İnsan doğduğunda kendine ait değişmez bir tözle dünyaya gelmez. İçine doğduğu zaman dilimi ve yaşadığı zemin onu yoğurur. Şu an bu satırları yazan ben şimdiki zihnim ve şimdiki irademle konuşuyorum. Fakat bu zihin ve bu irade benim seçmediğim koşulların ürünüdür. Benim bir özüm cevherim seçim yapabilecek irade ortaya koyacak bir benliğim varmıydı.??? Eğer varsa Seçmediğim bir dilde düşünüyorum seçmediğim bir kültürde büyüdüm seçmediğim değerlerle eğitildim. Kendim dediğim şey bu koşullar içinde yavaş yavaş şekillendi.
Benlik bilinci dediğim şey bana hazır verilmedi. Yaşadıklarım bana öğretilenler ve maruz kaldıklarım üzerinden kuruldu. Ne yiyeceğimi nasıl giyineceğimi neyin doğru neyin yanlış olduğunu çevremden öğrendim. Ahlak dediğim şey içinde yaşadığım toplumun bana aktardığı kurallar bütünüdür. Olayları değerlendirme biçimim bile bu öğretinin süzgecinden geçer.
Eğer beş yüz yıl önce doğmuş olsaydım bugün savunduğum düşüncelerin hiçbirine sahip olmayacaktım. Farklı bir dil konuşacak farklı korkulara sahip olacak farklı şeyleri kutsal sayacaktım. Aynı şekilde beş yüz yıl sonra doğmuş olsaydım bugünkü benliğim bana yabancı gelecekti. Düşünme biçimim algılarım ve anlam dünyam baştan sona değişmiş olacaktı.
Bu değişimin içinde nispeten sabit kalan tek şey bedenimdir. Açlık susuzluk korku ve arzu gibi biyolojik zorunluluklar zamanlar üstü bir süreklilik taşır. Ancak bu zorunlulukların nasıl adlandırıldığı ve nasıl anlamlandırıldığı bile tarihsel koşullara göre değişir.
Bu nedenle ben dediğim şey bağımsız bir öz değildir. O belirli bir zamanın belirli bir yerin ve belirli bir yaşam öyküsünün ürünüdür. Benlik doğada keşfedilen bir şey değil tarih içinde inşa edilen bir süreçtir. kişisel öznel bir cevher olarak ben diye bir şey varmı insan bir birey olarak bir varlıkmı yoksa doğduğu tarih ve coğrafyanın şekillendirdiği toplumun bir ürünümü
Bu konuda kim ne demiş ???
Heidegger insanı dünyaya fırlatılmış bir varlık olarak tanımlar. İnsan kendini her zaman hazır bulduğu bir dünyanın içinde bulur. Dil gelenek tarih ve kültür insanın önüne verilmiş bir zemin oluşturur. Benlik bu zeminin dışında kurulmaz. İnsan kendi varlığını seçmeden önce kendini bir bağlamın içinde bulur. Bu bağlam insanın düşünme ve anlamlandırma sınırlarını belirler.
Jean-Paul Sartre varoluş özden önce gelir diyerek insanın doğuştan belirlenmiş bir özünün olmadığını savunur. İnsan önce vardır sonra kendini kurar. Ancak bu kurma süreci soyut bir özgürlük alanında gerçekleşmez. İnsan bedeniyle tarihiyle ve toplumsal koşullarıyla sınırlıdır. Bu nedenle insanın seçtiğini sandığı pek çok şey aslında içinde bulunduğu koşullar tarafından yönlendirilir.
Michel Foucault göre özne evrensel ve zamansız bir yapı değildir. Aksine bilgi iktidar ve söylem ilişkileri içinde inşa edilir. Ahlak normları delilik tanımları suç kavramları ve hatta normal kabul edilen davranış biçimleri tarihsel süreçlerin ürünüdür. Bu bakımdan bireyin kendini anlama biçimi bile ona dışarıdan yüklenmiştir.
David Hume insanın iç dünyasına baktığında değişmeyen bir ben bulamayacağını söyler. Ona göre benlik birbirini izleyen algıların ve izlenimlerin oluşturduğu bir demettir. Sürekli değişen bu algılar dışında sabit bir tözden söz edilemez. Bu yaklaşım benliğin sürekliliğini metafizik bir öz yerine deneyimlerin akışına bağlar.
Nietzsche iyi ve kötü kavramlarının evrensel ve değişmez olmadığını savunur. Değerler tarihsel koşullar ve güç ilişkileri içinde ortaya çıkar. Farklı çağlarda yaşayan insanların aynı ahlaki yargılara sahip olmaması bunun açık göstergesidir. Beş yüz yıl önce doğmuş olsaydım bugün doğru saydığım şeylerin çoğunu yanlış sayabilirdim. Bu durum ahlakın insanın özünden değil tarihsel bağlamdan kaynaklandığını gösterir.
Bu çerçevede benlik dediğimiz şey belirli bir zamanın ve mekânın ürünüdür. İnsan kendini seçmediği bir dilin içinde düşünürken bulur. Kavramları o dilin sunduğu sınırlar içinde kurar. Anlam dünyası yaşadığı toplumun sembolleriyle şekillenir. Geçmiş deneyimler hafıza yoluyla bugünkü bilinci oluşturur. Benlik bu süreçlerin toplamıdır.
Sonuç olarak insanın kendine ait değişmez bir özü olduğu fikri ikna edici görünmemektedir. Ben dediğimiz şey doğuştan verilen bir cevher değil tarihsel koşullar içinde kurulan bir bilinçtir. İnsan kendini keşfetmez inşa eder. Bu inşa süreci bireysel olduğu kadar toplumsaldır. Bu nedenle benlik mutlak değil geçici ve koşulludur. Bu yaklaşım insanı küçültmez aksine onu tarihsel sorumluluğuyla birlikte düşünmeye zorlar. İnsan ne olduğu kadar nasıl şekillendiğini de sorgulamak durumundadır.
insan geçmişin yükünü taşırken gelecekteki imkanlar için endişe ve kaygı ile şimdiki işlerle meşgul olan toplumsal bir şey dir bir töz bir cevher değildir
Bir yanıt yazın