Kötülük & Teodise

Teodise, en yalın hâliyle şu sorunun kavramsal adıdır. Mutlak iyi, mutlak kudretli ve mutlak bilge olduğu varsayılan bir Tanrı fikri ile dünyada fiilen var olan kötülük, acı, adaletsizlik ve masum ıstırabı nasıl aynı anda mümkün olabilir. Teodise bir inanç savunusu değil, bu iki kümenin mantıksal ve kavramsal olarak nasıl bağdaştırılabileceğini araştıran bir düşünme biçimidir. Bu nedenle teodise, doğrudan bir din öğretisi değil, metafizik, ahlak ve akıl yürütme alanlarının kesişiminde ortaya çıkan bir problemdir.

Kavram olarak teodise, Tanrının adaletini akıl yoluyla temellendirme çabasıdır. Buradaki adalet, hukuki ya da toplumsal bir adalet değildir. Evrenin genel düzeni içinde iyiliğin ve kötülüğün dağılımının aklen savunulabilir olup olmadığı sorusudur. Teodise, Tanrının varlığını kanıtlamaya çalışmaz. Tanrının var olduğu kabulünden hareket eder ve bu kabul ile deneyimlenen gerçeklik arasındaki uyumsuzluğu açıklamaya yönelir. Bu nedenle teodise, Tanrı inancının içsel bir krizidir, dışarıdan yöneltilmiş bir inkâr değildir.

Teodise problemi, insanın adalet duygusunun metafiziğe taşınmasıyla doğmuştur. İnsan, ahlaki sezgileri gereği iyinin ödüllendirilmesini, kötünün cezalandırılmasını bekler. Bu beklenti tarihsel, kültürel ya da dinsel olmaktan önce, bilinçle birlikte ortaya çıkan bir yapıdır. Doğadaki kör nedensellik ile insanın adalet beklentisi karşı karşıya geldiğinde, zihinsel bir gerilim oluşur. Teodise bu gerilimi düşünsel bir forma sokar.

Tarihsel olarak teodise problemi, tek tanrılı, mutlak kudret ve mutlak iyilik iddiası taşıyan Tanrı tasavvuruyla birlikte belirginleşmiştir. Çok tanrılı veya sınırlı tanrı anlayışlarında kötülük, tanrıların çatışması, ihmali ya da zaafı ile açıklanabildiği için felsefi bir kriz doğurmaz. Ancak Tanrı hem her şeye gücü yeten hem de mutlak iyi olarak düşünüldüğünde, kötülük artık basit bir olgu değil, açıklanması gereken bir çelişki hâline gelir. Bu nedenle teodise, monoteizmin felsefi yan ürünüdür.

Bu soruyu ilk kez sistematik biçimde formüle eden kişi olarak genellikle Epicurus gösterilir. Buradaki önem, Epicurus’un bir çözüm sunmasında değil, soruyu keskin ve kaçınılmaz hâle getirmesindedir. Ondan önce de insanlar acıdan söz etmiş, adaletsizlikten yakınmış, tanrılara sitem etmiştir. Ancak Epicurus ile birlikte soru şu biçimi alır. Tanrı kötülüğü engellemek istiyor da gücü mü yetmiyor, yoksa gücü yetiyor da istemiyor mu, ya da hem istiyor hem gücü yetiyorsa kötülük neden vardır. Bu formülasyon, teodisenin doğum anıdır.

Burada önemli bir ayrım vardır. Teodise, kötülüğün varlığını inkâr etmez. Kötülüğü açıklamaya çalışır. Kötülük yoktur demek teodise değildir. Kötülük vardır ama şu nedenle Tanrı ile çelişmez demek teodisedir. Bu nedenle teodise her zaman savunmacı bir pozisyondadır. Soruyu soran değil, soruya cevap vermeye çalışan taraftır.

Teodise aynı zamanda epistemolojik bir problemdir. Çünkü insan aklının, evrenin bütününü ve ilahi maksadı kavrayıp kavrayamayacağı sorusu bu noktada devreye girer. Eğer insan bilgisi sınırlıysa, görünen kötülükler daha büyük bir düzenin parçası olabilir. Eğer sınırsız bilgi iddiası varsa, o zaman her kötülük Tanrıya doğrudan yöneltilmiş bir itiraz hâline gelir. Bu yüzden teodise, bilgi sınırlarıyla doğrudan ilişkilidir.

