İnanç. İman. bilgi.

İnsan dünyaya geldiğinde hazır bir inanç paketiyle doğmaz. Hiçbirimiz bir dine bir ideolojiye bir mezhebe ya da belirli bir dünya görüşüne sahip olarak hayata başlamayız. Buna rağmen belli bir yaşa geldiğimizde kendimizi çoktan inanç sahibi olarak buluruz. Bu durum ilk bakışta doğal görünür fakat üzerinde düşünüldüğünde tuhaf bir gerilim barındırır. Çünkü bu inançların büyük kısmını biz seçmeden edinmiş oluruz. Nerede doğduğumuz hangi ailede büyüdüğümüz hangi dili konuştuğumuz hangi kültürün içinde şekillendiğimiz fark ettirmeden bize bir inanç iklimi giydirir. Bu noktada şu soru kaçınılmaz hale gelir. Bu giydirilmiş inançlar ne kadar gerçekten bizim inancımızdır. Ve daha önemlisi çoğunluğun inanıyor olması bir inancı otomatik olarak hakikat yapar mı.

İnanç doğruluğu dışsal ve nesnel ölçütlerle kesin biçimde kanıtlanamasa bile kişinin aklen ve duygusal olarak doğru ve gerçek diye benimsediği kabuldür. İnanç çoğu zaman bilgiden ziyade alışkanlık aidiyet ve kolektif bilinçle beslenir. Bir insanın neye inandığını çoğu zaman nerede doğduğu hangi ailede büyüdüğü ve hangi dilde düşündüğü belirler. İçine doğduğumuz toplum bize sadece dilimizi yemek kültürümüzü ya da gündelik davranışlarımızı öğretmez. Aynı zamanda dünyayı okuma biçimimizi de verir. Tanrıyı nasıl düşüneceğimizden iyi ile kötü arasındaki ayrıma ölüm sonrası hayata dair beklentilerimizden kutsal saydığımız değerlere kadar pek çok şeyi sorgulamadan devralırız. Bu nedenle şunu açıkça söylemek gerekir. Bir inancın yaygın olması onu doğru kılmaz. Bir inancın yüzyıllardır sürüyor olması onu değişmez kılmaz. Bir inanç uğruna insanların ölüyor olması da onun hakikatle bire bir örtüştüğünü garanti etmez.

Tarih bunun örnekleriyle doludur. Bir dönem sarsılmaz gerçek kabul edilen ve uğruna savaşlar verilen birçok inanç sistemi bugün ya tamamen kaybolmuş ya da folklorik bir unsura dönüşmüştür. Dün iman konusu olan pek çok şey bugün tarih kitaplarında dipnot olarak yer almaktadır.

Günlük dilde inanç ve iman kavramları çoğu zaman birbirinin yerine kullanılır. Oysa aralarında önemli bir fark vardır. Burada kastedilen anlamıyla iman tarihsel ve sosyo kültürel olarak paylaşılan inançların zaman içinde bireyin zihninde ve kalbinde yadsınamaz bir gerçeklik algısına dönüşmesidir. Kişi artık bu inançlardan neredeyse hiç şüphe etmez. Onların doğruluğundan ve gerçekliğinden bütünüyle emin olduğunu hisseder. İnanç böyle olduğuna inanıyorum derken iman bundan zerre şüphem yok der.

Bu kesinlik duygusu çoğu zaman mantıksal delillerden değil tekrarın gücünden aile ve çevrenin ön kabullerinden mahalle baskısından aidiyet ihtiyacından ve duygusal bağlardan beslenir. Klasik dini literatürde iman yalnızca taklitten ibaret sayılmaz bilerek ve isteyerek tasdik etmeyi de içerir. Ancak burada imanın sosyolojik ve psikolojik boyutuna odaklanılmaktadır. Yani insanın içine doğduğu inanç iklimini sorgulamadan nihai gerçeklik gibi içselleştirmesi sürecine.

Bilgi doğruluğu makul ölçüler içinde gerekçelendirilebilen sınanabilen ve eleştiriye açık olan önermeler bütünüdür. Bilgi yüzde yüz ve sonsuza kadar değişmeyecek bir alan değildir. Ancak yine de gerekçe tutarlılık ve sınanabilirlik gibi temel ölçütlere dayanır. Buna karşılık inanç bilgiden bir adım geride durur. Kimi zaman bilgiden beslenir ama çoğu zaman duygular gelenekler ve otorite figürleriyle pekişir. İnanç doğruluğu tam olarak sınanmamış olmasına rağmen kişi tarafından doğru kabul edilen kabuller bütünüdür. İman ise inançtan bir adım daha ileri bir bağlanma düzeyidir. Kişinin bir inancı sadece doğru olabilir diye değil bundan şüphe edemem düzeyinde içselleştirmesi ve kimliğinin merkezine yerleştirmesidir.

Bu üç alan birbirine karıştırıldığında ciddi sorunlar ortaya çıkar. Bir inancı bilgi gibi sunmak bir imanı bilimsel gerçekmiş gibi dayatmak ya da bir bilgiyi iman konusu haline getirmek hem dine hem bilime hem de insanın kendisine zarar verir.

Bu noktada rahatsız edici bir soru belirir. Etrafımdaki herkes böyle inanıyor diye bu inanç gerçekten doğru olmak zorunda mıdır. Tarih bize defalarca çoğunluğun yanılabileceğini göstermiştir. Bir zamanlar milyonlar dünyanın düz olduğuna iman ediyordu. Bazı toplumlar belli ırkların ya da cinsiyetlerin doğuştan üstün olduğuna iman ediyordu. Pek çok kültürde kölelik tanrısal düzenin doğal bir parçası sayılıyordu. Bu inançların büyük kısmı yaşandığı çağda sorgulanmıyor ve iman konusu olarak görülüyordu. Bugün ise bunların hakikat olmadığı açıkça görülüyor.

Bu durum bize şunu hatırlatır. İmanın insanda oluşturduğu psikolojik kesinlik duygusu bir inancın mutlak hakikatle örtüştüğünün garantisi değildir.

İstatistiksel olarak insanın büyük ölçüde içine doğduğu toplumun kopyası olduğu söylenebilir. İnançların çoğu baştan sona ezberletilmiş bir program gibidir. İstisnalar kaideyi bozmaz. Ancak insan sadece öğrenen bir varlık değildir. Aynı zamanda soru soran itiraz eden ve yeniden kuran bir varlıktır. Hayat içinde çelişkilerle haksızlıklarla acılarla bilimsel gelişmelerle ve kişisel krizlerle karşılaştıkça zihnimizdeki ve kalbimizdeki inançları yeniden gözden geçirmek zorunda kalırız. Bazı inançlar bu sorgulamadan güçlenerek çıkar bazıları ise sessizce sönüp gider.

Belki de sağlıklı olan ne her inancı bilimsel bilgi gibi dogmatik ilan etmek ne de her imanı eleştiriden muaf kutsal bir alana taşımaktır. İnanç çoğu zaman içine doğduğumuz toplumdan devraldığımız doğruluğu tam sınanmamış kabuller bütünüdür. İman bu kabullerin içimizde yadsınamaz gerçeklik duygusuna dönüşmüş halidir. Bilgi ise gerekçelendirilebilen sınanabilen eleştirilmeye açık ama yine de geçerliliğini koruyabilen önermeler alanıdır.

Ne inanç ne iman ne de bilgi tek başına insanı tanımlamaya yeter. Ancak bu kavramlar arasındaki farklar karıştırıldığında zihin karışıklığı büyür. Belki de asıl ihtiyaç duyduğumuz şey inançsızlık değil sorgulanmış inançtır. İnsan doğduğu inançla değil sorduğu sorularla büyür. Ve belki de bir inancı değerli kılan şey onun sorgulanmaya tahammül edebilmesi ve sorgulandıktan sonra hâlâ ayakta kalabilmesidir.

Eğer iman korkudan alışkanlıktan ya da çoğunluk böyle düşünüyor diye kuruluyorsa burada durup düşünmek gerekir. Bu gerçekten iman mıdır yoksa sadece taklit ve alışkanlık mıdır sorusu açıkta kalır. Sorgulanmamış bir yaşam yaşamaya değmez sözü belki de tam burada anlam kazanır.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir