İNSAN
İnsan seçen bir özne değil büyük ölçüde şekillenen bir varlıktır. Doğum bir tercih değil bir fırlatılıştır. İnsan seçmediği bir tarihte seçmediği bir coğrafyada seçmediği anne ve babadan dünyaya gelir. Bu ilk belirlenmişlik onun bütün varoluşunun zeminini oluşturur. İnsan dünyaya herhangi bir inançla bilgiyle değerle gelmez. Bir özü bir cevheri hazır bir hakikat bilinci yoktur.
Bilinç zamanla oluşur fakat bu oluşum özgür bir keşfin sonucu değildir. İnsan henüz sorgulama kapasitesi gelişmeden önce içine doğduğu toplum tarafından şekillendirilmeye başlanır. Dil din ahlak korkular arzular neyin doğru neyin yanlış olduğu bireyin kendi üretimi değildir. Bunlar ona aktarılır. Bu nedenle inanç bireysel bir keşiften çok sosyolojik bir mirastır. İnsan seçtiğini zanneder fakat aslında önüne konulan sınırların dışını göremez.
Bu durum bir mermer bir kütlenden heykel işlenmesine benzer. Mermer kendi biçimini seçmez. Ona biçim verilir. İnsan da tarih coğrafya ve kültür tarafından yavaş yavaş oyulur. Ortaya çıkan benlik bireyin özgür iradesinin ürünü değildir. Toplumsal işlenmenin sonucudur. Kişi kendini özgür sanır fakat düşündüğü düşünceler bile ona öğretilmiş düşünme biçimlerinin içinden doğar.
İnsanın biyolojik yapısı da bu belirlenmişliği güçlendirir. O öncelikle hayatta kalmaya programlanmış bir canlıdır. En temel dürtüsü yaşamını sürdürmektir. Bu dürtü sorgulamayı değil uyumu teşvik eder. Topluma uyum sağlamak hayatta kalmanın en güvenli yoludur. Bu yüzden insan kendisine sunulan değerleri sorgulamadan benimsemeye eğilimlidir. İnancını sorgulamak ya da yeni değerler üretmek zorunlu değil risklidir.
Bir balık ağaçlara tırmanmayı düşünür mü. Bir kaplumbağa gökte süzülmeyi hayal eder mi. Etmez. Çünkü yapısı sınırlarını belirler. İnsanın durumu da bundan farklı değildir. İnsan da içinde bulunduğu kültürün ve zihinsel kalıpların dışını çoğu zaman düşünemez. Ona öğretilmeyen bir ihtimali kuramaz. Bu yüzden seçim yaptığını sandığı alan bile aslında önceden çizilmiş bir çerçevenin içidir.
Buna bir itiraz gelebilir insan düşünür sorgular ve yeni şeyler üretir denebilir. Fakat bu durum genelin değil istisnanın ifadesidir. Tarih boyunca gerçekten sorgulayan kalıpları kıran insanlar son derece azdır. Milyonlarca insanın içinde çok küçük bir azınlık bu eşiği aşabilir. Bu da sorgulamanın evrensel değil nadir bir durum olduğunu gösterir. İstisnalar genel yapıyı değiştirmez.
Bir başka itiraz insanın teknoloji üretmesi olabilir. İnsan uçar denizin altına iner yeni araçlar yapar denilebilir. Fakat bu üretim özgür iradenin değil hayatta kalma dürtüsünün genişlemiş halidir. İnsan daha hızlı ulaşmak daha fazla kontrol sağlamak için üretir. Bu özgürlük değil zorunluluğun daha karmaşık bir biçimidir.
Eğer insan gerçekten özgür olsaydı doğduğu dinin kültürün ve ahlakın dışına çıkma oranı çok daha yüksek olurdu. Oysa insanların büyük çoğunluğu doğduğu inancı benimser doğduğu değerleri doğru kabul eder. Bu durum özgür iradenin değil belirlenmişliğin göstergesidir.
insan kendi kendini kuran bir özne değildir. Büyük ölçüde kurulan bir varlıktır. Onun özü yoktur. Özü dediği şey birikmiş etkilerin toplamıdır. Seçim dediği şey önceden şekillendirilmiş sınırlar içinde gerçekleşir. Özgür irade ise çoğu durumda bu belirlenmişliği fark edemeyen bilincin ürettiği bir yanılsamadır. İnsan seçen değil kendisine verileni yaşayan bir varlıktır.
ÖZGÜR İRADE
İnsan özgür iradeye sahip olduğu varsayılan bir varlık değil koşulların içinde şekillenen bir varlıktır. insan dünyaya herhangi bir öz değer töz ya da hazır bir cevher ile gelmez. Bu nedenle onun inancı da kendi üretimi değil içine doğduğu dünyanın bir sonucudur. İnsan önce var olup sonra seçmez. Önce şekillenir sonra seçtiğini zanneder.
İnanç bu belirlenmişliğin en açık örneğidir. İnsan hayatta kalmaya çalışan bir canlı olarak tek başına yaşayamaz. Bir topluluğa ait olmak zorundadır. Aidiyet onun için yalnızca sosyal bir tercih değil biyolojik bir zorunluluktur. Topluluğun dışında kalmak tarih boyunca dışlanma yalnızlık hatta ölüm riski anlamına gelmiştir. Bu nedenle insan topluma uyum sağlar. Toplumun değerlerini içselleştirir. Bu uyum bilinçli bir seçim değildir. Hayatta kalma stratejisidir.
İnsan doğduğu yere göre şekillenir. Hindistanda doğan hindu olur. Avrupada doğan hristiyan olur. İsrailde doğan yahudi olur. Seküler bir çevrede doğan ise çoğu zaman ateist eğilim geliştirir. Bu durum bireysel bir araştırmanın sonucu değildir. Kişi seçenekleri karşılaştırıp karar vermez. Zaten çoğu zaman alternatiflerin farkında bile değildir. Kendini bulduğunda zaten bir inancın içinde bulur.
Aile bu sürecin en güçlü belirleyicisidir. Çocuk daha eleştirel düşünme kapasitesi gelişmeden önce anne babasının dilini değerlerini korkularını ve inançlarını devralır. İbadetler ritüeller doğru ve yanlış anlayışı ona öğretilir. Bu öğrenme sorgulama yoluyla değil taklit ve içselleştirme yoluyla gerçekleşir. Muhafazakar bir ailede büyüyen birey büyük ölçüde muhafazakar olur. Seküler bir ailede büyüyen birey seküler olur. Bu eğilimler bireyin seçimi değil yetiştiği çevrenin sonucudur.
İnsan neden kendi değerlerini sorgulasın. Sorgulamak için önce mesafe gerekir. Oysa insan kendi değerlerinin içinde büyür. Onları doğal ve doğru kabul eder. Kendi zihninin sınırlarını aşacak bir referans noktası yoktur. Bu nedenle çoğu insan inancını sorgulamaz. Çünkü sorgulama ihtiyacı bile yine belirli koşulların ürünüdür. Ortaya çıkması nadirdir.
Bu noktada özgür irade iddiası ciddi bir problemle karşılaşır. Eğer insan inancını seçmiyorsa o halde inancından dolayı sorumlu tutulabilir mi. Bir insan yalnızca doğduğu yer farklı olduğu için başka bir dine mensupsa bu onun tercihi midir. Eğer aynı insan başka bir coğrafyada doğsaydı tamamen farklı bir inanca sahip olacaktı. Bu durum inancın seçilmiş değil verilmiş olduğunu açıkça gösterir.
Bir insanın inancı üzerinden yargılanması bu nedenle adalet duygusu ile bağdaşmaz. Çünkü ortada gerçek bir seçim yoktur. Seçim yoksa sorumluluk da yoktur. Sorumluluk yoksa ceza ve ödül temelsiz hale gelir. İnsan kendisine verilmiş bir inançla var olurken bu inançtan dolayı cezalandırılması ya da ödüllendirilmesi mantıksal olarak savunulamaz.
