hâkim olan din tasavvurunda güçlü yapılarla hesaplaşma zayıftır. Gelir dağılımındaki adaletsizliklere itiraz sınırlıdır. Fakirin yetimin göçmenin ve ezilenin hakkını savunmak çoğu zaman siyaset gerekçesiyle geri plana itilir. Buna karşılık sakalın boyu başörtüsünün şekli ve dış görünüşe dair ayrıntılar dinin merkezine yerleştirilir.
Hz Muhammed ise Mekkede oligarşiye başkaldıran Medinede adaleti ve eşitliği merkeze alan bir site devleti kuran kölenin yetimin ve ezilenin yanında duran bir lider olarak karşımıza çıkar. Onun dünyasında din formel ibadetleri eksiksiz yerine getirip hayata karışmadan yaşamak değildir. Din haksızlıkla hukuksuzlukla ve zulümle mücadele etmenin adalet ve merhamet uğruna risk almanın adıdır.
Bugün sorulması gereken en sert ama en gerekli soru şudur. Biz peygamberin getirdiği İslamı mı yaşıyoruz yoksa korkularımız ve alışkanlıklarımızdan ördüğümüz ritüellerle süslenmiş rahat bir dini mi benimsiyoruz. Cevap herkesin kendi vicdanındadır. Ancak şunu söylemek gerekir. Eğer din yalnızca namaz kılan oruç tutan hacca giden ama haksızlık karşısında susan bir insan tipine indirgenmişse bu anlayış Hz Muhammedin yaşadığı ve uğruna mücadele ettiği İslamdan ciddi biçimde uzaklaşmış demektir.
Bir yanıt yazın