Gerçek Erdem

Küçük bir köyde kendi halide yaşayan bir adam vardı, hayatı oldukça sade ve mütevaziydi, dünyayla fazla bağlantısı yoktu, haberleri izlemez, şehir hayatının karmaşasına girmezdi, onun dünyası küçük köyü, ektiği bahçesi ve kendi emeğiyle yetiştirdiği ürünlerden ibaretti, bahçesinde yetiştirdiğini yer, büyük beklentiler taşımadan hayatını sürdürürdü, sahip olduğu şeyler azdı ama hayatı kendi düzeni içinde akıp gidiyordu.

Bir gün kasabadan çok zengin bir adam köye geldi ve bu adamı buldu, ona şöyle dedi, benim Bodrumda muhteşem manzaralı sessiz sakin bir koyda, denize sıfır büyük bir villam var, bahçesi geniş ve içinde sayısız meyve ağacı var, seni oraya bir ay boyunca göndereceğim, ona gitmek isteyip istemediğini sormadı, doğrudan göndereceğini söyledi, yani ortada özgürce yapılmış bir tercih değil, başkası tarafından verilmiş bir karar vardı.

Ardından şartlarını anlatmaya başladı, bir ay boyunca o villada yaşayacaksın, bahçedeki meyvelerden yiyecek, villanın imkanlarından faydalanacaksın, fakat yerine getirmen gereken bazı görevlerin olacak, çimleri biçecek, dökülen yaprakları toplayacak, villayı ve havuzu temiz tutacak, ağaçları sulayacak ve gerektiğinde budayacaksın, bütün bunları günün belirli vakitlerinde ve eksiksiz yapmak zorundasın, eğer görevlerini kusursuz biçimde yerine getirirsen seni gelecek yıl çok daha büyük ve çok daha güzel bir yerde ağırlayacağım.

Fakat görevlerini aksatır, ihmal eder ya da belirlenen şartlara uygun davranmazsan burada geçirdiğin zamanın bedelini senden misliyle alacağım, seni cezalandıracağım, üstelik gelecek yıl seni çöldeki bir maden ocağına gönderecek ve ömür boyu taş kırmaya mahkum edeceğim.

Şimdi soralım, böyle bir durum gerçekten tatil midir, bu bir ikram mıdır, yoksa tehdit ve zorlamayla birlikte sunulan bir mecburiyet midir, insan böyle bir yerde bulunurken gerçekten kendisini özgür ve huzurlu hissedebilir mi, yoksa her gün görevlerini eksiksiz yerine getirme kaygısıyla yaşayan, yaptığı her işi başına gelebilecek bir cezanın gölgesinde değerlendiren birine mi dönüşür, sabah uyandığında denizin güzelliğini mi düşünür, yoksa görevlerinden birini aksatırsa başına gelecekleri mi.

İnsanın hayatını ödül ve ceza üzerine kuran pek çok düşünce sistemi de benzer bir mantıkla işler, insana belirli sorumluluklar yüklenir, uyması gereken kurallar ve yerine getirmesi beklenen davranışlar belirlenir, bunlara eksiksiz biçimde uyduğu takdirde büyük bir ödüle kavuşacağı, uymadığı takdirde ise ağır bir cezayla karşılaşacağı söylenir, böylece insanın önüne iki seçenek konulur, bir tarafta ödül, diğer tarafta ceza vardır.

Önemli olan insanın hangi davranışı seçtiğinden çok, o davranışı hangi gerekçeyle seçti değil midir?

Eğer bir insan iyiliği yalnızca ödül kazanmak için yapıyorsa bu gerçekten erdem midir?

Eğer kötülükten yalnızca cezalandırılmaktan korktuğu için uzak duruyorsa bu gerçekten ahlaki bir davranış mıdır?

Böyle bir durumda davranışın kaynağı ilke ve vicdan mı, yoksa kişisel çıkar hesabı mıdır?

İyilik yalnızca ödüle ulaşmanın bir aracına dönüşmüşse, kötülük de yalnızca cezadan kaçınmak için terk ediliyorsa burada kendi başına değer taşıyan bir ahlaki tutumdan söz edebilir miyiz?

Bir davranışın dışarıdan bakıldığında iyi olmasıyla, o davranışı gerçekleştiren kişinin ahlaki gerekçesinin iyi olması aynı şey midir?

Bir insan başkasına yardım edebilir, dürüst davranabilir, adaleti gözetebilir ve kimseye zarar vermemek için çaba gösterebilir, fakat bütün bunları yalnızca daha büyük bir kazanç elde etmek veya ağır bir cezadan kurtulmak amacıyla yapıyorsa davranışının toplumsal sonucu olumlu olsa bile ahlaki değerinin hangi temele dayandığını ayrıca sorgulamak gerekmez mi?

İyi bir sonucun ortaya çıkması, o sonuca götüren bütün gerekçelerin de ahlaki olduğu anlamına gelmez, üstelik insan bu düzenin içine kendi iradesiyle girmiş değildir, dünyaya gelmeden önce var olmayı talep etmemiş, hayatın kendisine sunulmasını istememiş, var olmamaya kıyasla var olmayı tercih ettiğini bildirebileceği herhangi bir karar anı yaşamamıştır, henüz var olmadığı bir durumda ne yaşama arzusu ne de ölüm korkusu taşıyordu, hastalık, savaş, kaygı ve kayıp gibi deneyimlerin ne olduğunu bilmiyordu, herhangi bir şeye sahip olmayı istemiyor, geleceğe ilişkin bir beklenti taşımıyordu, ardından kendisini bir anda varoluşun içinde buldu, yaşamını sürdürmek, ihtiyaçlarını karşılamak, zorluklarla mücadele etmek ve kaçınılmaz biçimde ölümün sınırına doğru ilerlemek zorunda kaldı.