Bu durum yalnızca insani adalet açısından değil ilahi adalet açısından da bir çelişki üretir. Eğer bir tanrı insanı belirli koşullar içinde doğuruyor ve bu koşullar onun inancını belirliyorsa o halde bu inançtan dolayı insanı yargılamak ne anlama gelir. İnsan seçmediği bir şeyden dolayı neden sorumlu olsun. Bu soru özgür irade kavramının temelini sarsar.
insan inancını seçmez. İnanç ona verilir. İnsan bu verilmişlik içinde kendini bulur. Özgür irade dediğimiz şey büyük ölçüde bu sürecin farkında olmayan bilincin ürettiği bir yanılsamadır. İnsan inancı üzerinden değerlendirilemez. Çünkü inanç onun özgür seçimi değil varoluş koşullarının bir sonucudur. Bu nedenle inanç temelli ceza ve ödül fikri hem akli hem de ahlaki açıdan temelsizdir.
İMTİHAN
Özgür iradesi ve gerçek bir seçim imkanı olmayan toplumun ve kültürün ürünü olarak şekillenmiş bir insan nasıl imtihan edilebilir. Eğer insan önceki çerçevede ortaya konduğu gibi belirlenmiş koşulların içinde biçimleniyorsa o halde imtihan fikrinin zemini baştan problemli hale gelir. İmtihan denilen şey ancak alternatiflerin eşit şekilde erişilebilir olduğu ve öznenin bu alternatifler arasında bilinçli bir tercih yapabildiği durumda anlamlıdır. Oysa insan böyle bir eşitlik içinde doğmaz. Başlangıç koşulları radikal biçimde farklıdır.
Tarihsel gerçeklik de bunu doğrular. Peygamberlik iddiası taşıyan semavi dinler belirli bir coğrafyada ortaya çıkmıştır. Ortadoğu merkezli bu çıkış tesadüfi değildir. Mesajlar evrensel bir anda ve eş zamanlı biçimde tüm insanlığa ulaşmamış aksine sınırlı bir çevrede doğmuş ve zaman içinde yayılmıştır. Bu yayılım çoğu zaman yüzyıllar almış ve büyük ölçüde kültürel etkileşimler ve siyasal güç ilişkileri ile gerçekleşmiştir. Bu durumda bir insanın hangi dine yakın olacağı onun doğduğu yerle doğrudan bağlantılıdır.
Eğer ben Hindistanda doğmuş olsaydım büyük ihtimalle hindu olacaktım. Japonyada doğsaydım şintoist bir gelenek içinde büyüyecektim. Avrupada doğsaydım hristiyan bir kültürün parçası olacaktım. Bu örnekler yalnızca varsayım değildir. Sosyolojik gerçekliğin kendisidir. İnsan kendini bulduğunda zaten bir inanç sisteminin içinde bulur. Bu durumda benden uzakta farklı bir dilde farklı bir kültürde ortaya çıkmış bir mesajı kabul etmem ne anlama gelir. Bu benim kimliğimi baştan sona söküp yeniden kurmam demektir. Bu ise sıradan bir tercih değil varoluşsal bir kırılmadır. Böyle bir şeyi herkesin gerçekleştirebilmesi beklenebilir mi.
İmtihan kavramı burada ikinci bir problem üretir. Eğer bir din gerçekten evrensel bir hakikat iddiası taşıyorsa bu hakikatin tüm insanlara açık ve eşit şekilde ulaşması gerekmez mi. Mesajın herkesin anlayabileceği açıklıkta ve erişilebilirlikte olması gerekmez mi. Oysa tarihsel süreç bunun tam tersini gösterir. Mesajlar sınırlı bir çevrede doğmuş ve geniş kitlelere ulaşması uzun zaman almıştır. Hatta bugün bile dünya nüfusunun önemli bir kısmı bu mesajları ya hiç duymamış ya da dolaylı ve yüzeysel biçimde tanımıştır.
İstatistiksel tablo da bu çelişkiyi derinleştirir. Örneğin son din olarak sunulan İslam bugün dünya nüfusunun yaklaşık dörtte biri tarafından kabul edilmektedir. Geriye kalan büyük çoğunluk bu inancı paylaşmamaktadır. Eğer bu durum bir imtihan ise sonuç baştan belirlenmiş gibidir. İnsanların büyük kısmı doğdukları koşullar nedeniyle bu inancı benimsememektedir. Bu durumda çoğunluğun kaybettiği bir imtihan fikri ortaya çıkar. Sonuç önceden büyük ölçüde belirlenmişse imtihanın anlamı nedir.
Burada daha temel bir soru ortaya çıkar. Eğer bir tanrı insanların hangi koşullarda doğacağını biliyor ve bu koşulların onların inançlarını büyük ölçüde belirleyeceğini öngörüyorsa bu insanları inançlarına göre yargılamak ne anlama gelir. İnsan seçmediği bir başlangıçtan dolayı neden sorumlu tutulur. Bu durum insanın adalet ve merhamet anlayışı ile bile bağdaşmazken mutlak adalet ve merhamet sahibi olduğu iddia edilen bir varlıkla nasıl bağdaştırılabilir.
Sebe suresi 20. Ayette iblis onlar hakkındaki iddiasında haklı çıktı çok azı müstesna hepsi ona uydu denir. Bu tür ifadeler imtihan fikrini daha da problemli hale getirir. Eğer sonuç baştan büyük ölçüde belliyse ve çoğunluk kaçınılmaz olarak başarısız olacaksa bu süreç bir imtihan değil bir eleme mekanizmasına dönüşür. Çoğunluğun kaybedeceğinin bilindiği bir imtihan adalet ve merhamet ile bağdaşırmı ? Oysa adil bir imtihanda başarı imkanı herkes için gerçek ve ulaşılabilir olmalıdır.
özgür iradesi sınırlı olan ve büyük ölçüde içinde doğduğu koşullar tarafından belirlenen bir insan için imtihan fikri ciddi bir tutarsızlık içerir. Eşit başlangıç yoktur. Eşit erişim yoktur. Eşit anlama imkanı yoktur. Bu şartlar altında verilen bir hüküm ne insani ne de ilahi adalet ile uyumlu görünür. Bu nedenle inanç temelli bir imtihan fikrinin hakikat olabilmesi hem mantıksal hem de etik açıdan güçlü bir temele sahip değildir.
CEZA VE ÖDÜL
İmtihan olgusu çöktüğünde onun üzerine kurulu olan ceza ve ödül sistemi de temelsiz hale gelir. Çünkü ceza ve ödül ancak gerçek bir seçimin bulunduğu yerde anlamlıdır. Seçim yoksa sorumluluk yoktur. Sorumluluk yoksa yargı yoktur. İnsan seçmediği bir tarihte seçmediği bir coğrafyada doğmuşsa ve inancını içinde bulunduğu toplumdan devralmışsa bu alanda özgür bir tercih yaptığı söylenemez. Bu durumda inanç temelli bir değerlendirme baştan problemli hale gelir.
İnsan inancını seçmiyorsa o inançtan dolayı nasıl sorumlu tutulabilir. Bir insanın yalnızca doğduğu yer farklı olduğu için başka bir dine mensup olması onun iradesinin sonucu değildir. Aynı insan başka bir coğrafyada doğsaydı tamamen farklı bir inanca sahip olacaktı. Bu açık bir nedenselliktir. Bu nedensellik içinde bireyin özgür seçimine yer yoktur. Böyle bir durumda ceza ya da ödül vermek neden sonuç ilişkisini göz ardı etmek olur.
