İnanç Korku

İnsanların büyük çoğunluğu mezarlıklardan ürperir. Gündüz vakti bile birçok kişi mezarlığın yanından hızlı adımlarla geçer  gece olduğunda ise o kapıdan içeri girmek birçok insan için ciddi bir cesaret meselesine dönüşür. Oysa mezarlık dediğimiz yer son derece sıradan bir mekândır: Toprak, taş ve sessizlikten ibaret bir alan. Orada yatan insanlar artık hareket edemeyen, iradesi sona ermiş, hiçbir canlıya zarar verme imkânı kalmamış bedenlerdir. Buna rağmen insan zihni mezarlığı tehditkâr bir mekân gibi algılar.

Basit bir gerçeklik testi yapalım. İnsanlık tarihine bakalım: Mezardan kalkıp birine saldıran, yol kesen, gasp yapan ya da insanlara zarar veren bir ölüye dair doğrulanmış tek bir vaka yoktur. Buna karşılık insan hayatına yönelik bütün gerçek tehlikeler her zaman dirilerden gelmiştir. Cinayetleri işleyen, soygun yapan, saldıran, zulmeden varlıklar mezarlarda yatanlar değil; sokaklarda dolaşan canlı insanlardır. İnsan en büyük tehlikeyi karanlık mezarlıklarda değil, insan kalabalıklarının içinde yaşar.

Gerçeklik bu kadar açıkken ortaya tuhaf bir çelişki çıkar: İnsanların büyük kısmı mezarlıklardan korkar ama insanlardan korkmaz. İçinde hiçbir gerçek tehlike barındırmayan bir mezarlıktan gece yarısı geçmeye cesaret edemez; fakat potansiyel risklerle dolu sokaklarda yürümekten çoğu zaman çekinmez. Zihnin kurduğu hayali korkular, gerçek tehlikelerden daha güçlü hale gelir.

Bu durum yalnızca bir korku örneği değildir. Bu durum, insan zihninin inanç karşısındaki zayıflığını gösteren çarpıcı bir örnektir. Çünkü mezarlık korkusunun temelinde deneyim yoktur; veri yoktur; doğrulanmış bir gerçek yoktur. Buna rağmen bu korku güçlüdür. İnsanlar mezarlıkların zararsız olduğunu bilir ama yine de korkarlar. Bilgi vardır fakat etkisizdir. İnanç vardır ve güçlüdür.

İşte mesele tam olarak burada başlar. İnsan zihni çoğu zaman kanıtla değil, inançla hareket eder. Bir düşünce eğer kültür tarafından yeterince tekrar edilirse, zamanla doğrulanmış bir bilgi gibi algılanmaya başlar. Çocukluktan itibaren anlatılan hikâyeler, filmler, dini anlatılar, halk söylenceleri ve toplum içinde dolaşan korku imgeleri ölüm fikrini karanlık ve ürpertici bir atmosferle birlikte sunar. Böylece mezarlık yalnızca bir mekân olmaktan çıkar; zihinde korku yüklü bir sembole dönüşür.

Bu noktada ilginç bir psikolojik dönüşüm gerçekleşir. Artık mesele gerçeklik değildir. Mesele, zihnin hangi hikâyeye inandığıdır. Eğer bir inanç zihne güçlü biçimde yerleşmişse, akıl geri çekilir. Rasyonel değerlendirme devre dışı kalır. İnsan gerçeği bilmesine rağmen inancın etkisinden kurtulamaz.

Bir düşüncenin doğru olması gerekmez; güçlü bir şekilde inanılması yeterlidir.

İnanç tam da böyle çalışır. Akli ve rasyonel deliller sunmak zorunda değildir. Deneysel kanıtlar üretmek zorunda değildir. Mantıksal tutarlılığa sahip olmak zorunda değildir. Buna rağmen insan zihnini kuşatabilir. Hatta bazen akıl dışı, mantık dışı, test edilmemiş ve doğrulanmamış hikâyeler bile en güçlü kanıtlardan daha etkili hale gelebilir.

Çünkü inanç yalnızca bir düşünce değildir; aynı zamanda güçlü bir psikolojik atmosferdir. İnsan o atmosferin içine girdiğinde, düşünme biçimi de değişir. İnanç artık sorgulanan bir fikir olmaktan çıkar, kabul edilen bir gerçekliğe dönüşür.

Bu noktadan sonra eleştiri zorlaşır. Çünkü inanç çoğu zaman kendi eleştirisini de engelleyen bir yapı kurar. İnanan insan çoğu zaman inancı hakkında düşünmez, değerlendirme yapmaz; hatta çoğu zaman bunu yapamaz. İnanç zihinde öyle bir yer edinir ki, insan artık o düşüncenin dışına çıkamaz hale gelir.

Mezarlık metaforu bu psikolojik mekanizmayı çıplak bir şekilde gösterir. Mezarlıkların zararsız olduğu açıktır. Bunu herkes bilir. Buna rağmen insanlar mezarlıklardan korkmaya devam eder. Çünkü zihne yerleşmiş olan inanç, aklın sunduğu verilerden daha güçlüdür.

İnsan burada gerçeğe değil, zihninde kurduğu anlam dünyasına tepki verir.

Bu mekanizma yalnızca mezarlık korkusunda görülmez. İnsanlık tarihinde sayısız inanç sistemi aynı psikolojik yapı üzerinden güç kazanmıştır. Bir fikir sürekli tekrar edildiğinde, kültür tarafından kutsallaştırıldığında ve duygusal olarak desteklendiğinde sorgulanamaz bir gerçeklik gibi algılanmaya başlar. İnsan o düşünceyi doğru olduğu için değil, doğru olduğuna inanmayı öğrendiği için kabul eder.

Böylece inanç, insan zihnini kuşatan bir çerçeveye dönüşür. Bu çerçevenin içine giren insan artık dünyayı o çerçevenin içinden görmeye başlar. Dışarıdan gelen veriler, kanıtlar ve rasyonel analizler çoğu zaman bu çerçevenin duvarlarına çarparak etkisini kaybeder.

İşte inancın insan aklı üzerindeki etkisi tam olarak budur. İnanç bazen kanıttan daha güçlü olabilir. Deneyimden daha güçlü olabilir. Hatta gerçekliğin kendisinden bile daha güçlü olabilir. Çünkü inanç yalnızca zihinde duran bir fikir değildir  insanın korkularını, umutlarını ve kimliğini de içine alan psikolojik bir dünyadır.

Bu yüzden mezarlık örneği basit bir korku hikâyesi değildir. Mezarlık aslında insan zihninin nasıl teslim alınabileceğini gösteren bir semboldür. Gerçekte zararsız olan bir mekân bile zihinde korkutucu hale getirilebiliyorsa, aynı mekanizmanın çok daha büyük düşünce sistemlerinde nasıl çalışabileceğini tahmin etmek zor değildir.

İnsan bazen en açık gerçeği bile görmezden gelebilir. Çünkü insan zihni çoğu zaman kanıtların değil, inançların rehberliğinde hareket eder. Ve bir kez güçlü bir inanç zihne yerleştiğinde, onu değiştirmek mezarlığın sessizliğini bozmak kadar zor hale gelir.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir