Esas olan insan mıdır, yoksa insana sonradan iliştirilen kimlikler mi? Hepimiz aynıydık. Yoktu hiçbirimizin yek diğerinden farkı. Masum, çaresiz, acınası, aciz birer varlık olarak çırılçıplak geldik bu dünyaya. Şefkate ve merhamete muhtaçtık. Öyle bir hâldeydik ki gören herkesin içinde merhamet duygusunu celb ederdik. Çünkü masumduk, çünkü çocuktuk. Kimliğimiz, kişiliğimiz, aidiyetimiz, dilimiz, mezhebimiz, tarikatımız, cemaatimiz yoktu. Kimliksizdik, çok masumduk. Hepimiz aynıydık; hepimiz aynı şekilde ağlıyor, aynı şekilde gülüyorduk. Bizi mutlu eden şeylerde mutsuz eden şeyler de aynıydı. Oyuncaklarımız bile aynıydı. Hiçbirimiz bir diğerinden üstün değildi ve hiç birimizin böyle bir iddasıda yoktu. Hiçbirimiz diğerinden daha değerli değildi. O gün ortada sadece kimliksiz bir insan vardı. Tertemiz saf masum insandık hepimiz.
Dilimiz yoktu, kimliğimiz yoktu, aidiyetimiz yoktu. Ne milletimiz vardı ne mezhebimiz. Ne sağcıydık ne solcu. Ne muhafazakârdık ne modern. Ne şu takımlıydık ne bu takımlı. Ne şu cemaattendik ne bu tarikattan. Ne şu millettendik ne bu milletten. Kimin kucağına doğmuşsak, kimin sesini ilk duymuşsak, kimin gözlerine bakarak büyümüşsek zamanla onun rengini almaya başladık. Oysa doğduğumuz gün hepimiz aynıydık. Aynı korkulara, aynı ihtiyaçlara, aynı çaresizliğe sahiptik.
Doğduğumuz hâlimizle okyanusun içinde birbirine karışmış damlalar gibiydik. Bir damlanın diğer damladan farkı yoktu. Bir damla diğerine, “Sen benden değersizsin.” diyemezdi. Bir damla diğerine, “Ben seçilmişim, sen değilsin.” diyemezdi. Çünkü aynı suyun içindeydik. Aynı bütünün parçalarıydık. Aynı kaynaktan gelmiştik. İç içeydik, bir bütündük. Sınırlarımız yoktu. Duvarlarımız yoktu. Bayraklarımız yoktu..
Sonra dünyanın sıcağı vurdu üzerimize. Okyanusun içindeki damlalar buharlaşmaya başladı. Ayrışmaya başladık. İlk ayrışma dil ile başladı. Aynı gökyüzüne bakan insanlar farklı kelimeler kullanmaya başladı. Sonra kültür geldi. Sonra örf geldi. Sonra gelenek geldi. Sonra inanç geldi. Yavaş yavaş buharlaşmaya, buharlaştıkça ayrışmaya başladık. Artık insan olmaklığımızı bırakıp kimliklerimizle ayrışmaya başladık.
Sonra önümüze onlarca etiket dizdiler. Türk, Kürt, Arap, Acem… Sünni, Alevi, Şii… Sağcı, solcu, liberal, muhafazakâr… Fenerbahçeli, Galatasaraylı, Beşiktaşlı… Şu mahalleden, bu mahalleden… Şu cemaatten, bu tarikattan… Ve insan bu etiketlerin arasında kendini, insan olmaklığını kaybetmeye, insanlığını unutmaya başladı. Kimlik ve etiketlerimiz büyüdü, insanlığımız küçüldü.
Ayrıştık, sınır çizdik, ötekileştirdik, düşman ilan ettik, savaş başlattık. Halbuki uğruna öldüğümüz veya öldürdüğümüz, uğruna savaşlar ve mücadeleler verdiğimiz kimliklerin hiçbirini biz seçmedik. Kimse doğacağı ülkeyi seçmedi. Kimse doğacağı aileyi seçmedi. Kimse ilk duyacağı dili seçmedi. Kimse çocukluğunda kulağına fısıldanacak inancı seçmedi. Fakat seçmediğimiz şeyleri zamanla kendimiz sandık. Sonra onları savunmaya başladık. Sonra onlar için kavga etmeye başladık. Sonra onlar için birbirimizi öldürmeye başladık. Birbirimizin haklarını çiğnemeye başladık. Acı çeken, ağlayan bizden değilse “Hak ettiler, oh olsun.” dedik.
Mahalleler ile bölündük. Takımlar ile bölündük. Mezhepler ile bölündük. Tarikatlar ile bölündük. Cemaatler ile bölündük. Siyasi partiler ile bölündük. Oysa bölünmeden önce birdik. Ayrılmadan önce aynı bütünün parçalarıydık. Aynı okyanusun iç içe geçmiş damlalarıydık. Sonra her grup kendi duvarını ördü. Herkes kendi küçük dünyasını kurdu. Herkes kendi mahallesini evrenin merkezi zannetti.
Öyle bir noktaya geldik ki aynı şehirde yaşayan iki insan birbirine yabancı oldu. Aynı sokakta büyüyen iki çocuk düşman oldu. Aynı ailede kardeşler birbirini tanımadı. “Hak ettiler, müstehak.” dedik. Aynı sofraya oturabilecek insanlar birbirlerinin yüzüne bakamaz hâle geldi. Çünkü artık insanı görmüyorduk. Kimliği görüyorduk. Karşımızdaki insanın acısını değil, aidiyetini görüyorduk. Gözyaşını değil, mensubiyetini görüyorduk.
Bizim en büyük yanılgımız sahip olmaktı. Biz bu dünyaya şahit olmaya gelmiştik ama sahip olmaya çalıştık. Bir ağaca şahit olmaya gelmiştik, ormanın sahibi olmaya kalktık. Bir nehre şahit olmaya gelmiştik, yatağını bölmeye çalıştık. Bir dağa şahit olmaya gelmiştik, üzerine bayrak dikip onu kendimize ait sandık. Bir toprağın üzerinde birkaç on yıl yürümeye gelmiştik; tapular hazırladık, sınırlar çizdik, teller çektik, duvarlar ördük.
Halbuki sahip olacağımızı zannettiğimiz hiçbir şeye sahip olamadık. Bizden önce gelenler de olamadı. Onlar da “Benim.” dediler. Benim toprağım dediler. Benim ülkem dediler. Benim servetim dediler. Benim inancım dediler. Sonra gittiler. Şimdi onların “benim” dediği şeylerin üzerinde başkaları aynı cümleleri kuruyor.
Bir avuç topraktan meydana gelen insan, üzerinde yürüdüğü toprağın sahibi olduğunu ilan etti. Kendini kimliğinden dolayı ayrıcalıklı, özel sandı. Ötekileştirdiklerinin haklarını çiğnemeyi meşru, caiz, helal ilan etti. Halbuki biz birbirimize şahit olacaktık, sahip olmaya çalıştık. Misafir olarak geldiğimiz yerde ev sahibine dönüşmeye çalıştık. Bizi ayrıştıran kimliğimiz değil de esas olan insanlığımız olsaydı belki sınır çizmeyecektik, belki öteki olmayacaktık, bu kadar ayrışmayacaktık, bu kadar savaşmayacaktık. Belki acı çeken, gözyaşı döken, inim inim inleyenin acısını yüreğimizde hissedecektik. Ayrıştırdılar bizi. Kimlikler ile ayrıştık. Üzerimize giydiğimiz formalar ile ayrıştık. Mahallelerimiz ile ayrıştık. Mezhep ve cemaatler ile, aynı inanca sahip olsak da ayrıştık. Halbuki hepimiz aynıydık, insandık. İnsanlığımızı unuttuk.
Üstelik sadece birbirimizden ayrışmadık. Kendimizi hayvandan ayırdık. Bitkiden ayırdık. Ağaçtan ayırdık. Topraktan ayırdık. Kendimizi evrenden ayrı, özel ve seçilmiş bir yere koyduk. Oysa insan kendini bırak, hayvandan, bitkiden, ağaçtan nasıl ayırabilir ki? Küçücük, aciz bir canlı olarak doğduk. Bu dünyanın mahsullerinden beslenerek büyüdük.
Biraz Trakya’nın buğdayıyız aslında. Biraz Anadolu’nun fasulyesiyiz. Biraz elmayız. Biraz armuduz. Biraz üzümüz. Biraz portakalız. Biraz danayız. Biraz koyunuz. Biraz tavuğuz. Biraz toprağız. Biraz yağmuruz. Biraz güneşiz. Kemiklerimizde dağların mineralleri var. Kanımızda toprağın yetiştirdiği mahsullerin izi var. Nefesimizde ağaçların hediyesi var.
Üstelik karakterimizde bile doğanın izleri var. Sadece elmanın tatlılığı yok içimizde. Biberin acılığı da var. Sarımsağın keskinliği de var. Soğanın göz yaşartan tarafı da var. Limonun ekşiliği de var. Kahvenin burukluğu da var. İnsan dediğimiz şey biraz da dünyanın kendisidir aslında. Dünyadan çıkmış, bir süre yürümüş ve tekrar dünyaya dönecek olan bir parçayız. Toprak mahsülüyüz yine toprak olacağız
Bugün yürüdüğümüz toprağın altında dün yaşayan insanlar yatıyor. Yarın da biz yatacağız. Toprak hiç ayrım yapmıyor. Toprak mezhep sormuyor. Toprak milliyet sormuyor. Toprak hangi partiden olduğunu sormuyor. Toprak hangi takımı tuttuğunu sormuyor. Hepimizi aynı sessizlikle kabul ediyor.
Doğduğumuzda çırılçıplaktık. Hiçbir kimlik ve aidiyetimiz yoktu. Saf, masum, tertemiz, günahsız, şefkat ve merhamete muhtaç insandık. Bize sonradan eklenen kimlikler ile ayrıştık, düşman olduk. Acılarımızda ayrıştı. Bizden değilse yaşadığı acıyı hissetmez olduk. Ve öldüğümüzde tüm kimliklerimizden sıyrılmış olacağız. Gassalın önünde tepkisiz, boylu boyunca uzanmış; dünyaya geldiği kadar masum ve şefkate muhtaç ama kendisine yüklenmiş kimliklerin ayrıştırmasından doğan günahları da boynunda olarak; çaresiz, masum, sessiz, kimliksiz, tekrar geldiğimiz yere dönen, tekrar toprak olan masum insan…
Yaratıcı, “Dileseydik sizi tek bir ümmet olarak yaratırdık.” demişti. Bizleri ayrı milletler, ayrı ümmetler olarak yarattı ki tanışasınız, kaynaşasınız, şahit olasınız. Belki onun nazarında hepimiz aynıydık. Çünkü hepimize yaşam hakkını veren oydu. O her şeyi bilendi. Ayrı inançlara sahip olacağımızı da biliyordu. Dileseydi yaşama hakkı da vermeyebilirdi. Belki biz burada birbirimize isimler verip, gruplar oluşturup, sınırlar çizip, kavga ederken hakikat çok daha sade bir yerde duruyordur. Belki hakikat, doğduğumuz günkü o çıplak ve savunmasız insan hâlimize bizden daha yakındır.
Sevecekken ayrıştık. Kucaklaşabilecekken düşmanlaştık. Aynı sofraya oturabilecekken masaları böldük. Aynı gökyüzünün altında yaşayabilecekken sınırlar çizdik. Aynı okyanusun damlaları olduğumuzu unutup birbirimizi rakip zannettik. Oysa bir damlanın diğer damla ile ne kavgası olabilir? Aynı suyun içindeler. Aynı bütünün parçalarıdır. Aynı yolun yolcularıdır.
Belki bir gün insan yeniden hatırlar. Kimliklerinden önce insan olduğunu hatırlar. Aidiyetlerinden önce canlı olduğunu hatırlar. Mezhebinden önce vicdanı olduğunu hatırlar. Tarikatından önce kalbi olduğunu hatırlar. Siyasi görüşünden önce gözyaşı olduğunu hatırlar. Belki bir gün insan, üzerine sonradan giydirilmiş bütün bu elbiseleri çıkarıp doğduğu günkü sade hâline yeniden döner.
Bu bir ütopya olabilir. Belki hiç gerçekleşmeyecek bir hayal de olabilir. Ama insanlığın bütün güzel hikâyeleri önce bir hayal olarak başlamadı mı? Belki bir gün damlalar yeniden okyanusu hatırlar. Belki bir gün insan, sahip olmaya çalıştığı şeylerin hiçbirine sahip olamayacağını, fakat şahit olduğu her şeyin onu zenginleştirdiğini anlar. O gün geldiğinde belki kendimizi ilk defa gerçekten insan olarak görebiliriz. Çünkü en başından beri esas olan kimlikler değildi. Esas olan insandı. Ve biz bütün yolculuğumuz boyunca belki de yeniden o insanı arıyorduk.
Bütün kimlikler bütün aidiyetler insanı insandan ayıran ayrıştıran tüm etiketlerden sıyrılıp insanın sadece saf insan olduğunu hatırlaması dileği ile selamlar tüm insanlara……………………
Bir yanıt yazın