Ceza ve ödül kavramı temelde bir karşılık ilkesine dayanır. Bir eylem vardır ve bu eylem bilinçli bir tercihle yapılmıştır. Bu nedenle eylemin sonucu olarak bir karşılık verilir. Fakat inanç söz konusu olduğunda ortada bu anlamda bilinçli ve bağımsız bir tercih yoktur. İnsan kendini bir inancın içinde bulur. Bu inancı sorgulamaması da yine aynı belirlenmişliğin sonucudur. Bu yüzden inanç üzerinden ceza ve ödül vermek karşılık ilkesini ihlal eder.
Bir başka açıdan bakıldığında bu durum adalet duygusunu da zedeler. Çünkü adalet eşit şartlar altında yapılan seçimlere göre hüküm vermeyi gerektirir. Oysa insanlar eşit şartlarda doğmaz. Kimisi kapalı ve homojen bir toplumda büyür. Kimisi farklı inançlarla temas edebileceği bir ortamda yetişir. Kimisi eğitim ve bilgiye erişebilir. Kimisi erişemez. Bu kadar eşitsizliğin olduğu bir zeminde verilen hüküm adil olarak nitelendirilemez.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. İnsanların birbirine zarar vermesi öldürmesi çalması gibi eylemler inançtan bağımsız olarak değerlendirilir. Bu tür eylemler toplumsal düzeni bozar ve doğrudan başka insanların haklarını ihlal eder. Bu nedenle hemen her toplumda suç olarak görülür. Bu tür eylemlere verilen karşılık toplumsal düzeni koruma amacına yöneliktir. Fakat inanç bu kategoride değildir. İnanç başkasına doğrudan zarar veren bir eylem değildir. Bu yüzden inanç üzerinden ceza ve ödül üretmek aynı zeminde değerlendirilemez.
Eğer bir insan yalnızca belirli bir inanca sahip olmadığı için cezalandırılıyorsa bu cezanın dayanağı ne olabilir. Bu kişi neyi yanlış yapmıştır. Seçmediği bir şeyi seçmemiş olması nasıl bir suç sayılabilir. Aynı şekilde belirli bir inanca sahip olduğu için ödüllendirilen bir insan neyi başarmıştır. Kendi üretimi olmayan bir inancı taşıyor olmak nasıl bir erdem sayılabilir. Bu sorular ceza ve ödül sisteminin inanç bağlamında içinin boş olduğunu gösterir.
imtihan anlamını yitirdiğinde ceza ve ödül de anlamını yitirir. İnanç alanında gerçek bir seçim yoksa bu alanda sorumluluk da yoktur. Sorumluluk yoksa yargılama temelsizdir. Bu nedenle inanç temelli ceza ve ödül fikri hem mantıksal hem de ahlaki açıdan savunulamaz. İnsan seçmediği bir şeyden dolayı ne suçlanabilir ne de övülebilir. Bu yüzden inanç üzerinden kurulan ödül ve ceza sistemi yerini gerekçesiz bir varsayıma bırakır.
DİN VE VAHİY
Eğer tanrı din gönderdiyse bunun tarihsel ve toplumsal sonuçlarını bilmemesi düşünülemez. Her şeyi bilen bir varlık için dinin nasıl yorumlanacağı nasıl yayılacağı ve ne tür sonuçlar doğuracağı baştan öngörülebilir olmalıdır. Bu noktada ortaya çıkan tablo açıktır. Dinler tarih boyunca yalnızca bireysel inanç alanı olarak kalmamış aynı zamanda kimlik üretmiş sınırlar çizmiş ve insan topluluklarını birbirinden ayırmıştır. Bu ayrışma çoğu zaman gerilim üretmiş kimi zaman da açık çatışmalara dönüşmüştür.