İnsanın var olmayı önceden seçmemiş olması, yaşamın kendisine yüklediği her sorumluluğun haksız olduğu anlamına gelmez, çünkü insanlar dünyaya geldikten sonra başkalarıyla ilişkiler kurar, eylemlerinin sonuçlarını üretir ve başkalarının yaşamını etkiler, bu nedenle ahlaki sorumlulukların bir bölümü birlikte yaşamanın koşullarından doğar, fakat insanın kendi iradesi dışında var olmuş olmasıyla birlikte, belirli davranışları yerine getirmediği takdirde sonsuz bir cezaya uğrayacağı düşüncesi ortaya konulduğunda, mesele sıradan bir sorumluluk meselesi olmaktan çıkar ve adaletin, özgürlüğün ve ahlaki yükümlülüğün temellerine ilişkin bir soruna dönüşür.

Burada cevaplanması gereken temel bir soru var, var olmayı seçmemiş bir insanın, kendisinden önce belirlenmiş kurallara uymadığı gerekçesiyle sınırsız bir cezaya mahkum edilmesi hangi adalet ilkesiyle açıklanabilir, insanın bir eylemi gerçekleştirmemesi ya da belirli bir davranış biçimini benimsememesi, sonlu yaşamı içinde işlediği bir fiil olarak değerlendirilebilir, fakat sonlu bir eylem ile sonsuz bir ceza arasında nasıl bir orantı kurulabilir, cezanın adil olabilmesi için fiilin niteliği, ortaya çıkardığı zarar, failin niyeti ve sorumluluk düzeyi arasında makul bir ilişki bulunması gerekmez mi?

Bir davranışın erdem sayılabilmesi için o davranşın özgürce seçilmesi ve kişinin ahlaki gerekçeleriyle ilişki taşıması gerektiği ileri sürülebilir, elbette özgürlük, insanın hiçbir etkiden bağımsız olması anlamına gelmez, insanın kararları yetiştiği çevreden, deneyimlerinden, bilgisinden, karakterinden ve içinde bulunduğu koşullardan etkilenr, yine de ahlaki değerlendirme yaparken kişinin gerekçeleri anlayabilmesi, seçenekleri değerlendirebilmesi ve davranışını bu değerlendirmeye göre belirleyebilmesi önemlidir, eğer bir insan yalnızca tehdit altında kaldığı için belirli bir davranışı gerçekleştiriyorsa, o davranışın dışarıdan doğru görünmesi, kişinin onu özgürce benimsemiş olduğunu göstermeye yetmez.

Burada ödül ve cezanın her türünü reddetmekten söz etmiyoruz, toplumsal yaşamda belirli yaptırımların insanları korumak, zararları önlemek ve ortak yaşamın kurallarını sürdürmek için gerekli olduğu mutlak bir gerçekliktir. fakat bir davranışın ahlaki değerini yalnızca ödülle veya cezayla açıklamak başka bir meseledir, çünkü yaptırımın amacı zararı önlemek ve adaleti sağlamak olabilirken, erdemin amacı kişinin neyin doğru olduğunu kavraması ve doğru olduğuna inandığı için onu seçmesidir, bu iki gerekçe birbirinden ayrılmalıdır.

Gerçek erdem, iyiliği yalnızca bir ödülün karşılığında yapmak değildir, iyiliği iyi olduğu için yapmak, başkasının acısını kendi çıkarından bağımsız olarak önemsemek, adaleti kişisel kazanç sağlamasa da savunmak ve kimse görmediğinde de dürüst davranabilmektir, aynı şekilde kötülükten yalnızca cezalandırılma korkusuyla uzak durmakla, bir başkasına zarar vermenin yanlış olduğunu kavradığı için bundan kaçınmak arasında ahlaki bir fark vardır, ilkinde davranışı belirleyen dışsal bir baskı, ikincisinde ise kişinin benimsediği bir ilke vardır.

Bir insanın davranışını ödül beklentisi ve ceza korkusu belirliyorsa, o insanın doğru davranması mümkün olsa bile, bu davranışın erdemli olup olmadığı ayrıca tartışılmalıdır, çünkü erdem yalnızca kurallara uymaktan ibaret değildir, kişinin neden o kurala uyduğunu, o kuralı hangi gerekçeyle doğru bulduğunu ve aynı davranışı her hangi bir ödül ya da ceza ihtimali bulunmadığında da seçip seçmeyeceğini sorgulamayı gerektirir, aksi halde ahlak, insanın doğruyu kendi aklı ve vicdanıyla benimsemesinden çok, davranışlarını belirli sonuçlara göre ayarladığı bir hesap düzenine dönüşebilir.

Sonuç olarak özgür iradesi dışında varoluşun içine gelmiş bir insanın, yaşamını belirleyen koşulları kendisi seçmemişken, tehdit ve ödül dengesiyle belirli davranışlara yönlendirilmesi ne ölçüde ahlaki kabul edilebilir, iyilik ancak karşılığında bir ödül bulunduğunda değer kazanıyorsa, kötülük de ancak bir ceza ihtimali bulunduğunda terk ediliyorsa, insanın ahlaki olgunluğundan mı söz ediyoruz, yoksa insan davranışlarını kontrol altında tutan bir mekanizmadan mı, çünkü ahlakın asıl değeri, insanın neyi elde edeceği ya da neyden kurtulacağı hesabında değil, neyin doğru olduğunu hangi gerekçeyle kavradığında ve bu doğruluğu kendi iradesiyle benimseyip benimsemediğinde aranmalıdır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir