Ütopya Eski Yunancadan gelir. Ou yani yok anlamına gelen ön ek ile topos yani yer kelimesinin birleşiminden türetilmiştir. Kelimenin tam karşılığı olmayan yer demektir. Buradaki yokluk ifadesi hayali veya imkansız olmayı çağrıştırır. Ancak Thomas More kelimeyle bilinçli bir dil oyunu yapar. Yunancada eu yani iyi anlamına gelen ön ekle okunduğunda iyi yer anlamı da ortaya çıkar. Böylece ütopya hem olmayan hem de ideal olan bir toplumu aynı anda ima eder. Dilsel belirsizlik felsefi içeriğin de anahtarıdır. Ütopya hem arzulanan hem de gerçeklikte bulunmayan bir düzeni anlatır.
Distopya kelimesi ise yine Yunanca kökenlidir. Dys ön eki kötü, bozuk, aksak anlamlarını taşır. Topos ile birleştiğinde kötü yer veya bozulmuş düzen anlamına gelir. Dilsel olarak distopya ütopyanın olumsuz aynasıdır. Ütopyada düzen, uyum ve mutluluk ön plandayken distopyada baskı, çürüme ve yabancılaşma hakimdir. Dil burada yalnızca betimleyici değildir. Aynı zamanda bir uyarı işlevi görür.
Felsefi açıdan ütopya insan aklının normatif yönünü temsil eder. Yani olanı değil olması gerekeni düşünür. Platonun Devlet diyaloğu bu anlamda erken bir ütopya örneğidir. Platon adil toplumun nasıl olması gerektiğini tartışırken mevcut Atina gerçekliğini değil aklın idealini esas alır. Burada ütopya soyut bir modeldir. Amaç bireysel mutluluktan çok toplumsal uyumdur. Örneğin Platonun filozof kralları bilgiyi iktidarla birleştirerek kaosu ortadan kaldırmayı hedefler. Bu model pratikte uygulanmamıştır. Ancak siyaset felsefesinin yönünü belirlemiştir.
Utopia adlı eserde de benzer bir yaklaşım görülür. Özel mülkiyetin sınırlandığı, eğitimin ve emeğin eşit dağıtıldığı bir toplum tasarlanır. Buradaki ütopya insan doğasının akılla terbiye edilebileceği varsayımına dayanır. Felsefi olarak bu, insanın rasyonel ve geliştirilebilir bir varlık olduğu inancıdır. Ütopya bu nedenle çoğu zaman iyimser bir insan tasavvuruna yaslanır.
Distopya ise modern çağın eleştirel bilincinin ürünüdür. Özellikle sanayileşme, totaliter rejimler ve teknolojik denetim mekanizmalarıyla birlikte ortaya çıkar. Distopya felsefi olarak olanın aşırılaşmasının sonucunu gösterir. Yani iyi niyetle kurulan düzenlerin nasıl baskıya dönüşebileceğini sergiler. Bu yönüyle distopya bir karşı ütopya değil, ütopyanın içindeki tehlikelerin açığa çıkarılmasıdır.
1984 romanında mutlak düzen arayışı mutlak denetime dönüşür. Büyük Birader figürü güvenlik ve istikrar adına bireysel özgürlüğü yok eder. Burada felsefi problem şudur. Toplumsal düzen ile bireysel özgürlük arasındaki denge nerede bozulur. Orwell bu soruya olumsuz bir gelecek tasviriyle cevap verir. Distopya bu anlamda bir uyarı anlatısıdır.
Benzer şekilde Brave New World eserinde mutluluk biyolojik ve kimyasal yollarla garanti altına alınır. Acı yoktur ama anlam da yoktur. Felsefi olarak burada haz ile anlam arasındaki gerilim ele alınır. İnsan yalnızca mutlu olduğu için mi insandır yoksa acı çekme ve seçme özgürlüğü de insan olmanın parçası mıdır. Distopya bu soruyu dramatik bir örnekle görünür kılar.
Özetle ütopya aklın ideal düzen arayışıdır. Distopya ise bu arayışın kontrolden çıktığında doğuracağı sonuçların düşünsel simülasyonudur. Ütopya umutla distopya ise kaygıyla beslenir. Ancak her ikisi de aynı felsefi zeminde durur. İnsan doğası, iktidar, ahlak ve özgürlük. Ütopya bize neyi istememiz gerektiğini düşündürür. Distopya ise neye dikkat etmemiz gerektiğini hatırlatır. Bu nedenle biri hayal diğeri kabus olsa da ikisi birlikte düşünülmeden toplumsal gerçeklik tam olarak kavranamaz.
İnsanlar muhayyileleri aracılığıyla ütopyalar üretir. Ancak tarihsel tecrübe göstermektedir ki, insan eliyle kurulan ve mutlak düzen, mutlak iyilik ya da mutlak güvenlik iddiası taşıyan ütopyacı projelerin önemli bir kısmı zamanla distopik yapılara dönüşmüştür. Bunun temel nedeni, her toplumsal düzenin kendi iç sınırlarına ulaştığında yeni çelişkiler üretmesidir. İnsan varoluşunda bulunan conatus, yani varlığını sürdürme ve kendini koruma dürtüsü, siyasal düzlemde güvenlik talebi olarak tezahür eder. Güvenlik talebi ise zamanla gücü merkezileştirir. Gücü elinde tutanlar, bu gücü korumak adına sınırlar çizer, düşmanlar tanımlar ve kendi otoriteleri altındaki kitleleri dahi baskılamaya başlar. Bu süreçte başlangıçta düzen ve kurtuluş vaadiyle ortaya çıkan yapılar, korku, şiddet ve tahakküm üreten sistemlere dönüşür. Tarih, bu dönüşümün örnekleriyle doludur.
Bir yanıt yazın