Dinlerin doğrudan savaş emri verip vermediği tartışması ikinci plandadır. Çünkü tarihsel gerçeklik gösterir ki dinler siyasal ve toplumsal güçler tarafından araçsallaştırılmıştır. İktidar sahipleri kutsalı kullanarak kitleleri mobilize etmiş ve farklı inanç gruplarını karşı karşıya getirmiştir. Bu durum istisnai değil süreklilik arz eden bir olgudur. O halde sorulması gereken şudur. Her şeyi bilen bir tanrı bu sonucu öngörmüyor muydu. Eğer öngörmüyorsa bu bilgi eksikliği anlamına gelir. Eğer öngörüyorsa bu sonuçları bilerek sürece dahil etmiş demektir. Bu durumda ilahi adalet ve merhametle çelişir
Burada ikinci bir problem ortaya çıkar. Eğer tanrının amacı insanların kendisine inanması ve ibadet etmesi ise bu amaca ulaşmanın daha açık ve daha az çelişkili yolları mümkündü. Mesajın belirli bir coğrafyada sınırlı kalması yerine tüm insanlara eşit ve doğrudan ulaşması sağlanabilirdi. İnsanların kültürel ve dilsel bariyerleri aşmak zorunda kalmadığı bir yöntem tercih edilebilirdi. Bu yapılmamışsa bunun nedeni sorgulanmak zorundadır.
Peygamberlik modeli bu açıdan ayrıca tartışmalıdır. Bir insanın seçilmesi ve onun üzerinden mesaj iletilmesi yöntemi baştan itiraz ve reddi mümkün kılan bir yöntemdir. Çünkü peygamber toplumun bir parçasıdır. Geçmişi vardır ilişkileri vardır hataları ve tartışmalı yönleri vardır. Bu durum mesajın kendisini değil taşıyıcısını tartışma konusu haline getirir. Oysa amaç insanları ikna etmekse neden en az itiraz edilecek bir yol tercih edilmez.
Örnek olarak düşünüldüğünde toplum tarafından zaten kabul gören güçlü bir lider üzerinden mesajın iletilmesi çok daha etkili olabilirdi. Toplumun güven duyduğu bir figürün peygamber seçilmesi yayılımı kolaylaştırırdı. Bu durumda insanlar mesajı reddetmek yerine daha kolay benimseyebilirdi. Fakat tarihsel örneklerde bunun tersi görülür. Peygamberler çoğu zaman mevcut otoriteye karşı konumlanır ve bu durum çatışmayı artırır. Bu da yine şu soruyu doğurur. Amaç gerçekten hidayet mi yoksa ayrışma mı.
Eğer tanrı insanların büyük kısmının mesajı reddedeceğini biliyorsa ve buna rağmen bu yöntemi seçiyorsa ortaya çıkan sonuç kaçınılmazdır. İnsanların önemli bir bölümü inanmayacak ve bu inançsızlık üzerinden yargılanacaktır. Bu durum baştan belirlenmiş bir sonuca işaret eder. Böyle bir tabloda kurtuluşun evrenselliğinden değil sınırlılığından söz edilir. Bu ise adalet ve merhamet kavramları ile gerilim oluşturur.
Tarihsel süreçte dinlerin ayrışma üretmesi bu gerilimi daha da görünür kılar. Farklı dinler mezhepler ve yorumlar insanlar arasında keskin sınırlar oluşturmuştur. Bu sınırlar yalnızca düşünsel değil aynı zamanda siyasal ve askeri sonuçlar doğurmuştur. Geçmişte olduğu gibi bugün de din temelli ayrışmalar etkisini sürdürmektedir. Bu durum ya öngörülmemiştir ya da öngörülmüş ve kabul edilmiştir.
Eğer öngörülmemişse bu tanrısal bilgi iddiası ile çelişir. Eğer öngörülmüşse bu durumda ortaya çıkan kaos ve çatışmalar tanrısal iradenin bir parçası haline gelir. Bu ise adalet ve merhamet anlayışı ile bağdaşmaz. Çünkü bilinçli olarak ayrışma ve çatışma doğuracak bir sistem kurmak merhametli bir amaçla açıklanamaz.
dinlerin tarihsel etkileri ile tanrısal nitelikler arasında ciddi bir gerilim vardır. Ya dinler insan kaynaklıdır ve bu nedenle ayrışma üretmiştir ya da ilahi kaynaklı olduğu kabul edilirse bu durumda ortaya çıkan sonuçların sorumluluğu da ilahi iradeye ait olur. Her iki durumda da mevcut tablo adalet merhamet ve evrensel hakikat iddiaları ile uyumlu bir bütünlük sunmaz.
SONUÇ
insan, tamamen özgür bir varlık değil. Kendi kendini oluşturmuyor. Doğduğu yer, ailesi, kültürü, eğitimi onun kim olacağını büyük ölçüde belirliyor. Yani insan, “yapan”dan çok “şekillenen” bir varlık.
İnsan kendini özgür hissediyor ama bu his, gerçeğin kendisi değil. Çünkü düşüncelerini bile kendisi seçmiyor. Aklına gelen fikirler, yetiştiği ortamın ve yaşadığı hayatın sonucu. Yani insan seçim yaptığını sanıyor ama aslında o seçimlerin zemini baştan hazırlanmış.
İmtihanın adil olabilmesi için herkesin eşit şartlarda olması gerekir. Ama gerçek hayatta böyle bir eşitlik yok. İnsanlar farklı yerlerde doğuyor, farklı bilgiye ulaşıyor, farklı şartlarda büyüyor. Bu durumda herkesin aynı şekilde değerlendirilmesi adil görünmüyor.
Eğer insan gerçekten seçmiyorsa, o zaman yaptığı şeylerden dolayı nasıl yargılanabilir? Özellikle inanç gibi çoğu zaman seçilmeyen bir konuda ceza ya da ödül vermek, adalet duygusuyla çelişiyor.
Eğer tanrı din göndermişse, bunun sonuçlarını bilmemesi düşünülemez. Ama dinler tarih boyunca ayrışma, çatışma ve farklılık üretmiş. Ayrıca mesajlar herkese eşit ulaşmamış. Bu da sistemin yapısıyla ilgili ciddi sorular doğuruyor.
Şimdi tüm bunları birleştirdiğimizde ortaya çıkan tablo çok net
İnsan büyük ölçüde belirlenmiş bir varlık Bu yüzden tam anlamıyla özgür değil Özgürlük yoksa Gerçek anlamda seçim yok Seçim yoksa Sorumluluk problemli Sorumluluk problemliyse İmtihan anlamını kaybeder İmtihan yoksa Ceza ve ödül temelsiz olur Bu zincirin sonuna geldiğimizde, dinlerin sunduğu sistem ciddi bir sorgulamayla karşı karşıya kalır.
Burada iki yol vardır
Birinci yol Tüm bu çelişkilere rağmen sistemin doğru olduğunu kabul etmek ve “biz anlayamayız” demek. Ama bu yaklaşım aslında sorunu çözmez, sadece erteler.
İkinci yol ise Bu sistemi baştan sona yeniden değerlendirmek ve daha tutarlı bir açıklama aramak.
Bu noktada daha sade ve güçlü görünen açıklama Dinler, insanın ürünüdür. Çünkü insan farklıdır, bu yüzden dinler farklıdır. İnsan sınırlıdır, bu yüzden dinler çelişkilidir. İnsan toplumsal bir varlıktır, bu yüzden dinler kimlik üretir. Bu açıklama, gördüğümüz gerçeklikle daha uyumludur.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz İnsan, düşündüğü kadar özgür değildir. İnancı, düşündüğü kadar kendi seçimi değildir. Ve bu yüzden insanı inancı üzerinden yargılamak, hem mantıksal hem de ahlaki olarak ciddi sorunlar içerir. Bu sorgulama, yalnızca dine karşı bir eleştiri değildir. Aynı zamanda daha derin bir arayıştır Gerçekten adil olan nedir? Gerçekten doğru olan nedir? Ve insan, gerçekten ne kadar özgürdür?
Bu soruların peşinden gitmek, bir reddetme değil, aksine hakikati daha ciddi arama çabasıdır.
Bir yanıt yazın