Immanuel Kant 1724 yılında Prusya’nın Königsberg kentinde dünyaya geldi. Hayatı boyunca büyük ölçüde aynı şehirde yaşadı ve öldü. Onun yaşamı dışarıdan bakıldığında oldukça sıradan görünür. Ne Descartes gibi Avrupa’yı dolaşmış, ne Leibniz gibi devlet adamlarıyla çalışmış, ne de Voltaire gibi siyasi mücadelelerin içinde bulunmuştur. Fakat düşünce tarihindeki etkisi bakımından modern felsefenin en büyük dönüm noktalarından birini temsil eder. Kant’ın yaşadığı dönem Avrupa’nın büyük bir dönüşüm geçirdiği bir çağdı. Bilimsel devrim meyvelerini vermiş, Newton evreni matematiksel yasalarla açıklamış, akıl çağı olarak adlandırılan Aydınlanma yükselmişti. İnsan aklının gücüne olan güven her geçen gün artıyordu. Bunun yanında felsefe de büyük bir kriz içindeydi. Bilginin kaynağı nedir? İnsan neyi gerçekten bilebilir? Bilim neden doğru sonuçlar vermektedir? Tanrı, ruh ve özgürlük gibi kavramlar hakkında kesin bilgi mümkün müdür? İşte Kant bütün hayatını bu soruların etrafında geçirmiştir.
Kant gençlik döneminde Alman rasyonalizminin etkisi altında yetişti. Özellikle Leibniz ve Christian Wolff’un sistemleri onun ilk düşünsel eğitimini oluşturdu. Leibniz’in evreni akıl yoluyla açıklama girişimi Kant üzerinde derin bir etki bıraktı. Ona göre akıl yalnızca düşünmenin değil, aynı zamanda gerçekliği anlamanın da temel aracıdır. Fakat Kant zamanla bu yaklaşımın bazı sorunlar içerdiğini fark etti. Çünkü rasyonalistler yalnızca akla dayanarak ruh, Tanrı ve evren hakkında son derece kapsamlı sistemler kuruyor fakat bu sistemlerin doğruluğunu gösterecek sağlam bir ölçüt sunamıyorlardı. Daha sonra İngiliz empiristlerini okumaya başladı. Locke’un deney vurgusu, Berkeley’in algı anlayışı ve özellikle Hume’un eleştirileri Kant üzerinde sarsıcı bir etki yarattı.
David Hume’un ortaya koyduğu problem Kant’ın düşünce dünyasını kökten değiştirdi. Hume’a göre insan nedenselliği doğrudan gözlemleyemez. Biz yalnızca olayların art arda meydana geldiğini görürüz. Ateşin pamuğu yakmasını binlerce kez gözlemleyebiliriz fakat ateş ile yanma arasındaki zorunlu bağı göremeyiz. Eğer durum böyleyse bilimsel yasalar da mutlak doğrular değil alışkanlıklardan ibaret olabilir. Hume’un vardığı sonuç bilgiye duyulan güveni ciddi biçimde sarsıyordu. Kant daha sonra bu olayı anlatırken Hume’un kendisini “dogmatik uykusundan uyandırdığını” söyleyecektir. Çünkü Hume yalnızca eski metafiziği değil, matematik ve fiziğin temellerini de sorgulamış görünüyordu.
Kant’ın bütün felsefesi aslında bu krizden doğmuştur. Onun temel sorusu şudur: Matematik ve fizik nasıl mümkün olmaktadır? İnsan neden bazı bilgilere evrensel ve zorunlu doğrular olarak ulaşabilmektedir? Eğer bütün bilgi deneyimden geliyorsa matematiğin kesinliği nasıl açıklanacaktır? Eğer bilgi yalnızca akıldan geliyorsa dış dünyanın varlığı nasıl doğrulanacaktır? Kant’ın dehası tam burada ortaya çıkar. O, rasyonalizm ile empirizm arasında yeni bir yol açmaya çalışır. Kendisinden önceki filozoflar ya deneyi ya da aklı merkeze koymuşlardı. Kant ise her ikisinin de tek başına yetersiz olduğunu savunur.
Kant’a göre bilgi deneyimle başlar fakat deneyimden doğmaz. Bu cümle onun bütün epistemolojisinin özeti sayılabilir. İnsan zihni dünyadan gelen verileri pasif biçimde alan boş bir kap değildir. Tam tersine zihin aktif olarak çalışır ve deneyimi biçimlendirir. Bir anlamda insan yalnızca dünyayı görmez; aynı zamanda gördüğü dünyayı kurar. İşte Kant’ın meşhur “Kopernik Devrimi” dediği şey budur. Kopernik nasıl Dünya’nın Güneş etrafında döndüğünü söyleyerek astronominin merkezini değiştirdiyse, Kant da bilginin merkezini nesneden özneye kaydırmıştır. Artık soru nesnelerin zihne nasıl uyduğu değil, zihnin nesneleri nasıl mümkün kıldığıdır.
Kant’a göre insan zihninin doğuştan sahip olduğu bazı yapılar vardır. Biz dış dünyayı asla olduğu gibi algılamayız. Dünyayı her zaman zihnimizin belirli kalıpları aracılığıyla deneyimleriz. Bu noktada uzay ve zaman kavramları ortaya çıkar. Geleneksel düşüncede uzay ve zaman dış dünyanın özellikleri olarak kabul edilirdi. Kant ise bunun tersini savunur. Ona göre uzay ve zaman nesnelerin özellikleri değildir. Uzay ve zaman insan zihninin deneyimi düzenleme biçimleridir. Başka bir ifadeyle biz her şeyi uzay ve zaman içinde algılamak zorundayız çünkü zihnimiz bu şekilde çalışmaktadır. Bir nesneyi uzaysız veya zamansız düşünemememizin nedeni dış dünyanın yapısı değil, insan zihninin yapısıdır.
Bu düşünce Kant’ın en radikal sonuçlarından birine götürür. İnsan hiçbir zaman şeyleri oldukları gibi bilemez. Biz yalnızca onların bize göründüğü biçimlerini bilebiliriz. Kant buna fenomen der. Fenomen insan deneyiminin nesnesidir. Fakat bir de nesnenin bizim algımızdan bağımsız olarak kendi başına ne olduğu sorusu vardır. Kant buna numen ya da “kendinde şey” adını verir.
Kant’ın felsefesindeki kendinde şey kavramı, aslında onun bütün sisteminin merkezinde duran ve aynı zamanda en çok yanlış anlaşılan kavramdır. Kant’tan önceki filozofların büyük kısmı insanın dünyayı olduğu gibi bilebildiğini veya en azından doğru yöntem kullanılırsa gerçekliğin özüne ulaşılabileceğini düşünüyordu. Kant ise bu konuda çok daha temkinli davranır. Ona göre insan zihni dış dünyayı olduğu gibi seyreden şeffaf bir ayna değildir. İnsan dünyayı her zaman kendi zihinsel yapıları aracılığıyla algılar. Bu nedenle bizim bildiğimiz dünya, gerçekliğin çıplak hali değil, insan zihninin işlediği ve biçimlendirdiği dünyadır.
Bir ağaca baktığını düşünelim. Sen onun rengini, şeklini, yüksekliğini ve konumunu görüyorsun. Fakat aslında bu özelliklerin tamamını uzay ve zaman içinde algılıyorsun. Daha da önemlisi, zihnin bu algıları belirli kategoriler altında birleştirerek anlamlı bir nesne haline getiriyor. Yani sen yalnızca dış dünyadan gelen verileri almıyorsun; aynı zamanda onları zihninin yapısına göre düzenliyorsun. İşte Kant’a göre bizim deneyimlediğimiz bütün dünya bu şekilde ortaya çıkar. O, bu deneyim dünyasına fenomen adını verir. Fenomen, şeylerin bize göründüğü halidir.
Fakat Kant burada durmaz ve daha derin bir soru sorar. Eğer bizim bildiğimiz şey yalnızca nesnelerin bize görünüşüyse, o halde bu görünüşün arkasında ne vardır? İnsan zihninden tamamen bağımsız olarak var olan gerçeklik nedir? İşte Kant bu noktada kendinde şey kavramını ortaya koyar. Kendinde şey, bir nesnenin insan tarafından algılanmadan önce veya insan zihninden tamamen bağımsız olarak sahip olduğu gerçekliğidir. Başka bir ifadeyle, şeyin kendi başına ne olduğu sorusunun cevabıdır.
Ancak Kant’a göre burada çok önemli bir sınırla karşılaşırız. İnsan zihni kendi çalışma koşullarının dışına çıkamaz. Biz her şeyi uzay ve zaman içinde algılarız, her şeyi kategoriler aracılığıyla düşünürüz. Bu yüzden bir nesneyi zihnimizin bütün filtrelerinden arınmış haliyle görmemiz mümkün değildir. İnsan nasıl kendi gözlerini doğrudan göremiyorsa, zihninin bilgi üretme koşullarının dışına da çıkamaz. Dolayısıyla kendinde şeyin var olduğunu düşünebiliriz fakat onun ne olduğunu bilemeyiz. Çünkü onu bilmeye çalıştığımız anda zaten zihnimizin kategorileri devreye girmiş olacaktır.
Bu yüzden Kant’ın meşhur ayrımı ortaya çıkar: fenomenler bilinebilir, kendinde şey bilinemez. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Kant’ın kendinde şeyi reddetmemesidir. O, “gerçeklik yoktur” demez. Tam tersine, gerçekliğin var olduğunu kabul eder. Fakat insanın bu gerçekliğe doğrudan ulaşamayacağını söyler. Bu nedenle Kant ne tam anlamıyla bir idealisttir ne de klasik anlamda bir realisttir. Dış dünyanın varlığını kabul eder fakat bizim ona ancak zihnimizin biçimlendirdiği haliyle ulaşabileceğimizi savunur.
Kant’ın bu görüşünü anlamak için renk örneği oldukça faydalıdır. Modern bilim bize kırmızılığın nesnenin içinde bulunan bir özellik olmadığını söyler. Dış dünyada yalnızca belirli dalga boylarında ışık vardır. Kırmızı deneyimi ise insan gözünün ve beyninin ürettiği bir algıdır. Başka canlılar aynı nesneyi bambaşka biçimlerde deneyimleyebilirler. Kant bu düşünceyi çok daha ileri taşır. Ona göre yalnızca renkler değil, uzay ve zaman da insan zihninin deneyimi düzenleme biçimleridir. Bu nedenle gerçekliğin bizim deneyimimizin ötesinde nasıl olduğunu bilemeyiz.
İşte Kant’ın felsefesinin en radikal sonucu burada ortaya çıkar. Felsefenin görevi artık şeylerin özünü doğrudan açıklamak değil, insanın şeyleri nasıl bilebildiğini araştırmaktır. Kant bu yüzden metafiziğin merkezini gerçeklikten bilgiye kaydırır. Onun için asıl soru “Gerçeklik nedir?” değil, “İnsan gerçekliği hangi koşullar altında bilebilir?” sorusudur. Kendinde şey kavramı da tam bu sınırı gösterir. Bir tarafta insanın bilebildiği fenomenler dünyası, diğer tarafta ise varlığını düşünebildiği fakat bilgisine ulaşamadığı kendinde şeyler dünyası bulunmaktadır.
İlginç olan nokta şudur ki, Kant’tan sonra gelen birçok filozof tam da bu kavrama saldırmıştır. Özellikle Hegel şu soruyu soracaktır: “Eğer kendinde şey hakkında hiçbir şey bilemiyorsak, onun var olduğunu nasıl söyleyebiliyoruz?” Bu soru, Kant sonrası Alman felsefesinin doğuşuna neden olacak kadar önemli bir eleştiri haline gelmiştir. Bu nedenle kendinde şey yalnızca Kant’ın bir kavramı değil, XIX. yüzyıl felsefesini başlatan büyük tartışmanın da merkezidir.
İşte burada Kant bilgiye kesin bir sınır çizer. Fenomenler hakkında bilgi sahibi olabiliriz fakat kendinde şey hakkında kesin bilgi sahibi olamayız. Çünkü zihnimizin kategorileri yalnızca deneyim alanında geçerlidir. Deneyimin dışına çıktığımız anda bilgi sona erer.
Bu ayrım Kant’ın bütün metafizik anlayışının temelidir. Tanrı, ruh ve evrenin nihai yapısı gibi konular insan deneyiminin ötesindedir. Bu nedenle bunlar hakkında bilimsel bilgi elde etmek mümkün değildir. Fakat bu onların yok olduğu anlamına da gelmez. Kant burada son derece ince bir ayrım yapar. Bilinemeyen şey ile var olmayan şey aynı değildir. İnsan aklı bazı soruları doğal olarak sorar fakat her sorunun cevabını verebilecek kapasiteye sahip değildir. Böylece Kant hem dogmatik metafiziği hem de radikal şüpheciliği aynı anda eleştirmeye çalışır.
Kant’ın bilgi teorisinin merkezinde yer alan soru şudur: İnsan nasıl oluyor da zorunlu ve evrensel doğrulara ulaşabiliyor? Bu soru ilk bakışta basit görünür fakat Kant’a göre bütün felsefenin düğüm noktasıdır. Çünkü matematikte kullandığımız önermeler deneyime dayanıyor gibi görünmezler. Örneğin iki artı ikinin dört ettiğini kanıtlamak için dünyadaki bütün nesneleri saymamız gerekmez. Aynı şekilde geometride üçgenin iç açılarının toplamının belirli bir değere sahip olduğunu öğrenmek için bütün üçgenleri incelemeyiz. Buna rağmen bu bilgilerin doğru olduğundan eminiz. İşte Kant bu kesinliğin kaynağını araştırır.
Kendisinden önceki filozoflar bilgileri iki büyük kategoriye ayırmıştı. Birinci tür bilgi, yalnızca kavramların çözümlemesinden elde edilen bilgidir. Örneğin “bekarlar evli değildir” önermesinde yüklem zaten öznenin içinde bulunmaktadır. Bekar kavramını analiz ettiğimizde zaten evli olmama özelliğini buluruz. Böyle bilgiler yeni bir şey öğretmezler; yalnızca kavramın içinde zaten bulunan şeyi açığa çıkarırlar. İkinci tür bilgi ise deneyimden elde edilir. Örneğin “bu masa kahverengidir” dediğimizde bu bilgi ancak gözlem yoluyla öğrenilebilir. Fakat burada bir problem vardır. Birinci tür bilgiler kesin fakat öğretici değildir; ikinci tür bilgiler öğreticidir fakat kesin değildir. O halde matematik ve fizik gibi hem yeni bilgi veren hem de kesin olan bilimler nasıl mümkündür?
Kant’ın büyük keşfi burada ortaya çıkar. Ona göre üçüncü bir bilgi türü vardır. Bu bilgi hem deneyimden bağımsızdır hem de yeni bilgi üretir. Kant buna sentetik a priori bilgi adını verir. Matematik ve fizik tam da bu tür bilgiye dayanır. İnsan zihni deneyimden önce bazı temel yapılara sahiptir ve bu yapılar deneyimi mümkün kılar. Böylece bilimsel bilgi yalnızca dış dünyadan değil, aynı zamanda insan zihninin yapısından kaynaklanır. Bilimin kesinliği işte bu yüzden mümkündür.
Kant’a göre insan zihni yalnızca uzay ve zaman formlarına sahip değildir. Aynı zamanda deneyimi düzenleyen daha derin kavramsal yapılara da sahiptir. O bunlara kategoriler adını verir. Kategoriler insan zihninin dünyayı anlamlandırmak için kullandığı temel düşünce kalıplarıdır. Bir olayın nedenini aramamız, bir nesneyi birlik halinde kavramamız, çokluğu bir bütün olarak düşünmemiz veya zorunluluk kavramını kullanmamız bu kategoriler sayesinde mümkündür. İnsan zihni deneyim karşısında boş değildir; deneyimi örgütleyen aktif bir yapıdır.
Burada Kant’ın felsefesinin en önemli sonuçlarından biri ortaya çıkar. Biz doğayı keşfetmekten çok, belirli anlamda doğayı kurarız. Elbette Kant dış dünyanın varlığını inkâr etmez. Fakat deneyimlediğimiz doğa, zihnimizin kategorilerinden geçirilmiş doğadır. İnsan zihni olmasaydı bugün bildiğimiz anlamda bir doğa da olmayacaktı. Çünkü doğa dediğimiz şey, ham duyusal verilerin zihinsel düzenleme sonucunda anlamlı bir bütün haline gelmesidir.
Bu noktada Kant’ın meşhur fenomen ve numen ayrımı daha da netleşir. Fenomen, insan zihninin uzay, zaman ve kategoriler aracılığıyla yapılandırdığı dünyadır. Bilim bu alan üzerinde çalışır. Fizik, kimya ve biyoloji fenomenler dünyasını inceler. Fakat numen, yani kendinde şey, bu yapılandırmanın ötesinde kalan gerçekliktir. İnsan zihni kendi sınırlarını aşamadığı için kendinde şeyi doğrudan bilemez. Bu nedenle metafiziğin geleneksel iddiaları çöker. Ruhun ölümsüzlüğünü, Tanrı’nın özünü veya evrenin mutlak başlangıcını teorik akıl yoluyla kanıtlamak mümkün değildir.
Kant’ın en önemli eserlerinden biri olan Saf Aklın Eleştirisi tam olarak bu noktada devreye girer. Bu kitap aslında bir bilgi teorisi kitabından çok aklın sınırlarını araştıran büyük bir mahkeme gibidir. Kant burada aklı yargılar. Aklın neyi bilebileceğini ve neyi bilemeyeceğini araştırır. Onun amacı metafiziği yok etmek değildir. Tam tersine metafiziği sağlam temeller üzerine kurabilmektir. Bunun için önce aklın yetkilerini ve sınırlarını belirlemek gerektiğini düşünür.
Kant’a göre insan aklı kaçınılmaz olarak deneyimin ötesine gitmek ister. İnsan yalnızca tek tek olaylarla yetinmez. Her şeyin nedenini, bütün nedenlerin ilk nedenini ve bütün varlığın temelini arar. İşte metafizik bu eğilimden doğar. Ancak burada bir tehlike vardır. Aklın kategorileri yalnızca deneyim alanında geçerlidir. Buna rağmen insan aklı bu kategorileri deneyimin dışına taşımaya çalışır. Sonuçta çözümsüz çelişkiler ortaya çıkar.
Kant bu çelişkilere antinomi adını verir. Örneğin evrenin bir başlangıcı olduğunu da savunabiliriz, başlangıcı olmadığını da. Evrenin bölünemez temel parçacıklardan oluştuğunu da ileri sürebiliriz, sonsuza kadar bölünebilir olduğunu da. Özgürlüğün var olduğunu da savunabiliriz, her şeyin zorunlu nedenlerle belirlendiğini de. İlginç olan şudur ki her iki taraf için de güçlü akıl yürütmeler üretilebilir. Çünkü akıl burada meşru sınırlarının dışına çıkmıştır. Bu yüzden sorun dünyanın yapısından değil, aklın yanlış kullanımından kaynaklanmaktadır.
Kant’ın bu eleştirisi felsefe tarihinde büyük bir dönüm noktası oluşturur. Ondan önce filozoflar genellikle aklın sınırsız gücüne inanıyordu. Kant ise aklın büyüklüğünü kabul etmekle birlikte onun sınırlarını da göstermeye çalışır. Bu nedenle onun felsefesi hem bir özgürleştirme hem de bir sınırlama hareketidir. Bir taraftan bilimin kesinliğini kurtarır, diğer taraftan metafiziğin aşırı iddialarını sınırlar. Böylece modern düşüncenin temel çerçevesini oluşturur.
Fakat Kant’ın sistemi burada bitmez. Aslında Kant’ın asıl ünü yalnızca bilgi teorisinden değil, ahlak felsefesinden gelir. Hatta birçok yorumcuya göre Kant’ın bütün bilgi teorisi, sonunda özgürlük ve ahlakı temellendirmek için hazırlanmış büyük bir giriş niteliğindedir. Çünkü teorik akıl Tanrı’yı, ruhu ve özgürlüğü kanıtlayamasa bile, pratik akıl yani ahlak alanı bu kavramlara yeniden ulaşacaktır.
Kant’ın düşünce sistemini gerçekten anlamak isteyen biri için ahlak felsefesi merkezi bir öneme sahiptir. Çünkü Kant’ın gözünde insan yalnızca bilen bir varlık değildir; aynı zamanda eyleyen, karar veren ve sorumluluk taşıyan bir varlıktır. Bilgi teorisi bize dünyanın nasıl bilinebileceğini gösterirken, ahlak felsefesi insanın nasıl yaşaması gerektiğini araştırır. Kant’a göre insanı insan yapan şey yalnızca akıl sahibi olması değildir. Asıl önemli olan, insanın kendi davranışlarını akıl yoluyla belirleyebilmesidir. İşte özgürlük ve ahlak kavramları burada ortaya çıkar.
Kant’tan önceki birçok ahlak sistemi mutluluğu merkeze koyuyordu. Antik Yunan’dan beri insanlar ahlakın amacının iyi yaşamak, mutlu olmak veya haz elde etmek olduğunu düşünmüşlerdi. Kant bu yaklaşımın yetersiz olduğunu savunur. Çünkü mutluluk kişiden kişiye değişir. Bir insanın mutluluk dediği şey başka bir insan için mutsuzluk kaynağı olabilir. Ayrıca mutluluk dış koşullara bağlıdır. Sağlık, servet, başarı veya toplumsal konum değiştiğinde mutluluk da değişebilir. Oysa ahlakın evrensel olması gerekir. Eğer ahlak gerçekten evrensel olacaksa, insanın değişken arzularına değil, aklın değişmez ilkelerine dayanmalıdır.
Kant’a göre dünyada kayıtsız şartsız iyi olan tek şey iyi niyettir. Zeka, cesaret, güç, servet veya yetenek tek başına iyi değildir. Bunların hepsi kötü amaçlar için kullanılabilir. Bir hırsız son derece zeki olabilir. Bir tiran olağanüstü cesur olabilir. Bir dolandırıcı büyük bir organizasyon yeteneğine sahip olabilir. Bu nedenle hiçbir özellik kendi başına mutlak anlamda iyi değildir. Fakat iyi niyet farklıdır. Bir insan doğru olanı yalnızca doğru olduğu için yapıyorsa, burada koşulsuz bir ahlaki değer ortaya çıkar.
Bu noktada Kant’ın ünlü ödev ahlakı ortaya çıkar. Ona göre bir davranışın ahlaki değeri sonucundan değil, hangi niyetle yapıldığından kaynaklanır. Örneğin bir tüccar müşterilerini kandırmıyorsa bunun nedeni dürüstlüğü sevmesi de olabilir, müşteri kaybetmek istememesi de olabilir. Dışarıdan bakıldığında iki davranış da aynıdır. Fakat Kant’a göre ikinci durumda gerçek ahlak yoktur. Çünkü kişi doğru davranışı çıkarı için yapmaktadır. Ahlaki davranış ancak insanın ödeve saygıdan dolayı hareket etmesiyle mümkündür.
Kant burada son derece radikal bir görüş savunur. Bir davranışın ahlaki olması için insana fayda sağlaması gerekmez. Hatta bazen insanın kendi çıkarına aykırı olabilir. Önemli olan davranışın ahlak yasasına uygun olmasıdır. Çünkü ahlakın kaynağı arzular değil akıldır. Eğer ahlakı mutluluk veya fayda üzerine kurarsak, onu evrensel olmaktan çıkarırız. İnsanlar değişir, arzular değişir, koşullar değişir. Fakat aklın ilkeleri değişmez.
İşte bu düşünce Kant’ın en meşhur kavramına götürür: kategorik imperatif. Kant’a göre ahlakın temel yasası budur. Kategorik imperatif herhangi bir amaca bağlı olmayan mutlak bir buyruktur. Günlük hayatta kullandığımız birçok kural koşulludur. Örneğin başarılı olmak istiyorsan çalışmalısın. Sağlıklı olmak istiyorsan spor yapmalısın. Bunlar hipotetik emirlerdir. Belirli bir amacı kabul ettiğimiz sürece geçerlidirler. Fakat ahlak böyle değildir. Ahlak belirli bir amaca bağlı olamaz. Bu yüzden ahlakın buyruğu kategoriktir.
Kant kategorik imperatifin farklı formüllerini verir. Bunların en ünlüsü şudur: Öyle davran ki, davranışının dayandığı ilke aynı zamanda evrensel bir yasa olabilsin. Bu ilke ilk bakışta soyut görünür fakat Kant’ın ahlak anlayışının özünü oluşturur. Bir davranışta bulunmadan önce kendimize şu soruyu sormalıyız: Eğer herkes benim yaptığım şeyi yapsaydı dünya nasıl olurdu? Eğer ortaya çelişkili bir durum çıkıyorsa o davranış ahlaki değildir.
Örneğin yalan söylemeyi ele alalım. Bir insan işini kolaylaştırmak için yalan söyleyebilir. Fakat herkesin sürekli yalan söylediği bir dünya düşünelim. Böyle bir dünyada kimse kimseye güvenemez. Güven ortadan kalktığında yalan da anlamını kaybeder. Çünkü yalanın işe yarayabilmesi için insanların genel olarak doğruyu söylemesi gerekir. Bu nedenle yalan evrensel yasa haline getirilemez. Dolayısıyla ahlaki değildir.
Kant’ın ikinci büyük formülü daha da önemlidir. Ona göre insan hiçbir zaman yalnızca araç olarak kullanılmamalıdır. Her insan kendi başına bir amaçtır. Bir insanı yalnızca çıkarlarımız için kullanıyorsak, onun insanlık değerini ihlal etmiş oluruz. Bu düşünce modern insan hakları anlayışının en önemli kaynaklarından biridir. Günümüzde insan onuru, bireysel haklar ve evrensel insan değeri gibi kavramların arkasında büyük ölçüde Kant’ın etkisi bulunmaktadır.
Kant’ın insan anlayışında insan iki farklı dünyanın kesişim noktasında bulunur. Bir tarafta doğa dünyası vardır. İnsan bedeni doğanın bir parçasıdır. Açlık, susuzluk, biyolojik ihtiyaçlar ve fiziksel yasalar bu alana aittir. Fakat diğer tarafta özgürlük dünyası vardır. İnsan yalnızca doğanın bir nesnesi değildir. Aynı zamanda kendi kendine yasa koyabilen akıl sahibi bir varlıktır. İşte ahlak bu ikinci alanda ortaya çıkar.
Burada Kant’ın özgürlük anlayışı devreye girer. Teorik akıl özgürlüğü kanıtlayamaz. Çünkü deneyim dünyasında her olayın bir nedeni vardır. Fakat ahlakın mümkün olabilmesi için özgürlük varsayılmalıdır. Eğer insan tamamen neden-sonuç zincirinin ürünü olsaydı sorumluluk diye bir şeyden söz edemezdik. Suç, erdem, övgü veya eleştiri anlamını kaybederdi. Bu nedenle Kant’a göre özgürlük bilimsel olarak gösterilemese bile ahlaki yaşamın zorunlu koşuludur.
İşte bu noktada Kant’ın düşüncesi yeni bir aşamaya geçer. Teorik akıl bize Tanrı’yı, ruhun ölümsüzlüğünü ve özgürlüğü kanıtlayamaz demişti. Fakat pratik akıl, yani ahlak alanı, bu kavramları yeniden gündeme getirir. Çünkü ahlaklı bir evren düşüncesi bu kavramları gerektiriyor gibi görünmektedir.
Kant’ın düşünce sisteminin en ilginç yönlerinden biri, Tanrı ve metafizik konularında ne geleneksel din savunucularına ne de katı materyalistlere tam olarak yaklaşmamasıdır. O, bir yandan eski metafiziğin iddialarını eleştirirken diğer yandan insanın yalnızca maddi bir varlık olarak açıklanamayacağını savunur. Bu nedenle Kant’ı anlamak isteyen biri, onun teorik akıl ile pratik akıl arasında yaptığı ayrımı çok iyi kavramalıdır. Çünkü Kant’ın Tanrı, ruh ve özgürlük hakkındaki bütün görüşleri bu ayrımın üzerine kuruludur.
Saf Aklın Eleştirisi’nde Kant oldukça sert bir sonuca ulaşmıştı. İnsan aklı deneyimin ötesine geçtiğinde bilgi üretemez. Bu nedenle Tanrı’nın varlığı teorik olarak kanıtlanamaz. Aynı şekilde ruhun ölümsüzlüğü veya evrenin nihai başlangıcı da teorik bilginin konusu olamaz. Kant burada Orta Çağ boyunca kullanılan klasik Tanrı kanıtlarını ayrıntılı biçimde eleştirir. Ontolojik kanıtı, kozmolojik kanıtı ve teleolojik kanıtı inceler. Bu kanıtların hiçbirinin kesin bilgi sağlayamayacağını söyler. Çünkü bunların hepsi insan aklının deneyim alanının dışına taşmasıyla ortaya çıkmaktadır.
Fakat burada önemli bir nokta vardır. Kant bu kanıtları eleştirirken Tanrı’nın yokluğunu kanıtlamaya çalışmaz. Onun amacı ateizmi savunmak değildir. Asıl amacı insan bilgisinin sınırlarını göstermektir. Kant’ın meşhur bir sözü vardır: “İnanca yer açmak için bilgiyi sınırladım.” Bu cümle onun metafizik anlayışının özeti gibidir. İnsan Tanrı’yı bilemez ama bu Tanrı’nın var olmadığı anlamına da gelmez. Bilgi ile inanç birbirine karıştırılmamalıdır.
Kant’a göre teorik akıl bizi belirli bir noktaya kadar götürür ve sonra durmak zorundadır. Fakat insan yalnızca teorik akıldan ibaret değildir. İnsan aynı zamanda ahlaki bir varlıktır. İşte pratik akıl burada devreye girer. Ahlak alanında düşündüğümüzde özgürlük, ruhun ölümsüzlüğü ve Tanrı kavramlarının farklı bir anlam kazandığını görürüz. Kant bunlara ahlakın postülatları adını verir. Bunlar kanıtlanmış bilgiler değildir fakat ahlaki yaşamın anlamlı olabilmesi için varsayılması gereken ilkelerdir.
Özgürlük bunların ilkidir. Ahlaki sorumluluktan söz edebilmek için insanın özgür olduğunu kabul etmek gerekir. Eğer bütün davranışlarımız yalnızca fiziksel nedenlerin zorunlu sonucuysa ahlak anlamsız hale gelir. Bu nedenle ahlakın varlığı özgürlüğün kabul edilmesini gerektirir. Kant özgürlüğü teorik olarak kanıtlamaz fakat ahlaki yaşamın ön koşulu olarak görür.
İkinci postülat ruhun ölümsüzlüğüdür. Kant’a göre insan ahlaki mükemmelliğe ulaşmaya çalışan bir varlıktır. Fakat sınırlı bir yaşam içinde bu ideale tam olarak ulaşmak mümkün görünmez. Bu nedenle ahlaki gelişimin sonsuz bir süreç olarak düşünülmesi gerekir. Ruhun ölümsüzlüğü fikri buradan doğar. Bu bir bilgi değil, ahlaki aklın talebidir.
Üçüncü ve en önemli postülat Tanrı’dır. Kant’a göre ahlaklı insan erdemli olmaya çalışır. Fakat gerçek dünyada erdem ile mutluluk her zaman birleşmez. Kötü insanlar bazen başarılı olurken iyi insanlar acı çekebilir. Eğer evrende nihai bir ahlaki düzen varsa, erdem ile mutluluğun sonunda uyumlu hale gelmesi gerekir. İşte Tanrı fikri bu ahlaki düzenin garantisi olarak ortaya çıkar. Kant için Tanrı öncelikle teorik bir açıklama değil, ahlaki aklın zorunlu bir varsayımıdır.
Bu noktada Kant’ın din anlayışı ortaya çıkar. Kant geleneksel anlamda vahiy merkezli bir din filozofu değildir. Onun gözünde dinin özü dogmalar, mucizeler veya ritüeller değildir. Dinin özü ahlaktır. Hatta ünlü eserlerinden birinin adı “Salt Aklın Sınırları İçinde Din”dir. Bu eserinde dini aklın süzgecinden geçirerek yeniden yorumlamaya çalışır. Ona göre gerçek din, insanın ahlak yasasına saygı göstermesidir. Tanrı’ya inanmak ahlaklı olmanın nedeni değil, ahlaki yaşamın bir sonucu olarak ortaya çıkan bir tutumdur.
Kant’ın tarih anlayışı da oldukça ilginçtir. O, insanlık tarihini rastgele olayların toplamı olarak görmez. İnsanlar çoğu zaman bencil, çatışmacı ve çıkarcı davranırlar. Fakat tam da bu çatışmalar insanlığın ilerlemesine katkıda bulunur. Kant buna insanın “asosyal sosyalliği” adını verir. İnsan hem toplum içinde yaşamak ister hem de kendi çıkarlarını diğer insanlara karşı savunur. Bu gerilim tarihsel gelişmenin motorudur.
Kant’a göre insanlık yavaş yavaş daha rasyonel ve daha özgür bir düzene doğru ilerlemektedir. Bu ilerleme doğrusal değildir. Savaşlar, krizler ve gerilemeler yaşanabilir. Fakat genel eğilim insan aklının gelişmesi yönündedir. Bu nedenle Kant modern Aydınlanma düşüncesinin en önemli savunucularından biri olmuştur. Onun meşhur “Aydınlanma Nedir?” makalesindeki çağrısı çok ünlüdür: İnsan kendi aklını kullanma cesaretini göstermelidir. Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu ergin olmayış durumundan kurtulmasıdır.
Kant’ın ölümünden sonra ortaya çıkan felsefe tarihine uzaktan bakıldığında şaşırtıcı bir durum görülür. Ondan önceki filozoflar genellikle belirli sorunlar hakkında görüşler ileri sürmüşlerdi; fakat Kant adeta düşüncenin oyun alanını yeniden çizmişti. Bu yüzden XIX. yüzyıl boyunca Avrupa’da ortaya çıkan hemen her büyük filozof önce Kant’la hesaplaşmak zorunda kaldı. Bir bakıma modern felsefenin büyük kısmı Kant’ın açtığı sorulara verilen farklı cevaplardan oluşur.
Kant’ın ilk ve en büyük etkisi Alman İdealizmi üzerinde görülür. Kant kendinde şeyin var olduğunu kabul etmiş fakat onun bilinemeyeceğini söylemişti. Bu görüş bazı filozofları rahatsız etti. Eğer kendinde şey tamamen bilinemezse onun var olduğunu nasıl söyleyebiliriz? Bu soru Kant sonrası felsefenin başlangıç noktalarından biri oldu. Özellikle Johann Gottlieb Fichte Kant’ın sistemindeki kendinde şey kavramını gereksiz buldu. Ona göre gerçekliğin temelinde etkin özne bulunuyordu. Daha sonra Friedrich Wilhelm Joseph Schelling doğa ile zihni aynı bütünün iki görünümü olarak yorumladı. Nihayet Georg Wilhelm Friedrich Hegel Kant’ın bıraktığı noktadan hareket ederek çok daha kapsamlı bir sistem kurdu.
Hegel’in Kant’a yönelttiği eleştiri son derece önemlidir. Kant insan bilgisinin sınırlarını çizmişti. Hegel ise bu sınırların kendisinin de bilgi konusu olabileceğini savundu. Hegel’e göre insan aklı mutlak gerçekliği bilebilir. Kant’ın bilinemez dediği alan Hegel için felsefenin asıl araştırma konusudur. Bu nedenle XIX. yüzyıl Alman felsefesi büyük ölçüde Kant ile Hegel arasındaki gerilimden doğmuştur.
Kant’ın etkilediği ikinci büyük alan modern bilim anlayışıdır. Ondan önce bilim çoğu zaman doğanın doğrudan keşfi olarak görülüyordu. Kant ise bilimin yalnızca doğayı gözlemlemekten ibaret olmadığını, aynı zamanda insan zihninin doğayı belirli biçimlerde yapılandırdığını savundu. Bu görüş daha sonra modern epistemolojinin ve bilim felsefesinin temel taşlarından biri haline geldi. Özellikle XX. yüzyılda bilimsel teorilerin gözlemden bağımsız kavramsal çerçeveler içerdiği fikri büyük ölçüde Kantçı bir miras olarak yorumlanmıştır.
Kant’ın ahlak alanındaki etkisi ise daha da büyüktür. Günümüzde insan hakları, bireyin dokunulmaz değeri, insan onuru ve evrensel etik ilkeler gibi kavramlar büyük ölçüde Kantçı düşünceden beslenmektedir. Bir insanın yalnızca araç olarak değil, aynı zamanda amaç olarak görülmesi gerektiği düşüncesi modern hukuk sistemlerinden uluslararası insan hakları belgelerine kadar pek çok alanda etkisini sürdürmektedir. Özellikle modern liberal siyaset teorisinin temelinde Kantçı ahlak anlayışının izleri bulunur.
Fakat Kant’ın sistemi yalnızca övgü almamış, çok güçlü eleştiriler de almıştır. İlk eleştiri, onun insan aklına verdiği merkezi rol üzerinedir. Bazı filozoflar Kant’ın insan zihnini gereğinden fazla evrensel ve değişmez kabul ettiğini düşünmüştür. Örneğin XIX. yüzyılda ortaya çıkan tarihselci düşünürler, insan aklının tarihsel ve kültürel koşullardan bağımsız olmadığını savundular. Onlara göre Kant’ın evrensel dediği kategoriler bile belirli tarihsel şartların ürünleri olabilir.
Bir başka eleştiri ahlak teorisine yönelmiştir. Kant’ın ödev ahlakı son derece katı bulunmuştur. Çünkü Kant’a göre ahlaki ilkeler koşullara göre değişmez. Örneğin yalan söylemek prensip olarak yanlıştır. Bu durum bazı eleştirmenlere göre gerçek hayatın karmaşıklığını göz ardı etmektedir. Eğer bir masumu kurtarmak için yalan söylemek gerekiyorsa ne olacaktır? Kant’ın sistemi bu tür durumlarda fazla sert görünmektedir.
Kant’ın eleştirildiği bir diğer nokta duygu meselesidir. Kant ahlakı büyük ölçüde akla dayandırmıştı. Fakat daha sonra gelen birçok düşünür, insan davranışlarının yalnızca akılla açıklanamayacağını ileri sürdü. Özellikle Arthur Schopenhauer merhameti, Friedrich Nietzsche yaşam iradesini, XX. yüzyıl düşünürleri ise bilinçdışı süreçleri vurgulayarak Kant’ın aşırı rasyonalist olduğunu savundular.
Nietzsche’nin eleştirisi özellikle dikkat çekicidir. Nietzsche’ye göre Kant’ın evrensel ahlak yasası aslında belirli bir ahlak anlayışının evrenselleştirilmesinden ibarettir. Nietzsche insan yaşamının yaratıcılık, güç ve bireysel farklılık gibi boyutlarını vurgularken Kant’ın ahlakını fazla soyut ve yaşamdan kopuk bulmuştur. Bu nedenle XIX. yüzyılın sonlarında Kantçı etik ile Nietzscheci etik arasında önemli bir karşıtlık ortaya çıkmıştır.
Bununla birlikte Kant’ın düşünce tarihinde neden bu kadar büyük bir yere sahip olduğunu anlamak zor değildir. Çünkü Kant belirli sorulara cevap vermekten çok, soruların kendisini değiştirmiştir. Ondan önce insanlar genellikle “Gerçeklik nedir?” diye soruyordu. Kant ise “Gerçekliği bilebilmemizin koşulları nelerdir?” sorusunu sormaya başladı. Bu değişim modern felsefenin doğuşunu temsil eder. Bilginin nesnesinden çok bilginin imkanına yönelmek, Kant’ın felsefeye bıraktığı en büyük mirastır.
Kant’ın sistemini tek bir cümlede özetlemek gerekirse şöyle denebilir: İnsan aklı deneyim dünyasını kurabilecek kadar güçlüdür fakat mutlak gerçekliği bütünüyle kavrayabilecek kadar sınırsız değildir. Bilim mümkündür çünkü insan zihni deneyimi yapılandırır. Metafiziğin geleneksel biçimi mümkün değildir çünkü aklın sınırları vardır. Ahlak mümkündür çünkü insan özgür bir varlık olarak kendisine yasa koyabilir. Tanrı, ruh ve özgürlük teorik bilginin konusu değildir fakat ahlaki yaşamın ufkunda anlam kazanan kavramlardır.
Bu yüzden Kant yalnızca bir bilgi filozofu değildir. O aynı zamanda insanın ne bilebileceğini, ne yapması gerektiğini ve ne umut edebileceğini araştıran bir filozoftur. Kendi ifadesiyle bütün felsefesi sonunda üç soruda birleşir: “Ne bilebilirim? Ne yapmalıyım? Ne umabilirim?” Ve bu üç soru sonunda tek bir soruya dönüşür: “İnsan nedir?”
Kant’ın bütün sistemi aslında bu son sorunun etrafında kurulmuştur. İnsan aklının sınırlarını araştırırken de, ahlak yasasını temellendirirken de, Tanrı ve özgürlük hakkında düşünürken de yaptığı şey insanın ne olduğunu anlamaya çalışmaktır. Bu nedenle Kant yalnızca bir epistemolog ya da ahlak filozofu değil, modern anlamda insan felsefesinin kurucularından biridir.
Bir yanıt yazın