Sonuç olarak teodise, Tanrıyı savunmak için icat edilmiş bir bahane değil, insan zihninin adalet ile gerçeklik arasındaki çatışmayı düşünsel olarak çözme zorunluluğunun adıdır. Ne tamamen çözülebilen ne de tamamen yok sayılabilen bir problemdir. Teodisenin doğuşu, insanın Tanrıya inanmayı bırakmasıyla değil, Tanrıdan adalet beklemeye başlamasıyla ilgilidir. Bu beklenti sürdükçe teodise sorusu da var olmaya devam eder.

islam felfesecileri ve teologlar bu konuda ne demiş

İslam felsefesinde teodise problemi, Tanrının mutlak kudreti, mutlak ilmi ve mutlak adaleti ile dünyada gözlemlenen kötülük, acı ve düzensizliklerin nasıl bağdaştırılacağı sorusu etrafında şekillenmiştir. Bu mesele hiçbir zaman sadece teorik bir tartışma olmamış, kader, insan iradesi, sorumluluk, imtihan ve hikmet kavramlarıyla iç içe ele alınmıştır. İslam düşüncesinde teodise, Tanrıyı savunma anlamında bir apologetikten ziyade, varlık düzenini ve insan fiilini doğru konumlandırma çabasıdır.

Kelam geleneğinde mesele ilk olarak kader ve adalet tartışmaları bağlamında ortaya çıkmıştır. Mu‘tezile ekolü, Tanrının adaletini merkeze alan en radikal yaklaşımı geliştirmiştir. Mu‘tezile’ye göre Tanrı mutlak adildir ve zulüm işlemez. Zulüm ise başkasına ait olanı haksız yere almak ya da birine hak etmediği bir şeyi yüklemektir. Bu nedenle insana isnat edilen kötülüklerin Tanrı tarafından yaratılması adaletle bağdaşmaz. Kötülük insan fiilidir, insan özgür iradesiyle kötülüğü seçer. Tanrı yalnızca iyiyi emreder ve iyiyi yaratır. Doğal afetler ve acılar ise daha büyük bir maslahatın parçasıdır ya da insanın sınırlı bilgisiyle kötülük gibi görünen ama hakikatte adil olan olaylardır. Burada teodise, Tanrıyı fiillerden arındırarak insan sorumluluğunu mutlaklaştırma üzerinden kurulmuştur.

Eş‘arî kelamı ise tam tersine ilahi kudreti merkeze alır. Bu yaklaşıma göre yaratma fiili yalnızca Tanrıya aittir. İyi ve kötü dahil olmak üzere her şey Tanrının yaratmasıyladır. Ancak bu durum Tanrının adaletsiz olduğu anlamına gelmez, çünkü Tanrıya karşı bir hak iddia edilemez. Adalet, insan ölçüsüyle Tanrıya uygulanamaz. İnsan fiilleri kesb yoluyla insana nispet edilir, yaratma ise Tanrıya aittir. Kötülük problemi burada insan aklının sınırlarına bağlanır. İnsan, ilahi hikmeti bütünüyle kavrayamaz. Bu yaklaşımda teodise, Tanrının fiillerini akılla temize çıkarma çabasından ziyade, aklın sınırlarını kabul etme yönünde şekillenir.

İslam felsefesi geleneğinde ise teodise daha ontolojik bir zeminde ele alınır. Farabi, evreni zorunlu varlık ile mümkün varlıklar arasındaki hiyerarşik düzen içinde açıklar. Zorunlu varlık olan Tanrı mutlak iyidir ve ondan ancak iyilik sudur eder. Kötülük, mümkün varlıkların sınırlılığından ve maddi âlemin eksikliğinden doğar. Kötülük müstakil bir varlık değildir, iyiliğin eksikliği ve kusurlu tezahürüdür. Bu yaklaşımda kötülük Tanrıdan değil, varlığın dereceli yapısından kaynaklanır.

İbn Sina, Farabi’nin çizgisini daha sistematik hale getirir. Ona göre varlık özü itibariyle iyidir, çünkü var olmak iyidir. Mutlak yokluk mutlak kötülüktür. Kötülük, varlığın kendisinden değil, varlığın sınırlı ve eksik olmasından ortaya çıkar. Ateşin yakması, zehrin öldürmesi veya hastalığın acı vermesi kendi bağlamında doğal ve zorunludur. Bu etkiler bütünden koparıldığında kötülük gibi görünür. Tanrı evreni mümkün olan en yetkin düzen içinde yaratmıştır, kötülükler bu düzenin zorunlu yan sonuçlarıdır. İbn Sina’da teodise, metafizik bir zorunluluk teorisine dayanır.

Gazali, felsefi teodiseye eleştirel yaklaşır. Ona göre Tanrının fiillerini akıl yoluyla zorunlu gerekçelere bağlamak ilahi iradeyi sınırlar. Gazali, Tanrının dilediğini dilediği gibi yarattığını savunur. Bununla birlikte o da kötülüğü başıboş bir kaos olarak görmez. Ona göre bu âlem mümkün âlemler içinde en uygun olanıdır. Kötülükler imtihanın, ahlaki terbiyenin ve ilahi hikmetin bir parçasıdır. İnsan, sınırlı bakışıyla kötülük sandığı şeylerin ardındaki hikmeti çoğu zaman göremez. Gazali’de teodise, akli zorunluluktan ziyade hikmet ve imtihan kavramı üzerinden kuruludur.

İbn Rüşd, Gazali’ye karşı çıkarak akıl ile vahyin çelişmediğini savunur. Ona göre evrendeki düzen, ilahi adaletin ve hikmetin göstergesidir. Kötülükler cüzidir, iyilikler küllidir. Külli düzen esas alındığında evren iyidir. Cüzi kötülükler bu düzenin kaçınılmaz yan ürünleridir. Tanrıyı bu kötülükler nedeniyle adaletsizlikle itham etmek, bütünü görmeden hüküm vermektir. İbn Rüşd’de teodise, kozmik düzen ve amaçlılık fikrine dayanır.

Tasavvufi gelenekte ise teodise bambaşka bir derinlik kazanır. İbn Arabi çizgisinde kötülük, hakiki anlamda yoktur. Varlık birliğinde her şey ilahi isimlerin tecellisidir. Kötü olarak adlandırılan şeyler, belirli isimlerin sınırlı tezahürleridir. Bu bakışta teodise problemi çözülmez, aşılır. Çünkü iyilik ve kötülük mutlak değil, izafi kavramlar olarak görülür.

Sonuç olarak İslam felsefesinde teodise tek bir teoriye indirgenmez. Mu‘tezile insan özgürlüğü üzerinden, Eş‘arîler ilahi kudret üzerinden, filozoflar ontolojik zorunluluk üzerinden, sufiler ise varlık birliği üzerinden meseleyi izah etmiştir. Ortak nokta, kötülüğün Tanrının zatına isnat edilmemesi ve insan aklının sınırlılığının sürekli vurgulanmasıdır. Bu yönüyle İslam düşüncesinde teodise, çözülmüş bir problemden çok, farklı bakış açılarıyla sürekli yeniden düşünülen bir mesele olarak kalmıştır.

Hristiyan teolog ve felsefeciler nasıl izah etmeye çalışmış

Hristiyan teolojisinde teodise problemi, Tanrının mutlak iyi, mutlak kudretli ve mutlak sevgi sahibi olduğu inancı ile dünyadaki kötülük, acı ve masumların ıstırabı arasındaki görünür çelişkinin nasıl anlaşılması gerektiği sorusu etrafında şekillenmiştir. Bu mesele Hristiyan düşüncesinde sadece felsefi bir problem değil, aynı zamanda kurtuluş öğretisi, günah, düşüş, kefaret ve ilahi lütuf doktrinleriyle doğrudan bağlantılıdır. Bu nedenle teodise, soyut bir akıl yürütmeden ziyade teolojik bütünlük içinde ele alınmıştır.

Latin Hristiyanlığında teodisenin temelini atan isim Augustinustur. Augustinus’un yaklaşımı kötülüğü ontolojik bir varlık olarak reddetmesiyle başlar. Ona göre Tanrı her şeyi iyi yaratmıştır. Kötülük müstakil bir töz değildir, iyiliğin eksikliğidir. Varlık Tanrıdan geldiği için özü itibariyle iyidir. Kötülük, yaratılmış iradenin iyiden sapmasıyla ortaya çıkar. Bu sapmanın kaynağı insanın özgür iradesidir. İlk günah öğretisi burada merkezi rol oynar. Âdem’in düşüşüyle birlikte düzen bozulmuş, acı, ölüm ve doğa felaketleri insanlık durumunun parçası haline gelmiştir. Augustinus’a göre Tanrı kötülüğe izin verir, fakat onu yaratmaz. Bu izin, daha büyük bir iyiliğin gerçekleşmesi içindir. İlahi adalet nihai olarak bu dünyada değil, ahirette tamamlanacaktır.

Ortaçağ skolastik düşüncesinde Augustinus çizgisi sistematik bir metafizik çerçeveye oturtulmuştur. Thomas Aquinas, kötülüğü varlığın dereceli yapısı içinde açıklar. Ona göre var olmak iyidir, yokluk kötüdür. Kötülük, varlığın eksikliği anlamına gelir. Tanrı mutlak iyidir ve doğrudan kötülük yaratmaz. Ancak yaratılmış varlıklar sınırlıdır ve bu sınırlılık eksiklik doğurur. Doğal kötülükler, evrensel düzenin işleyişinin zorunlu sonuçlarıdır. Aslanın avını öldürmesi kötülük gibi görünür, fakat doğa düzeni açısından zorunludur. Ahlaki kötülük ise insan iradesinin yanlış yönelimiyle ortaya çıkar. Aquinas’a göre Tanrı, kötülüğe daha büyük bir iyilik için izin verir. İlahi hikmet, tekil olaylarda değil, bütün düzen içinde anlaşılmalıdır.

Daha erken dönemde farklı bir çizgi sunan isim Irenaeustur. Irenaeus’un yaklaşımı modern literatürde ruh terbiyesi teodisesi olarak adlandırılır. Ona göre insan başlangıçta ahlaken ve ruhen olgun değildir. Acı, zorluk ve kötülük insanın olgunlaşması, Tanrıya benzemesi ve özgür iradesini bilinçli şekilde kullanması için gereklidir. Bu dünyadaki ıstırap, insanın karakterinin inşa edildiği bir süreçtir. Burada kötülük bir ceza değil, eğitici bir araçtır. Tanrının sevgisi, insanı acıdan tamamen muaf tutmakta değil, onu olgunlaştırmakta tecelli eder.

Ontolojik ve mantıksal bir savunma geliştiren bir diğer önemli figür Anselmustur. Anselmus doğrudan kapsamlı bir teodise kurmaz, ancak Tanrının adaletini ve iyiliğini akılla temellendirme çabası teodise tartışmalarını besler. Ona göre Tanrı en yetkin varlıktır ve adaleti kendi zatının gereğidir. Kötülük, Tanrının düzenine aykırı bir eksikliktir ve nihai anlamda karşılıksız kalmayacaktır. İlahi adaletin tam tecellisi bu dünyada değil, ebedi düzendedir.

Modern döneme gelindiğinde teodise kavramını isimlendiren ve sistematik hale getiren kişi Gottfried Wilhelm Leibniztir. Leibniz Hristiyan metafiziği içinde Tanrının adaletini akıl yoluyla savunmayı amaçlar. Ona göre Tanrı mümkün dünyalar arasından en iyisini yaratmıştır. Bu dünya kusursuz değildir, ancak mümkün olanlar içinde en iyisidir. Kötülükler, daha büyük iyiliklerin gerçekleşmesi için zorunlu yan sonuçlardır. İnsan aklı bu bütünlüğü kavramakta yetersiz kalır, ancak Tanrının hikmeti bu düzeni meşru kılar.

Hristiyan teolojisinde teodise hiçbir zaman tek bir açıklamaya indirgenmemiştir. Augustinus çizgisi özgür irade ve düşüş öğretisine dayanır. Aquinas ontolojik eksiklik ve kozmik düzeni vurgular. Irenaeus acıyı ruhsal olgunlaşmanın aracı olarak görür. Leibniz akılcı bir iyimserlik geliştirir. Ortak nokta, kötülüğün Tanrının zatına isnat edilmemesi ve nihai adaletin bu dünyayla sınırlı görülmemesidir. Bu yönüyle Hristiyan teodisesi, kötülüğü tamamen ortadan kaldıran bir açıklama değil, onu ilahi plan ve kurtuluş öğretisi içinde anlamlandırma çabası olarak şekillenmiştir.

yahudilik teodiseyi nasıl izah etmeye çalışır

Yahudi düşüncesinde teodise problemi açık biçimde tartışılmıştır, ancak bu tartışma çoğu zaman sistematik bir Tanrı savunusundan ziyade, Tanrı ile insan arasındaki ahit ilişkisi, sınanma, adalet ve tarihsel tecrübe bağlamında ele alınmıştır. Yahudi geleneğinde kötülük sorusu, Tanrının varlığını aklen temize çıkarma çabasından çok, Tanrı ile yaşanan gerilimli ilişkinin dili olarak ortaya çıkar. Bu nedenle Yahudi teodisesi çoğu zaman felsefi bir çözümden ziyade, metinsel, ahlaki ve tarihsel bir sorgulama biçimi alır.

Yahudi teodisesinin en eski ve en çarpıcı metni Tanah içindeki Eyüp Kitabıdır. Burada kötülük problemi doğrudan sahneye konur. Eyüp salih, adil ve Tanrıya bağlı bir insandır, buna rağmen malını, evlatlarını ve sağlığını kaybeder. Geleneksel nedensellik anlayışını savunan dostları, bu acıların mutlaka bir günahın cezası olması gerektiğini söyler. Eyüp ise masum olduğunu savunur ve Tanrıya hesap sorar. Metnin sonunda Tanrı Eyüp’e bir gerekçe sunmaz, kozmik düzenin büyüklüğünü ve insan bilgisinin sınırlılığını gösterir. Buradaki teodise, Tanrının adaletini kanıtlamaz, insanın adalet talebinin sınırlarını ifşa eder. Bu yönüyle Eyüp Kitabı, klasik anlamda bir teodise değil, teodise beklentisinin eleştirisidir.

Ortaçağ Yahudi felsefesinde teodise problemi daha akılcı bir zemine taşınır. Saadia Gaon, Tanrının adaletini savunma ihtiyacı duyan ilk sistemli Yahudi düşünürlerden biridir. Ona göre Tanrı adildir ve zulmetmez. İnsanların başına gelen acıların bir kısmı cezadır, bir kısmı imtihandır, bir kısmı ise gelecekteki bir iyiliğe hazırlıktır. Ayrıca bu dünyada karşılıksız kalan adalet, ahirette tamamlanacaktır. Saadia Gaon, kötülüğü Tanrının iradesine rağmen değil, Tanrının adaletiyle uyumlu biçimde açıklamaya çalışır.

Maimonides, Yahudi teodisesine en derin felsefi katkıyı sunan isimdir. O, kötülüğü üç kategoriye ayırır. Birincisi insanın kendi fiillerinden kaynaklanan ahlaki kötülüklerdir. İkincisi insanlar arası ilişkilerden doğan zararlar ve zulümlerdir. Üçüncüsü ise doğal kötülüklerdir, hastalık, ölüm ve felaketler gibi. Maimonides’e göre bu kötülüklerin büyük kısmı insan fiillerinden doğar. Doğal kötülükler ise maddenin zorunlu sınırlılığının sonucudur. Tanrı mutlak iyidir ve doğrudan kötülüğün faili değildir. İnsan, sınırlı bakışıyla evrendeki düzeni kavrayamadığı için bazı olayları anlamsız kötülük olarak görür. Maimonides’te teodise, metafizik zorunluluk ve epistemik sınırlılık üzerine kuruludur.

Rabbani gelenekte ise teodise daha pratik ve ahlaki bir çerçevede ele alınır. Talmud literatüründe acı çoğu zaman bir uyarı, arınma veya sınanma olarak yorumlanır. Bununla birlikte bu metinlerde masum acısının inkâr edilmediği de görülür. Bazı metinlerde Tanrının adaleti savunulurken, bazı metinlerde Tanrıyla tartışmanın meşru olduğu kabul edilir. İbrahim’in Sodom için Tanrıyla pazarlık etmesi veya Musa’nın ilahi adalet karşısındaki itirazları bu geleneğin temel örnekleridir. Yahudi düşüncesinde Tanrıya soru sormak imansızlık değil, ahdin bir parçasıdır.

Kabala geleneğinde teodise tamamen farklı bir boyut kazanır. Burada kötülük, ilahi nurun kırılması ve dağılmasıyla açıklanır. Tzimtzum öğretisine göre Tanrı yaratım için kendini geri çekmiş, bu çekilme sırasında kaplar kırılmış ve ilahi nur düzensiz biçimde dağılmıştır. Kötülük bu kozmik kırılmanın sonucudur. İnsan, mitsvalar ve ahlaki eylemler yoluyla bu dağınıklığı onarmakla yükümlüdür. Bu yaklaşımda teodise, Tanrıyı savunmaktan çok, insanı kozmik bir sorumluluğun merkezine yerleştirir.

Modern Yahudi düşüncesinde teodise problemi özellikle Holokost sonrası dönemde radikal biçimde sorgulanmıştır. Elie Wiesel, Auschwitz tecrübesinden sonra klasik teodise girişimlerinin ahlaken kabul edilemez olduğunu savunur. Ona göre böylesi bir kötülük, Tanrının adaletini açıklama çabasıyla örtülemez. Bazı modern Yahudi düşünürler Tanrının tarihte geri çekildiğini, bazıları ise Tanrının insanla birlikte acı çektiğini ileri sürer. Bu noktada teodise çoğu zaman terk edilir ya da askıya alınır.

Sonuç olarak Yahudi düşüncesinde teodise problemi evet ele alınmıştır, fakat çoğu zaman çözülmekten çok yaşanmıştır. Tanrıya hesap sormaya izin veren, itirazı meşru gören ve kesin cevaplardan ziyade sadakati öne çıkaran bir çizgi hâkimdir. Bu nedenle Yahudi teodisesi, Tanrıyı aklen temize çıkaran bir doktrinden ziyade, kötülük karşısında susmayan bir vicdan geleneği olarak şekillenmiştir.

Hinduizm’de kötülük problemi karma ve samsara öğretisiyle izah edilir. Bu gelenekte mutlak anlamda dünyayı yöneten, her şeye müdahil, kişisel bir Tanrı fikri merkezde değildir. Acı ve kötülük, önceki yaşamların fiillerinin doğal sonucudur. Bir insanın bu hayatta maruz kaldığı hastalık, yoksulluk veya felaket, geçmiş yaşamlardaki eylemlerinin sonucudur. Burada kötülük bir adaletsizlik değil, kozmik bir nedensellik yasasının işlemesidir. Tanrıyı savunma ihtiyacı doğmaz, çünkü sistem ahlaki karşılığı zamana yayarak açıklar. Çözüm teodisede değil, kurtuluşta bulunur. Nihai hedef mokşa, yani bu döngüden kurtulmaktır.

Budizm’de teodise problemi klasik anlamda hiç doğmaz. Çünkü dünyayı yaratan ve yöneten mutlak bir Tanrı kabul edilmez. Buddha, acının evrensel olduğunu söyler ve bunu hayatın temel gerçeği olarak kabul eder. Acının kaynağı ilahi irade değil, arzu, cehalet ve bağlılıktır. Kötülük ontolojik değil, psikolojik ve varoluşsaldır. Bu nedenle Budizm kötülüğü açıklamaya değil, acıyı sona erdirmeye odaklanır. Sekiz Aşamalı Yol, teodise yerine pratik bir çıkış yoludur. Burada soru neden acı var değildir, acıdan nasıl kurtulurum sorusudur.

Zerdüştlük’te kötülük problemi en radikal biçimde ele alınmıştır. Bu din açık bir düalizm üzerine kuruludur. İyiliğin kaynağı Ahura Mazda, kötülüğün kaynağı Angra Mainyu’dur. Evren, iki ezeli ilkenin mücadelesi alanıdır. Kötülük Tanrının izniyle değil, ona rakip olan bir güç tarafından üretilir. Bu yaklaşım klasik teodise problemini ortadan kaldırır, çünkü tek bir Tanrının hem iyi hem kötüden sorumlu olması gibi bir durum yoktur. Ancak bunun bedeli mutlak monoteizmin terk edilmesidir. Nihai çözüm, iyiliğin sonunda galip gelmesidir.

Maniheizm’de bu düalizm daha da keskinleşir. Mani, evreni ışık ve karanlık arasındaki savaş olarak tasvir eder. Ruh ışığa, madde karanlığa aittir. Acı ve kötülük, ruhun maddeye hapsolmasının sonucudur. Burada da Tanrıyı savunmaya gerek yoktur, çünkü kötülük Tanrının alanı değildir. Kurtuluş, ruhun maddeden arınmasıyla mümkündür. Teodise yerini kozmik kaçış öğretisine bırakır.

Çin düşünce geleneğinde, özellikle Taoizm’de, iyilik ve kötülük mutlak karşıtlar olarak görülmez. Dao evrenin doğal yoludur. Yin ve yang birbirini tamamlayan ilkelerdir. Felaket, acı veya düzensizlik, Dao’ya aykırı insan müdahalesinin sonucudur. Burada kötülük ahlaki bir skandal değil, dengenin bozulmasıdır. Tanrının adaleti sorgulanmaz, çünkü kişisel bir Tanrı anlayışı yoktur. Çözüm, doğayla uyuma dönmektir.

Antik pagan dinlerde de benzer bir tablo görülür. Tanrılar sınırlıdır, insani zaaflara sahiptir ve mutlak adalet dağıtmazlar. Bu nedenle dünyadaki kötülük bir felsefi problem olarak algılanmaz. Felaketler kaderin, talihin veya tanrıların kaprisinin sonucudur. Teodise ihtiyacı, ancak mutlak iyi ve mutlak kudret sahibi tek bir Tanrı fikriyle birlikte doğar.

Sonuç olarak diğer dinlerde teodise problemi ya hiç doğmamış ya da farklı bir biçime sokulmuştur. Hinduizm ve Budizm sorunu nedensellik ve kurtuluş öğretisiyle aşar. Zerdüştlük ve Maniheizm problemi düalizm yoluyla çözer. Taoizm kötülüğü denge meselesine indirger. Bu geleneklerde amaç Tanrıyı aklamak değil, insanı acıdan kurtarmaktır. Bu nedenle teodise, evrensel bir zorunluluk değil, belirli bir Tanrı tasavvurunun doğurduğu özgül bir problemdir.

Bu sorunun neticesi şudur, bugün için bütün dinleri aynı anda tatmin eden, mantıksal boşluk bırakmayan, duygusal itirazları da tamamen susturan tek ve kesin bir teodise çözümü yoktur. Bu bir eksiklikten çok, problemin mahiyetinden kaynaklanır. Çünkü teodise problemi yalnızca Tanrı tasavvuruyla değil, insanın adalet beklentisiyle, acıya verdiği anlamla ve bilinç düzeyiyle ilgilidir. Aynı cevabın hem metafizik beklentiyi, hem ahlaki sezgiyi, hem de tarihsel felaket tecrübesini bütünüyle tatmin etmesi neredeyse imkânsızdır.

Bugünkü insan zihnini en çok ikna eden yaklaşımlar, Tanrıyı aklama iddiasını zayıflatan, insan merkezli açıklamaları güçlendiren yaklaşımlardır. Mutlak kudret ve mutlak iyilik iddialarını aynı anda koruyup dünyadaki masum acıyı açıklamaya çalışan klasik teodise modelleri, modern bilinç için çoğu zaman savunmacı ve zorlayıcı görünür. Çünkü çağdaş insan, açıklamadan çok sorumluluk ve anlam talep eder.

Rasyonel açıdan bakıldığında en tutarlı çerçeve, kötülüğü bağımsız bir metafizik sorun olmaktan çıkaran yaklaşımlardır. Budist çizgide olduğu gibi Tanrı merkezli açıklamayı terk etmek mantıksal olarak en pürüzsüz çözümdür, fakat bu çözüm Tanrı inancından vazgeçme bedelini taşır. Zerdüşt ve Maniheist düalizm, Tanrıyı kurtarır ama mutlaklığı feda eder. Hindu karma öğretisi adalet duygusunu korur ama bireysel masumiyet hissini zedeler. Yani her çözüm bir bedel öder.

Tektanrılı dinler açısından bakıldığında en akılcı savunma, Tanrıyı doğrudan olayların faili gibi tasarlamayı terk eden yaklaşımlardır. Tanrıyı her an müdahale eden bir fail olarak düşündüğünüz sürece, her çocuk ölümü, her deprem, her hastalık Tanrının ahlaki sorunu haline gelir. Modern zihni kısmen ikna eden yaklaşımlar, Tanrıyı varlığın imkânı ve düzenin zemini olarak düşünen, tekil olayları ise doğa, özgür irade ve tarihsel süreçlere bırakan yaklaşımlardır.

Bence bu problem çözülemez çözüm olarak ortaya konan şeyler somut olayları soyut kavramlar ile izah etmek inanç alanına girdiği için sadece belki inanan için sorun çözülmüş gibi görülebilir ama inanmayan birini asla ikna etmez verilen cevaplar.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir